300 YILLIK TARİHİ MİRAS; TAHİR PAŞA KONAĞI


Banu DEMİRAĞ

Kültür Bakanlığı’nca 1985 yılında kamulaştırılarak, onarımı Agâh Bursalı desteğiyle yapıldıktan sonra alt katı uzun süre ilçe halk kütüphanesi olarak kullanılıp 2012’de Mudanya Belediyesi’ne devredilen Tahir Paşa Konağı, 18. yüzyıl mimarisi ve Lâle devrinin seçkin örneklerinden biri olarak soluk alıyor. İç duvar ve tavanlarındaki çiçek kabartmalı gravürleri günümüze kadar gelmeyi başarmış 18 odalı konağın, bir bölümü Fransa’dan getirtilip bugüne kadar Bursa’da himaye edilmiş eşyaları Tahir Paşa’nın torunu Agâh Bursalı onayıyla izlenime sunuldu. Tahir Paşa’nın bir diğer torunu Memduh Gökçen’in de desteğiyle yapının müze ve sosyal/ kültürel merkez amaçlı değerlendirilmesi olanaklı kılındı ve 5 Temmuz 2013’te Mudanyalıların hizmetine açıldı.

Konuyla ilgili son protokol 18 Ocak 2013’te Mudanya Belediye Başkanı Hasan Aktürk ve Agâh Bursalı tarafından imzalandıktan sonra, devrin İtalyan malı kiremitlerinin dahi özgün hali gözetildiğinden, İtalya’dan getirtilen çatı malzemelerinin kullanılmasına özen gösterildi. Bilhassa başodasındaki tezyinatıyla göz kamaştıran yapının restorasyonunda desteğini esirgemeyen Tahir Paşa’nın torunu Mudanyalı M. Agâh Bursalı, duygularını şöyle paylaştı: ‘Bu bir arzu ve gönül işidir. İnsanlar güçleri yettiği oranda, doğru işlere katkı koymalı. Benzer hizmetlerle vatandaşlarımıza ve ülkeme yararlı olmaya çalıştım. Ömrüm oldukça da bu tür çalışmalara destek vermeyi hiç tereddütsüz sürdüreceğim. Mudanya ve Mudanyalıları çok seviyorum.’

Dört ciltlik Bursa

Ansiklopedisi’nde(2002) konağa ilişkin yer almış beş altı satırlık bilgi hiç kuşkusuz bugün için aşılmış durumda. Zaman içinde farklı kaynaklar ışığında mekanın mimari özellikleri paylaşılmış olsa da, kimi sorular henüz yanıt bekliyor. Örneğin 1870 yılında vefat etmiş Tahir Paşa’nın, 1724 yılına tarihlenmiş bu konağa neden/nasıl sahip olduğu halen belirsizliğini koruyor. Dokuz ay süren ikinci restorasyonunu Mimar Mustafa Turgut (Arme Yapı Tasarım Ltd. Şti) tarafından tamamlanan ve Semih Gündoğdu’nun ( V-End Design) iç tasarımını gerçekleştirdiği konağı okurlara tanıtırken, yaşanan döneme de açıklık getirileceği inancıyla, söze Tahir Paşa ile başlamak yerinde olacak.

Tahir Ağa / Tahir Paşa kimdir?

 

Hüdavendigâr Vilayetine bağlı Mudanya Kazası Voyvodası Tahir Ağa 1840 tarihinde eyalet meclisine 500 kuruş maaşla üye olarak girmiş, devlet ricalinden gelen tavsiyelerin hükümetçe uygun görülmesi üzerine kendisine 1843’te “kapıcıbaşılık” rütbesi verilmiştir. Meclis azalığından uzaklaştırılışından 4 yıl sonra servet ve nüfusuyla orantılı biçimde resmi statüsünü yükselterek 1849’da işlevi değişen meclislere tekrar girmiş, 1861 yılında Rumeli Beylerbeyliği pâyesiyle kendisine paşalık rütbesi de verilerek Hüdavendigâr Eyaleti Mutasarrıflığına tayin edilmiştir. ‘Paşa’ unvanının, 1855 depremi sonrasındaki yazışmalar doğrultusunda, kentte alınan önlemlerin takipçisi oluşuna binaen verildiği düşünülmektedir. 1288 (1871-72) tarihli Hüdavendigâr Vilayeti Salnâmesinde, “Bursa’dan Saadetlü Tahir Paşa Hazretleri”nin 27 Kasım 1861-30 Mayıs 1862 tarihleri arasındaki 6 aylık mutasarrıflığı gösterilmekle birlikte, “rahmetü’l-’aleyh” ibaresiyle o sırada hayatta olmadığı belirtilmiştir. Sultan Abdülaziz tarafından mukaddes eşyaları Hicaz’a götürecek sürre alayına baş olarak görevlendirilmiş iken kalp krizi sonucu vefatı üzerine, Bursa’ya nakledilmeyip Eyüp Sultan Haziresi civarına defnedilmiştir. Bir yerde bu duruma da tarih düşürür nitelikteki kabir kitabesi şöyledir:

Hüve Hayyu La Yemûd Sabıkan Hüdavendigâr Eyaleti Mutasarrafı olub, Emir-ul Hac kaimakamlığıyla Surre-i Hümayun emanetine memuran-ı azimet üzere iken, i rtihal-i dâr-ı bekâ eden Seyyid Mehmet Tahir Paşa merhumun ve kâffe-i ehl-i imanın ruh-i şeriflerine rıza en illah, el Fatiha. 1287Receb22-18 ekim 1870

Gelelim ‘Surre –i Hümayun’un ne olduğuna… Haremeyn’e (Mekke ve Medine) pek çok hizmetleri olan Osmanlı Sultanları, her yıl Hacca gidecek kafileyle birlikte surre denen keseler içinde paralar, altınlar, hediyeler göndermişler, götüren kafileye surre alayı, başkanlık edene de surre emini denmiştir. Haremeyn’de görev yapan ilmiye sınıfı mensuplarına diğer devlet vazifelerindeki memuriyetlerden yüksek paye ve maaş verilmiştir. Konuya ilişkin internetten bulup çok kısalttığımız verileri de buraya ekleyelim.

Surre Emini: Yüksek kademeden asker veya mülkiye sınıfı mensubu olup doğruluğu, dindarlığıyla tanınmış, zengin, güvenilir, akıllı, bilgili, idarecilik vasfına haiz kişilerden seçilen surre emininin rütbesi Horasan ve Fars valiliklerine eşdeğer olduğu gibi, vardığı her Osmanlı vilayetinin hâkimlerini azil veya tayin yetkisine sahiptir. Koruma ve/ya işaret/müjde amaçlı iki adet top ile seyreden askerler komutanlarıyla beraber Surre Emininin emrindedirler. Ayrıca bir hatıratta değinildiği üzere mehteran, tercüman, tabip, eczacı, seyis, kâtip, veznedar, surre kadısı vb. gibi, surre alayında 473 görevli bulunabilir. Bunlardan şenlendirici gurup, daha yola çıkmadan surre emininin evini allı yeşilli bayrak ve tüylerle süsleyip önünde gösteriler yapar, ki alaya o yıl başkanlık edecek kişi halk tarafından bilinip hürmet edilsin.

Surre Yolculuğu: Surre-i Humayun kurban bayramında Mekke’de olacak şekilde, Recep ayının 12. günü, yani bayramdan dört buçuk ay önce yola çıkar. Sirkeci’den Üsküdar’a geçerken, Haremeyn’e bitişik toprakların başlangıcı olduğundan Harem adı verilmiş olan kıyıya yanaşır. Birincil emaneti, Sultanahmet Camii avlusunda her yıl yenisi yapılarak surre devesine yüklenen Kâbe örtüsüdür. 1864 sonrası denizyolu, 1908 itibarıyla demiryoluyla gönderilen surre alayı, 1915 sonrası Mekke Şerifinin bağımsızlığını ilan edişini müteakip Şam’dan öteye gidememiş, 1919’da gelenek sona ermiştir.

Surre Devesi: Alayın önündedir; deri, gümüş, altın, kadife, ipek ve boncuklarla süslenir. Haddinden fazla takıp takıştırmış gösteriş budalası kadınlara söylenen “Bu ne hal, surre devesi gibi olmuşsun!” deyimi buradan gelir. Surre devesi yaşlanınca çalıştırılmaz, Peygamberin devesine benzetilip kutsiyet atfedilerek ölene kadar bakılır. Kutsal topraklardan geçip geldiğine inanılarak korunan leyleklere de “Hacı leylek” denişi bu yüzdendir.

Feraşet ve Zevrak Çantaları: Kâbe’deki işleri gören hizmetkâra ferraş, hacılara zemzem dağıtanlara ise zevrak denir. Hac görevini bunları vekil tayin edenlerin altın, gümüş paralarla dolu feraşet ve zevrak çantaları Evkâf Nezâretine (Vakıflar Genel Müdürlüğü) teslim edilir. Böylece fakir halk da gelecek seneye kadar geçimini buradan sağlar. Haremeyn Evkafının 18. yy’daki geliri 1.300.000, gideri ise 1.250.000 kuruş idi.

Surre Alayının misyonu: Bayramdan önce başta Surre Emini olmak üzere, Mekke Ordu Komutanı ve özel görevliler Kâbe’nin dört yanında ikişer rekât namaz kılarak temizliğe başlar, gülsuyuyla duvarları silip dualarla içeri girerler. Hurma yapraklı küçük süpürgeler ve zemzem-gülsuyu karışımıyla kutsal mekan yıkarlar. Bu su atılmaz, teberrük gayesiyle bekleşen hacılara küçük şişelere doldurulup verilir. Günümüzde de hala zemzemle karıştırılacak gülsuyu Türkiye’den gitmektedir. Bayram günü mehter eşliğinde Dersaadet’ten gelen örtü, bayramlığını giymek üzere Kâbe’nin üzerine serilir, eskisi altından usulünce çekilip Surre Eminine teslim edilir. Çeşitli nakışlarla süslü ham ipekten Kisve-i Şerif de, her yıl Surre Alayı’nın Medine’ye gelişinde Peygamberimizin ravzasında yenisiyle değiştirilir. Eski örtüler Eyüp Sultan Türbesi’nde ziyarete açıldıktan veya bir müddet büyük camilerin duvarına asıldıktan sonra Hırka-i Saâdet Dairesi’nde saklanıp ölen padişah ve yakınlarının sandukaları üzerine örtülür.

Surre parantezinin ardından, Tahir Paşa’nın nüfuzlu kimliğini ortaya koyması bakımından, muhassıllık meclisi, voyvoda ve mutasarrıf gibi başlıkların altını özet şeklinde de olsa açmakta yarar var. Tanzimat döneminden itibaren yeni bir anlayışla oluşturulan kurumlarla Avrupa tarzı bir sistem imparatorluk bünyesine yerleştirilip idari ve mali merkeziyetçiliğin sağlanması istendi. Böylece halk ile devlet arasındaki aracı zümreye mensup yerel eşraf, girdikleri yerel meclisler sayesinde yönetimde söz sahibi oldu. Slav dillerinde reis, vali, kumandan, prens anlamına gelip Osmanlı İmparatorluğunda da sancak beylerine eşit bir rütbe olarak kullanılan voyvoda, vezirler adına devlet gelirlerini 7 yıl boyunca toplamaya yetkili kılındı. Tanzimat sonrası 1859 itibarıyla voyvodalık kaldırılarak kazalara kaymakam tayin edilmeye; geniş yetkili defterdarların gönderildiği eyaletlerdeki muhassıllık meclisine eyalet meclisi, sancak yöneticilerine ise mutasarrıf denmeye başlandı. 17. yy itibarıyla vergi toplamakla görevli muhassıl sıfatına haiz vezir ve sadrazamlar görev yerine bizzat gitmeyip nüfuzlu aileleri görevlendirince, devlet mülkünün kefil gösterilerek kiralanması esasına dayanan iltizam usulü yolsuzluk iddialarıyla kaldırılmış, doğrudan merkeze bağlı ve neredeyse vali statüsündeki yetkililer tayin edilmiştir. Bunlara sancak merkezlerinde yardımcı olmak üzere 25 Ocak 1840 tarihli nizamname ile vergilerin tesbit ve tevzii’ne ilişkin; hâkim, müftü, asker zabiti, mahallin ileri gelenlerinden dört temsilci ve iki kâtipten oluşacak meclis-i muhassıl, gayrimüslimin de temsil edileceği eyalet merkezlerinde ise müşir başkanlığında daha geniş yetkili meclisler oluşturulmuştur. Ancak menfaatleri zedelenen vali, sancak beyi ile mahallî eşraf uygulamayı baltalayacak söylentiler yaymış, kışkırtılan halk ise temsilcilerin merkezce işten el çektirilmek istenen şaibeli ayan ve eşraf arasından seçilmesine tepki göstermiştir. Kısa süreli uygulamada1840-1841 yılları devlet gelirlerinde büyük azalmalar görülmüş; Osmanlı’da ilk kez çıkarılan kâğıt paralar yıllık % 12,5 faizle piyasaya sürülmüştür.

Tahir Paşa’nın Bursalı ve Gökçen aileleriyle bağı

Bir yanı Nakşî, diğer yanı Mevlevî kollara ayrılmış Eminiyye Dergâhı mensupları 200 küsur yıllık tarih parantezinde Bursa’nın sosyoekonomik ve kültürel oluşumuna katkı koyarken, siyasî referansın önünü açtığı ailelerden Cizyedarzâdeler, nam-ı diğer Haraççızâdeler, t üm Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi âyan konumunun sunduğu olanaklarla güçlenerek aynı döneme damgasını vurmuştur.

Eminiyye Dergâhı dördüncü kuşak şeyhlerinden Bahaeddin Efendi’nin Tahir Paşa’nın kızı Remziye Hanım ile evliliği devlet katındaki gücünü perçinlemiş, ailenin ekonomik, sosyal, kültürel etkinliğini arttırmıştır. Kızları Zehra Hanım’ın Cizyedarzâde Saffet Bey ile evlenmesi, mevcut ilahî ufkun devlet erkânıyla ittifakını yerelin ötesine taşımış, oğulları Emin Bey’in ise eşrafa mensup bir isim olarak güçlenmesine zemin hazırlamıştır.

Bilindiği gibi, 1876-77’deki ilk mecliste Hüdavendigâr mebusu olup başkan vekilliği görevini de yürütmüş Şeyh Bahaeddin Efendi, nakib-ül eşraf olarak elli yıldan fazla il idare meclisinde Ahmet Vefik Paşa’nın danıştığı isimlerden biridir. Mudanya Voyvodası Tahir Ağa’nın damadı da olan Şeyh Bahaeddin Efendi’nin büyük oğlu Emin Bey’in Mudanya’ya yönelimi bu sayededir. Emin Bey’in kızı Mürrüvvet Hanım, 1899’da Mudanya’daki konakta dünyaya geldiği gibi, 1921’deki nikahı yine burada kıyılmıştır. Mürüvvet Hanım’ın, Aktar Kemal’in kızı ve Ural Duraner’in kız kardeşi Dilek Hanım ile evlenmiş olan oğlu Halit Ahman da Tahir Paşa’nın bir diğer torunudur.

1934’te Bursalı soyadını alan, Mudanya Voyvodası Tahir Paşa’nın torunu ve Şeyh Bahaeddin Efendi’nin oğlu M. Emin Bey, amcası Şeyh Agâh Efendi’nin 1914’deki vefatından sonra ‘evlad-ı ekber’ olduğu halde postnişini amcazadesi Rauf Umur’a devretmiş, Avrupai yaşantısıyla ünlenmiştir. Beyoğlu sorgu hakimi mütemayiz izzetlü Halit Zati Bey’in kızı Halet Hanımla evliliği İstanbul ile ilişkilerine ivme katmıştır. Emin Bey; üç kez belediye başkanlığı, iki kez Ticaret Odası başkanlığı, Almanya ve Rusya’ya zeytin/zeytinyağı ihracatı dışında, susam, buğday, keten tohumu ticareti yapmıştır. Ancak henüz Fransız ortaklı Osmanlı Bankası Mudanya muhabirliği iflasını hazırlamış, kaçan Yunanlılardan kalan borçlar yüzünden son yılları sıkıntı içinde geçmiştir. Tahir Paşa’nın torunu Emin Bey; Bahattin Bursalı, Remziye Semiz ve Agâh Bursalı’nın babalarıdır.

Öte yandan Emin Bey’in halası Zehra Hanım’ın Cizyedarzâde Saffet Bey ile evliliğinden doğan oğlu M. Memduh Bey, Memduh Gökçen’in dedesidir.

Gayrimüslimlerden alınan cizye ile toprağın gelirinden doğan haraç adlı vergileri Bursa’da Osmanlı Devleti adına toplayan Cizyedarzâdeler, söz konusu unvanın 200 yılı aşkın süre sahibi olmuşlar; aralarında birçok hattat, müderris, ulema, kazasker bulunan aile mensupları, eşrâf ve âyan olarak siyasi, ticari ve kültürel hayata katkıda bulunmuşlardır. Emin Bey’in yeğeni Mehmet Memduh Bey bunlardan biridir. Mülkiyenin yüksek kısmından pekiyi derece ile mezun olup Gönen Balya, Erdek, Sandıklı kaymakamlıklarının ardından 1914 seçimlerinde İttihat-ı Terakki Partisinden en yüksek oyla Bursa mebusu çıkarak, dedesi Şeyh Bahaeddin Efendi’nin de ilkinde yer aldığı Meclis-i Mebusan’a girmiştir. Daha sonra devlet kademelerinde görev almak yerine, 19. yy. ortalarında Fransız ipek borsasında ünlenen Osman Fevzi Efendi’nin damadı olarak, ailenin ipekçilik geleneğini sürdürmeyi tercih eden M. Memduh Bey, vatansever kimliğine girişimcilik ruhunu da ekleyerek yalnız siyasi arenada var olmakla yetinmemiş, aynı zamanda sanayi gelişime de katkıda bulunmuştur. Sefaret aracılığıyla ilişki kurduğu Japon İmparatorunun kayınbiraderi Kont Graf Otani ile birlikte 1928 yılında Türk Japon Fabrikası adıyla Bursa’daki ilk kombine dokuma-boya-apre işletmesini hizmete açmıştır.

Emin Bey’den günümüze

1941 Mayısında vefat eden Emin Bey’in mülkiye mezunu büyük oğlu Bahattin Bursalı (1917), Merkez Bankası kurucusu Nusret Meray’ın kızı Nevin Hanımla evlenmiş, kendisi de Osmanlı Bankası’nın genel müdürüyken emekli olmuştur. Babaannesinin adı verilen kızı Remziye Hanım (1923), yüksek tahsilini Belgrat’ta tamamlamış Semizoviçlerden Bosnalı Ekrem Semiz’le evlenmiştir. Geçtiğimiz yıl hayat arkadaşı Nuran Hanım’ı kaybeden Agâh Bursalı (1925) ise hayır işlerine ağırlık vermiş, büyük dedesi Tahir Paşa Konağı’nın restorasyonlarına katkı koymanın yanı sıra, mekanın müzeye dönüştürülmesine olanak sağlamıştır.

Memduh Bey’den günümüze

Japonlarla ortaklığı feshedip emprime kısmını ilave ettiği işletmeyi genişleten Memduh Bey’in Almanya’da öğrenim görmüş yüksek maden ve kimya mühendisi olan damadı Hamdi Sami Gökçen, pek çok iş kolunda faaliyet göstermiş, altmış yaşındayken fabrikayı oğlu Memduh Gökçen’e devretmiştir. Tekstilin yanı sıra plastik enjeksiyona yönelen ailenin bu girişimi 1975’ten bugüne süren otomotiv sanayideki plastik parça üretimine zemin hazırlamıştır. Tekstil işine 2008’e kadar devam edilmiş, ancak 38 yıldır da kesintisiz üretim yapılan plastik sanayi ile yola devam edilmiştir.

Konağın mimari önemi

5 Temmuz 2012’deki resmi açılışından birkaç gün önce Olay Gazetesi editörlerinden Nahit Kayabaşı’nın titiz çalışmasıyla gün ışığına çıkan -Bursa’da Yaşam Dergisinin Mudanya sayısında konağa ilişkin üç farklı yazı bulunduğu bilgisiyle başlamakta yarar var. Yapının mimari verilerini, öncelikle Hüsrev Tayla’nın ‘Mudanya Evleri ve Tahir Paşa Konağı’ başlıklı yazısından (Turing, Temmuz/Aralık 1978, Sayı 63/342, s. 2-11) alıntılayarak mekan tanımlamasına girizgah yapalım. (Olay Gazetesi, Bursa’da Yaşam, Haziran 2013, s 302- 307)

‘Türkler bütün dini, ticari ve sosyal yapılarına yapı kitabesi koyup, yapanı yaptıranı ve tarihini yazmış ve günümüzde de bilinmesini sağlamıştır. Bazı evlerde gördüğümüz tarihler, genellikle süslemelerin içinde ve çok kere de evin değil süslemenin yapıldığı yılı belirtmektedir. Bu yüzden evlerin tarihlerini kesin olarak bilememekte, malzeme, mimari ve süsleme kıyaslamaları ile yaklaşık olarak tespit edebilmekteyiz. En eski Türk Evlerini ararken, elbette ki Osmanlı Devletinin ilk merkezi Bursa ve ilçeleri ile Marmara bölgesini taramak doğru olur. Büyük aile yapısına uygun yaşantısını yitirmesi ile beraber, diğer birçok büyük ev ve konaklar, birden fazla ailenin yaşadığı konutlar haline gelmeye başladı. Bu yeni kullanım şekli elbette ki ev ve konakların bünyesi ile plân düzenlerini de etkiledi ve değişikliklere sebep oldu. Tahir Paşa Konağı da bu yeni yaşantıdan kurtulamazdı. Konakta üç, dört ailenin oturma zorunda oluşu, evin bölümlerinde ve merdivenlerinde değişikliklere sebep oldu. Bu değişikliklerden bir kısmı hemen görülebilmekte ise de, yapının orijinal bünyesini tespit için özel bir araştırma gerekmektedir. (…) Bütün değişiklik ve onarımlara rağmen “başoda” bütün haşmeti ile ayakta durmakta, dış tesirlerin ve sahiplerinin tahrip çabalarına, ellerinin yetişebildiği yüksekliğe kadar badana ile boyamalarına rağmen hâlâ göz kamaştırmaktadır.

Başoda kapısından klasik düzende bir Türk odasına girilmektedir. Tavanda Bursa kemeri ile ayrılan seki altı, sağda dolaplar ve solda bütün ihtişamı ile Türk odası, oda nisbetleri düzeni, dolapları, pencere ve tepe pencereleri, rafları, Bursa kemerleri ve tavanı ile klasik bir Türk odası, süslemeleri yeni bir hayat, yeni bir tutku eseri: Lâle Devri. Mimari ve sanat yaşantımızda çok kısa (30-40 sene) süren, şiirde Nedim gibi büyük usta ve çok renkli şair yetiştiren, mimari ve özellikle süslemede gerek mermerde gerekse ahşapta çok heyecanlı, renkli tabiata ve hayata aşık bir üslûp olarak Lâle Devri, yerini barok üslûbuna bırakmadan sanat hayatımızda bir fırtına gibi esmişti.

XVI. yüzyılın ikinci yarısı ve XVII. yüzyılda başlayan batı etkisi, XVIII. yüzyılın başından itibaren daha güçlü bir hale gelmiştir. Mimaride klâsik nisbet ve şekiller karakterini korurken, süslemede rumî ve hataî gibi sitilize motifler yerine doğaya dönük natürel bitki, çiçek ve meyve desenleri kullanılmaya başlandı. İnsanlar Lâle Devrinde yaşamaya, eylenmeye dönük coşkun bir hayatı sürdürürken, evlerinde ve konaklarında da bu etkiyle realist bir süsleme türü gelişmişti. O güne kadar süsleme, tavan, dolap gibi kısımlarda görülürken, artık sağır duvarlarda panolara bölünerek tepe pencereleri şeklinde çok zevkli ve zengin süslemelerle bezenmeğe başladı.

Alçı tepe pencerelerinin nispeten sağlam kalanlarında, yalnız çevre (su) kısmı görülmektedir ve bu kısımlar natüralist yaprak motifleri ile bezenmiştir. Tepe pencerelerinin hizasında ve rafın üst kısmında bulunan iki duvar, gene yaprak motifli çerçevelerle bölünmüş, içlerine tepe pencereleri gibi sivri kemerli panolar düzenlenmiştir. Bu panoların içleri Lâle Devri’nin en karakteristik motifi olan saksı, vazo içinden yükselen natüralist çiçek ve meyve motifleri ile alçı kabartma ve çok renkli olarak süslenmiştir. Dolaplar şekil olarak eskiyi muhafaza ederken badana altında kalan süslemelerinde yeni tutku sezilmektedir. Klâsik devrin etkisini sürerken, içindeki motifler natüralist çiçek resimleriyle doğayı içeri taşımaktadır.

Yukarda da kısaca vurguladığımız gibi, elimizde kalmış az sayıdaki bu önemli örnek, Tahir Paşa Konağı mutlaka gelecek kuşaklara saklanabilmelidir. Hızlı kentleşmenin yok edici kasırga tesirine henüz fazla kapılmamış mutlu kasabalarından olan Mudanya’daki klâsik dönem yadigârı evlerimiz ile Lâle Devrinin nadir örneklerinden olan Tahir Paşa Konağı’nın ve yakın çevrelerinde bulunan korunması gerekli daha geç devir ev ve sokakları kurtarmak için kim, hangi kuruluş öncü olacaktır?’

Bu yazının yazılmasından yedi yıl sonra, bugünkü adı Kültür ve Turizm Bakanlığı olan Kültür Bakanlığınca hatırlanıp el atılan ve ama restorasyon aşamasında kimliğinin bir elbise gibi soyulup başka bir çehre kazandırılışından rahatsızlık duyanlar olmuştur. Örneğin yine ‘Bursa’da Yaşam’ın aynı sayısında yer alan ‘Hangi Mudanya’ başlıklı Safiyüddin Erhan’ın yazısından da alıntı yapmak boynumuzun borcudur. Erhan’ın, son dönem restorasyonları beğenmediği aşikârdır: ‘Kullanılarak zamanımıza gelmişken 1980’li yıllar başında Kültür Bakanlığı tarafından istimlak edilip, ciddi bir hassasiyet gösterilmeksizin elden geçtiğinden, asli unsurlarından çok şey kaybetmiş olup, geçen zaman içinde girişindeki geçici kütüphane hariç, ciddi bir kültür hizmeti için kullanılmaksızın kapalı tutulduğundan bakımsız kalmıştır. İçerisinde bulunduğumuz 2013 senesinde hususi bir teşebbüsle tekrar yenilenip elden geçirilmiştir.’ Safiyüddin Bey, Türkevi Cilt II s 46’daki Sedat Hakkı Eldem’den alıntılayarak belgelediği eskiz ve verilerden yola çıkarak ilk restorasyondaki çalakalem çalışmanın yol açtığı tahribatı vurgulamak istemiştir. Tıpkı fanatik dil ve edebiyat tutkunlarının tercümeyi ‘bir tür vatan hainliği’ hatta yeri geldiğinde ‘intihar’ saydıkları gibi, Safiyüddin Bey’in açıklaması da bu yorumun mimarideki izdüşümü niteliğindedir. Restorasyona soyunanların -gaflete düşerek- benzer bir ihanete alet olmamak, nefis ve hırs canavarını alt edebilmek adına on değil, yüz değil, bin kere düşünmeleri gerekiyor galiba.

Gökçenlerin aile kitabı ‘Manolya Ağacının Kökleri’nde yer alan şecerenin hazırlanmasındaki değerli katkılarının yanı sıra, Şeyh Agâh Efendi’nin Emirsultan Haziresinde kaybolan kitabesinin aranıp bulunması bahsinde Eşrefizâde Safiyüddin Erhan’ın özel çabalarını da burada zikretmekte yarar var. Öte yandan Maksem’deki Eminiyye Tekkesi’nin yan parseline yıllar önce yapılan apartmanların temelinde dergâha hizmeti geçmiş otuz küsur ismin kabirlerinin bulunduğu düşünüldüğünde, çıkılan katlar kadar vebal yüklü nice inşaatın, sağduyu ve öngörüden yoksun biçimde hayata geçirildiği de unutulmamalı.

Restorasyondan önce yapıların karakteristiği, geçmişteki işlevi, insan ilişkisi, yaşanmışlığının araştırılması gerektiğini vurgulayan rahmetli mimarlarımızdan Hüsrev Tayla’nın yetmişli yıllardaki çığlığı, mevcut temeller üzerinde yeniden yükselecek tüm mekânların payandası niteliğinde. ‘Plansız sanayileşmenin kurbanı Bursa’nın nefes alacağı yerlerden biri olan Mudanya’yı yozlaşmadan, belgesel değerlerini kaybetmeden, sağlıklı ve huzur içinde yaşanabilecek bir küçük kent olarak korumak, başta Kültür Bakanlığı, Turizm ve Tanıtma Bakanlıkları olmak üzere ilgili tüm üniversiteler, akademiler, enstitüler, vakıflar ve derneklerin görevidir. Bunun için ilk adım bu değerleri tanımak olacaktır sanırım.’ İlk adımın değerlerimizi tanımak olduğunu söyleyen Tayla’nın rehberliğinde gezmeyi, anlamayı dilerdik Mudanya’yı ve halen soluk alan tarihi evlerini. Geçen bunca yıl içinde bu samimi temenninin ne kadarının hakkını verebildi Bursa? Bu soruyu önce tüm ilgili kurumlara ve sonra da yitip giden ömürler ve değerlerin sızını içlerinde duyan okurlara armağan edelim.

İkinci restorasyon süreci

Kumyaka’da yağhane, Tirilye’de konak, Merinos Hayat Lokantası gibi restorasyon deneyimleriyle tanınan Arme Yapı Tasarım ve Ltd Şti’nin bu alandaki son göz nuru, Tahir Paşa Konağı. Mimar Mustafa Turgut ile yapım aşamasında tanıştığımızdan, kendisiyle konuşma fırsatını da çokça bulduk. Hatta yaz başında Agâh Bursalı’nın konuğu olarak Bodrum’da buluşup süreci etap etap izlerken, kâh Darrüşşüfaka’da, kâh Bodrumda yapılan görüşmelerle binanın ve ilçenin geçmişine yoğunlaştığını da biliyoruz. Mudanya Belediye Başkanı aracılığıyla önce Memduh Gökçen’le, sonra da Agâh Bursalı ile tanışmasının ardından başlayıp hızla gelişen yapı prosedürlerinin ve resmi kurul işlerinin tamamlandığı ilk üç aylık süreç içinde, Cüneyt Pekman’dan konuya yönelik aldığı fotoğrafların bizi bile hayrete düşürüp heyecanlandırdığını küçük bir not olarak ekleyelim buraya. Dahası, surre emini olarak görevlendirilen Tahir Paşa’nın yolun başında kalp krizi geçirerek vefat edişiyle defnedildiği Eyüp Sultan Haziresindeki mezar taşını bulma mücadelesine de tanığız. Eyüp Sultan bahçesinde Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim üyesi Cenk Açarçiçek ile namaz kılarak arama işine koyulması bu işe gönülden gönlünü vermiş oluşunun göstergesi sayılmalı bence. Memduh Gökçen’in ‘keşke seni yirmi yıl önce tanısaydık’ sözleri, keza sonuçtan ziyadesiyle hoşnut kalan Agâh Bursalı’nın gözlerinden öpüşü gibi taltiflerin en büyük kazanımı olduğunu seslendiren Mustafa Turgut’un, Safiyüddin Erhan’ın da onayını almış olması bir diğer önemli referans sayılmalı. Eh, ‘müzmin muhalif’ olarak tanınan bir gönül erinin takdirini kazanmak da kolay iş değildir nitekim.

Her ne kadar isminin zikredilmesinden hoşlanmasa da, Mustafa Turgut’un bir sonraki restorasyon çalışmasının İnebey’deki Eminiyye Tekkesi ve Osmangazi uhdesindeki Tavukçu Mescidi olacağını da buradan müjdeleyelim. Keşke Mimar Hüsrev Tayla yaşasaydı da, konağın şu halini görebilseydi demekten kendimi alamıyorum. Bir de çok önemli bulduğum, genellikle göz ardı edilen/ atlanan/unutulan bir ayrıntıya vurgu yapmadan geçemeyeceğim: Mimar Mustafa Turgut ve Tasarımcı Semih Gündoğdu’ya ilişkin konağın bir yerine küçücük de olsa birer levha çakılması, Mudanya Belediyesi’ni sadece yüceltir. Bizden söylemesi!

Açılışının kırkıncı gününde konağa ziyaret

Tarihi ilçelere has, tabelasız, yönlendirmesi kıt, dar yollar. ‘Sora sora yöntemi’yle varıldığında genişlik duygusu sunan elverişli park olanağı. Çevredeki evlere yapılan makyaj. Bakımlı, yemyeşil bahçe. Özenli, güler yüzlü görevliler. Sıcak, nem, ter ve hoşa gitmeyecek kokulardan bütünüyle azâde klimalı iç mekân. Ücretsiz çay kahve ikramı da cabası! Eh, daha ne olsun diyerek başlayalım.

Pano metinlerini yazmış biri olarak gezmeye başlıyorum konağı kırkıncı gününde. Bildiklerimi bütünüyle unutmayı tercih ederek, sıradan bir turist gibi adımlarken okurlara nelerin referans verilebileceğimi düşünüyorum bir yandan. Bir kere 18. yy özgün taş tuvalet ve mutfağın birebir korunduğu konakta en ilgi çekici bölüm, günümüzde birkaç örneği Safranbolu Evlerinde kaldığı söylenen ‘monşarj’; Fransızca kökenli sözcüğün buradaki açılımıyla ‘dönme dolap’. Yani bugün adına ‘asansör’ denen, lokanta veya otellerde, mutfaktan üst kattaki yemek salonlarına servis aktaran düzeneğinin en ilkel biçimi. Haremlik/ selamlık arasındaki devridaimini sağlamaya yönelik, devrin dış dünyayla olan mutfak alışverişini kolaylayan bu köşe işte, ciddi bir ilgi odağı. Bazen önünde yarım saat durup inceleyenler, hatta yalnızca bu ‘evvel zaman icadını’ görmek için konağa gelenler dahi mevcut.

18. yy Fransız ürünü ördekli avize, el yapımı dövme gümüş mineli saat, Arnavut kralının hediyesi dört koltuk ve güllü abanoz ağacından sandalyeler, Tahir Paşa’nın gündelik giysileri, tören kostümü, kılıcı ve kendisine hediye edilen Şeyh Şamil’in Çerkez yamçısı.. A ilenin yakın geçmişte de kullanmış olduğu çoğu gümüş, kristal veya özgün seramiklerden oluşan değerli sofra takımları, yine mineli veya çeşmibülbül ikram objeleri. Şeyh Bahaeddin Efendi ile evlenen Tahir Paşa’nın kızı ve aynı zamanda Agâh Bey’in babaannesi Remziye Hanım’a ait tuvalet aynası, ipek sabahlık, gümüş örgü çanta, sansar kürk gibi özel eşyalar. Sonra pirinç objeler, şamdanlar, perde veya diğer dokuma numuneleri muhtelif odaların gözdeleri arasında. Kimi tamir gören tüm bu eşyaların temizlenmesi, envantere aktarılması, yerleştirilmesinin ciddi bir emek gerektirdiğini belirtmeye gerek yok sanırım. Bursalı ve Gökçen Aileleri adına arşiv geleneğini titizlikle koruma misyonunun bir uzantısı olarak, neredeyse bir ay süren bu tanzim işini de gönüllü üstlenen Şükûfe Gökçen İskit’in paha biçilmez mesaisi, tarihi ve kültürel değerlerin paylaşımına yönelik verdiği hizmetlerin sadece küçük bir parçası. Bir kez daha arkadaşı olmakla kıvanıyorum.

Sahi, konağın 20. yy’daki sahibi Emin Bey’in Rus usta Monol tarafından yapılmış udu müzikseverlere de pencere aralıyor. Keza His Masters Voice Record / ‘Sahibinin Sesi’ baskılı taş plakların birkaçını sıralayalım da tam olsun. Nebile Hanım’dan ‘Gönül bezm-i harâb’; Münir Nurettin’den ‘Neden hiç durmadan sevmiş bu göynüm’ , ‘Sırma saçlı’, ‘Mecbur oldum ben bir güle’; bazı kaynaklarda ‘Hanende Karakaş’ olarak da geçen Karakaş Efendi’nin icra örnekleri, zeybekler.. Bunlar da işte devrin kentsoylu/burjuva yaşam biçiminin uzantısı olarak, ailenin güzel sanatlara eğilimini ortaya koyar nitelikte. Agâh Bursalı’nın musikî tutkusunu çok iyi piyano çalan annesi Halet Hanım kadar, babası Emin Bey’den aldığını kanıtlıyor bu taş plaklar.

Çoğunluğu Cüneyt Pekman arşivinden alınan Mudanya fotoğrafları başlı başına bir seyirlik. Keza Tahir Paşa’nın torunları Agâh Bursalı ve Memduh Gökçen arşivlerine ait görseller de son derece ilgi çekici. Mudanya Belediye Başkanı için hazırlanan alt kattaki oda zaman zaman prestijli toplantılara boşuna mekan oluşturmuyor. Sahil şeridinin bilinen en eski görüntülerinden biri, Mudanya Mütarekesine atıfta bulunacak Atatürk ve İnönü portreleriyle bezeli duvarlar arasında, bakımlı yemyeşil bahçeye nâzır yerleştirilmiş çalışma masasında, Başkan Hasan Aktürk’ün haftada üç dört kez uğrayıp huzur araması tesadüf değil.

Aynı katta eski Hayat Mecmuaları, kimi ansiklopedi serileri ve Mudanya’ya dair belediye yayınlarının korunduğu mütevazı kütüphanenin, elbette yeni oluşu nedeniyle henüz katkıya muhtaç olduğunu belirtelim. Kardeş şehirler bankosu, Girit odaları, Mudanya Bandosu köşesi de alt katın ilginç diğer seyirliklerini sunuyor meraklısına. Nitekim Mudanya Spor’un atası Dinçspor kurulurken, Giritten gelenlerle oluşturulan Mudanya Bandosu, Mahmut Gazimihal’in ‘Bursa’da Musiki’ adlı eserinde de zikredilmiştir. Biraz bilgi ekleyelim de, müzikle ilgilenmiş biri olarak vefasızlıkla yaftalanmayalım: 1924’teki mübadelede Mudanya’yı terk eden Rumların, kiliseye ait olduğu sanılan enstrümanları, Şükrü Çavuş İlköğretim Okulu’nun ön bahçesindeki sarnıcın içinde bohçalara sarılı olarak bulunur. Dönemin belediye başkanı ve 70. alay komutanının girişimleriyle İstanbul Fatih İtfaiye Bandosu’ndan şef Ahmet Ergümen getirtilerek halkevi bünyesinde bando kurulurken Girit kökenliler dışında bunları çalmayı bilen çıkmaz. Halkevlerinin kaldırılması ile ortada kalıp 50’li yıllarda yeniden oluşturulan bando, Bursa festivali ve fuar açılışlarına davet edilip ödüller alır. Bateri, akordeon, sax, trompet ve klarnet ile zenginleştirilip canlı performans sergileyerek düğün vb. etkinliklerin gözbebeğine dönüşen orkestra da aynı bünyede faaliyet göstermiştir.

Haremlik ve selamlıktan iki ayrı merdivenle çıkılan üst kat, ailenin geçmişine yönelik verilerle karşılıyor gezginleri. Özgün şekli korunmuş kesitler dışında, ikinci kez tamamen restore edilip müstesna bir seyirlik abidesine dönüşen başodaya hakkını bilhassa vermek gerek. Ayrıntılarla örülü ve Barok mimarinin abartılı bezemelerine atıf yapan süslemeler göz kamaştırıcı çünkü. Osmanlı Lâle Devri tezyinatının bir minyatürü denebilir buraya. Kim bu duvar bezemeleri, kabartma panolar, ahşap oyma kirişler, vitray cam işçiliği karşısında büyülenmez? Az bulunur güzellik ve zarafetin şahestesini sunup günümüze tarihlenen, ancak tahribata uğradığından zamanında İ. H. Konyalı tarafından güçlükle okunmuş ve eksik yerleri Yrd. Doç. Hasan Basri Öcalan’ca tamamlanmış Başoda Kitabesi’ni de buraya aktarmakta yarar var:

Bu bâba neşredûp safâ kesb eyle gül-ü canâ

Mankırın sim-ü zer eyle açıktır dilber-ü ranâ

İlahi feyz-ü lûtfünle kerem-bâbın küşad eyle

Bu hane sahibinin daima ömrün müjdad eyle.

1137 (1724-1725)

Artık üst katta olduğumuza göre, bir devrin yaşam koşullarını da aşikâr eden diğer izlenimlerimi de aktarmalıyım. Konukseverlik geleneğinin göstergesi alçak sekiler üzerinde uzanan ve kış aylarında ısıyı koruma, aynı zamanda da ışığı birebir içeri almaya yönelik tasarlanmış yüksek ama küçük boyutlu pencereler; ecdadımızın yüklük olarak kullandığı ahşap gömme dolaplar ki bence çağdaş ve modern dairelerde eksikliği ennn fazla hissedilen ayrıntılardır bunlar ve ama bilgiçlik taslamaktan vazgeçerek, bunun yorumunu mimarlara bırakıp konumuza dönelim. Hali hazırda iki hizmetli, bir büro görevlisi, bir güvenlik görevlisi, bir masa başı elemanı bulundurulan konakta Funda Özbek’le sohbet ediyoruz. Kendisi Michigan Üniversitesi’nde sanat tarihi, Miami Üniversitesinde de dinler tarihi öğrenimi görmüş şaşırtıcı bir yüz. Bahçenin çimleri biçilirken, bugün çay evi olarak kullanılan müştemilatın hemen yanında konuşuyoruz kendisiyle. ‘Eskiden Mütareke Evi’ni gezmeye gelirlerdi Mudanya’ya ama Facebook’ta sayfa açtıktan sonra konak da önemli bir nokta oldu. Özellikle Bursa dışından gelenler çoğalmaya başladı. Eskişehir’den, Balıkesir’den gelenler bile oldu. Ottomantur, Onto Tour aracılığıyla ziyaret edenler arttı. Yürüyüş yaparken uğrayanların başını emekli öğretmenler çekiyor. Daha çok okumuş kesimden oluyor ziyaretçilerimiz. Ramazan ayında ortalama on kişi gelirken, şimdi sayı giderek artıyor, dün mesela 32 kişi geldi. (15 Ağustos tarihli konuşma)

Tüm diğer müzeler gibi pazartesi günleri kapalı olan konağın ziyaretçileri bilhassa hafta sonları yoğunlaşıyor. Ücretsiz çay kahve sunulan, dergi/gazete yayını dışında fotoğraf çekimine sıcak bakılmayan konağın sıcak, samimi ve davetkâr bahçesinin kullanımı için meclis kararı henüz yok ise de, brunch veya özel toplantılara aday olduğunu düşünüyorum. Kişisel veya sınırlı karma resim koleksiyonları için tercih edilebilecek alt kat, şimdilik Giritlilere yönelik el sanatları sergisini ağırlıyor. Mudanya’nın kıyı sokaklarını büyülenerek adımlayan gezginler için burası hiç uzak değil! Hele belediye yönlendirme tabelalarını da arttırsa, hiç kuşku yok çok daha fazla konuğu olacak konağın.

TAHİRAĞA HAMAMI DA AYAĞA KALKIYOR

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Mudanya’da 1800’lü yıllarda inşa edilen ve bakımsızlık yüzünden harabeye dönen Tahir Ağa (Nur) Hamamı’nın restorasyon çalışmalarını başlattı. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, ilk günkü ihtişamı ile yeniden ayağa kaldırılacak olan tarihi hamamın sosyal ve kültürel aktivitelerin yapılabileceği bir merkez olarak hizmet vereceğini söyledi.

Bursa’nın turizmden hak ettiği payı alması amacıyla Cumhuriyet dönemi sivil mimarlık örneği yapılardan Osmanlı eserlerine, 2300 yıllık Bitinya surlarından 8500 yıllık arkeoparka kadar her alanda tarihi ve kültürel miras çalışmalarına hız veren Büyükşehir Belediyesi, Mudanya’da harabeye dönen iki asırlık bir eseri daha ayağa kaldırıyor. Eski zeytin halini yenilenen yüzüyle Mudanyalıların buluşma noktası haline getiren Büyükşehir Belediyesi, bu alanın hemen arkasındaki tarihi Tahir Ağa (Nur) Hamamı’nın restorasyon çalışmalarını başlattı. Restorasyon çalışmalarının 2014 yılı başlarında tamamlanması ve yapının kültür merkezi olarak Mudanya’ya hizmet etmesi bekleniyor.

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir