3 lider, 3 kader ve 3 Bursa…


İsmail Kemal KEMANKAŞ

Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından küllerinden yeniden doğan bir ülke… Bir anlamda İslam dünyasının batıya dönük yüzü. Bursa ise Osmanlı’nın ilk başkenti… Bu
nedenle, bazı ünlü sürgünler ve Ortadoğu liderlerinin yolu, Türkiye ve Bursa’da kesişmiş ve tarihe not düşen ilginç sonuçlar doğurmuş.

Sürgün… Acıyı, gurbeti, cezayı çağrıştırır. Tarih boyunca, bazı liderler, kanaat önderleri, sanatkârlar
sürgün yaşamının bir parçası olur.

Bazen sürgündekiler, ara sıra da sürgün yerleri öne çıkar.

Örneğin, Osmanlı döneminde, saray ile ters düşen bazı devlet büyükleri, şehzadeler, sultan gözdeleri Bursa’ya gönderilir.

Hem İstanbul’un yanında oluşu, hem de sürgünün denetimi açısından kolaylığı, ilk başkent Bursa’yı öne çıkarır.

Bir de sürülen yerin daha ünlü olduğu sürgünler vardır Bodrum gibi…

Şair Cevat Şakir Kabaağaçlı sürgün yerinden ötürü “Halikarnas Balıkçısı” mahlasını kullanır yıllar boyu…

O’nun bu sürgününü, bugünün Bodrumu’na bakarak şans diye niteleyenlere de rastlanır.

Gelelim Bursa’ya… Şeyh Bedrettin’den Şehzade Mustafa’ya, Ahmet Vefik Paşa’dan Aziz Nesin’e kadar
onlarca ünlü gelip geçer Bursa’dan…

Ama onların içinde ülkelerinin kaderini çizenler ya da kaderi Bursa’da çizilenler de vardır.

Kamuoyunda fazla da bilinmezler. Oysa yakın geçmişte Arap Baharı diye nitelenen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu kapsayan, günümüzde Irak ve Suriye ile sınırı olduğu için Türkiye’nin de sorunu haline gelen kaosun, geçmişi eskilere dayanan başlangıcında, yolu Bursa’dan geçen üç Arap liderin kaderi de vardır sanki…

İşte onların Bursa günlerini konu etmek istiyorum. Diğer iki kader arkadaşından daha yeni ve farklı bir Bursa macerası olan İdris El Sunusi’den başlayacağım.

KAPLICADA BİR KRAL DEVRİLDİ

Eylül ayının tarihteki yeri bir başka… Sonbaharın simgesi olması yanında, ihtilallerin, ayaklanmaların mevsimi sanki eylül… Takvimler 1 Eylül 1969 gününü gösteriyor. Bursa’nın simgesi Çelik Palas’ın havuzunda yüzen birçok ünlü sima arasında bir de kral var… Adı İdris El Sunusi… Kabile döneminden sonra Libya’nın ilk
kralı. Olabilir. Ama anlatacağımız olay bir kelime ile anlatılacak gibi değil.

Sunusi ailesi Libya tarihinde önemli bir yere sahiptir. Senusi tarikatının liderliğini 1916 yılında fiilen
devralan Sunusi ailesinden İdris El Sunusi, ülkesini işgal eden İtalyanlar’la, önce anlaşma yapar. Buna
rağmen işgal sürünce Mısır’a geçerek diplomatik yolla mücadele eder. Sonra da, çok sayıda kabile, nüfuzlu çevreler ve dış dünyanın desteğiyle 24 Aralık 1951 tarihinde krallığını ilan eder ve Libya’yı özgürlüğüne kavuşturur.

Yıl 1969… Libya’yı özgürlüğüne kavuşturan ülkenin ilk kralı 79 yaşındaki İdris El Sunusi, maiyeti ile geldiği Bursa’da, kentin en ünlü kaplıcasında şifa arar.

1 Eylül pazartesi günü, öğle saatlerinde ajanslar şok bir haber geçer. Habere göre, Libya’da genç bir albay, arkadaşlarıyla ülke yönetimine el koyar.. Ve bu haber Bursa’ya hemen ulaşır.

FİLM GİBİ BİR KAÇIŞ

Yaşlı kral, olayı serinkanlılıkla karşılar ve günlük programını aynen uygulayarak, 16 günden beri kalmakta olduğu Çelik Palas’ta gecelemeyi sürdürür. Ertesi gün hareket geçen Bursa polisi, Kral El Sunusi’yi, banyo kısmındaki bir kapıdan arka sokağa gizlice çıkarır ve otomobile bindirir.

Gazetecileri atlatmayı başaran polis, Kral Sunusi’yi Mudanya limanına götürür. Beyaz harmaniye içindeki devrik kral, eşi, ailenin diğer fertleri, hizmetkârları ve Libya’nın Atina Büyükelçisi Tahir Karamanlı’nın eşliğinde Yunan bandıralı Knossos yatına bindirilir. Bitkin görünen Kral Sunusi ve beraberindekiler, Yunanistan’ın Volos limanına doğru hareket eder.

Polisin atlatma operasyonuna karşın, gazeteciler yine de Kral Sunusi’nin gidişine tanık olur. Dönemin Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri Çetin Özbayrak’ın edindiği bilgiye göre, bu mecburi seyahatinde kral, üç lüks
otomobilin yanı sıra, 3 adet buzdolabıyla, çok sayıda transistörlü radyo ve bavulla gemiye biner.

Serinkanlı davranışları dikkati çeken Kral İdris El Sunusi, darbeyi gerçekleştiren genç subaylara Bursa’dan bir de çağrı yapar. Onlardan derhal görev yerlerine dönmelerini ister. Bu çağrı yanıtsız kalınca, özel sekreteri Ömer El Şelbi’yi Londra’ya gönderir. El Şelbi’nin Londra temaslarından bir sonuç çıkmayınca, Kral Sunusi rotayı Mısır’a çevirir.

Libyalı genç subaylar ve önderleri Albay Muammer Muhammed Abu Minyar El Kaddafi, krallığın sona erdiğini ve Libya Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan eder. Böylece, Kuzey Afrika’nın bu petrol zengini ülkesi, krallık rejiminden, cumhuriyete geçiş yapmış olur. Yeni yönetimin adı bir süre sonra, Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi olarak ilan edilir.

Libya halk kahramanı olarak Türkler’in dostluğunu da kazanmış olan Şeyh Ahmet Sunusi’nin yeğeni İdris El Sunusi, 1951 yılında ilan ettiği krallığına, 23 yıl sonra bir askeri darbeyle veda eder. Kalan ömrünü Mısır’da sürgün yaşamıyla sürdüren İdris El Sunusi 25 Mayıs 1983 tarihinde hayata gözlerini yumar.

Benzeri az görülen bir ihtilal ve Bursa… 1969 yılı sonbaharının ilk gününde, Libya’nın krallıktan, halk cumhuriyetine geçiş yaptığı bir ihtilali, tüm dünyadan önce ve canlı olarak Bursa yaşar. Çelik Palas tatilini
yarıda keserek Atina’ya uçan İdris El Sunusi de, havuzda kaplıca kürü yaparken devrilen ilk kral olarak tarihe geçer.

KADDAFİ DÖNEMİ

Muammer Muhammed Abu Munyar el Kaddafi ise 1969 yılında yapmış olduğu darbe sonucu iktidara gelip, 1970’ten 1972’ye kadar Libya Başbakanlığı, 1972-79 arasında Libya Devlet Başkanlığı yapar. 1979-2011
yılları arasında da Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi Lideri unvanını kullanarak toplam 42 yıl boyunca Libya’yı idare eder. Kendisi hakkında yapılan diktatör suçlamasına, halk önderi olduğunu söyleyerek
cevap veren Kaddafi, Libya İç Savaşı sonucu, 23 Ağustos 2011 tarihinde kurduğu rejimin yıkılışına tanıklık eder ve halk tarafından linç edilerek öldürülür. 1942 doğumlu Muammer Muhammed Abu Munyar el Kaddafi, 42 yıllık iktidarının sonunda, 1969 yılında İdris el Sunusi’yi tahtından indirdiği gibi, yine ihtilal sonucu devrilir ve ne gariptir ki, 25 Ekim 2011 günü 69 yaşında yaşamını yitirir.

BURSA’DAN BİR HUMEYNİ GEÇTİ

Washington’dan gelen yoğun destekle İran’ı yaklaşık 40 yıl boyunca yöneten Şah Rıza Pehlevi, bir polis devleti kurmuştur. Yoksul ile zengin arasındaki uçurum giderek daha da büyümüş, özellikle kırsalda milyonlarca
İranlı yoksulluk sınırının altında bir yaşama terk edilmiştir. Bu duruma karşı çıkan halk tabakası ve çok sayıda din adamı vardır. Onlardan biri de Ayetullah Humeyni’dir. Humeyni’nin gücünden çekinen Şah Rıza
Pehlevi onu sürgüne zorlar. Humeyni’nin ilk durağı Türkiye’dir ve 1964 yılında, önce Ankara’ya getirilir. İmam Humeyni, bu yeni durağında, dini kıyafetleri ile sokağa çıkmaya çalışınca, yetkililerin tepkisine neden
olur ve Ankara günleri sadece 8 gün sürer.

HUMEYNİ ÇEKİRGE’DE

İkinci durak Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti Bursa olur. Bazı kaynaklar bu seçimin nedenini Bursa’nın sakin ve gözden uzak bir şehir olarak gösterir. Humeyni’nin yanında çok sayıda İran gizli servis görevlisi de bulunur. Humeyni’yi Bursa’da Farsça bilen istihbarat albayı Ali Çetiner karşılar ve evinde bir süre konuk eder. Sonra da Çekirge’de petrolcü Demir Akınöz’e ait bir eve yerleştirir.

O dönemde Bursa’da gazetecilik yapan Şaban Aykut’un yaklaşık 20 yıl sonra yapılan bir röportajında “Bursa’ya ve kaplıcalara bir din aliminin geleceğini duyduk ve duyduğumuz gerçekleşti” biçiminde bir açıklama yapar. İmam Humeyni Bursa’daki günlerini evinde dini kitaplar okuyup, çalışarak geçirirken, 3 Ocak 1965 tarihinde
oğlu İran gizli servis elemanları tarafından yakalanarak Bursa’ya getirilir. Humeyni, Bursa’da özellikle Ulucami’ye giderek, halkla temas eder. Bir iddiaya göre hutbeye çıkar ve cemaatin takdirini alır. Dini kıyafetlerle dolaşma isteği Bursa’da da emniyet güçlerinin tepkisini çeker. Bu arada eylem hazırlığı içindedir. Tartışmalı kabul edilen Tahrir el Vesile’yi Bursa’da yazmaya başlar. Şah’ın yakın çevresinin önerisi ile
Bursa’dan uzaklaştırılıp Şiiler’in çoğunlukta olduğu Irak’ın Necef şehrine gönderilir.

Şahın devrilmesi ve İran’da bir İslam cumhuriyeti kurulması yönündeki çağrılarını oradan da sürdürür. Şah rejiminin halkta uyandırdığı hoşnutsuzluğun tırmanmasıyla 1970’lerin ortalarında, İmam Humeyni’nin İran içindeki etkisi gitgide artmaya başlar. 6 Ekim 1978’de Şah’ın baskısıyla, Irak lideri Saddam Hüseyin Irak’ı terk etmesini isteyince, Fransa’ya gider ve Paris’e yerleşir. Şah yönetiminin yıkılması ve bir İslam cumhuriyetinin kurulması yolunda yoğun propagandaya yeniden girişir. 1978 sonlarında kitle gösterilerinin, grevlerin ve halk arasındaki hoşnutsuzluğun bütün ülkeye yayılması ile Şah Muhammed Rıza Pehlevi 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmek zorunda kalır. 1 Şubat 1979 günü Humeyni ülkesine döner ve bir dönem kapanmış olur.

Sürgün yaşamının ilk yıllarında Türkiye’yi tercih eden Humeyni ile Bursa bu kez devrilen değil, deviren bir lidere ev sahipliği yapmış olur.

EMİR ABDÜLKADİR VE ARAPLAR CAMİİ

19. yüzyılda Afrika kıtası, sömürgeci güçlere kabuslar gösteren bir sürü irili ufaklı direnişe şahit olur ve bilhassa Müslüman toprakları düşman sultasına karşı şiddetle karşı koyar. Özellikle Kuzey Afrika’daki bu direniş, yaklaşık 150 sene devam eder. Bunların arasında Cezayirli Emir Abdülkadir de vardır. O dönemde Osmanlı, bu topraklarda giderek zayıflar. Bu durum, sanayi devrimi ile gitgide iştahları kabaran Avrupa
devletleri için biçilmiş kaftandır.

1808 yılında doğan Emir Abdülkadir, 1830 yılında Fransızların ülkesini işgaline karşı ilk bağımsızlık mücadelesini başlatan halk kahramanıdır. Cezayir halkı, Fransız işgalinin ardından, babası Şeyh Muhyiddin’in
çok yaşlı olması sebebiyle Abdülkadir’i tercih eder ve 22 Kasım 1832’de emir olarak seçilir.

Emir seçilir seçilmez Fransız güçlerini ağır bir yenilgiye uğratır. Bu başarısı Berberi aşiretleri arasında nüfuzunu artırır. 1834’de varılan anlaşmaya göre Fransızlar Abdülkadir’in emirliğini tanırlar. Fransızlar Emir Abdülkadir’in gücünü kırabilmek için kabileler arasına nifak sokarak ayrılık çıkarır ve kaybettikleri bazı toprakları geri alırlar. Bu durum Abdülkadir’ın prestij kaybına yol açsa da, Emir’in toparlanan güçleri ile yine masaya oturur. 1837’de imzalanan anlaşmayla Emir Abdülkadir Cezayir’in üçte ikisine hakim olur. Fransızlar iyi bir hazırlık ile 1839 yılında başlayan savaşı kazanarak Cezayir’i tamamen işgal eder. Emir Abdülkadir de küçük bir kuvvetle Fas’a sığınır. Fransızlar bu kez Fas’a saldırır. Uzun süren savaşlar ve Fas’ın desteğini çekmesi üzerine Abdülkadir 1847’de teslim olur. 5 yıl Fransa’da esir kalır. Fransız uyruğuna geçme önerisini reddeder ve 3. Napolyon zamanında Osmanlı topraklarına gitmesine izin verilir.

BURSA’DA BİR EMİR…

Sultan Abdülmecit’in himayesinde Bursa’ya yerleştirilen Emir Abdülkadir, 1852-1855 yılları arasında Bursa’da yaşar ve Araplar Camii’nde halka vaaz verir. Halk kahramanı oluşundan çok din bilgini gibi kabul görür. 1855 Bursa depreminin ardından Emir Abdülkadir Şam’a yerleşir ve Fransız hükümetince maaş bağlanır. Bundan sonraki hayatını tamamıyla İslami çalışmalara ve ilme verir ama halk kahramanı oluşu unutulmaz. 1860’da Cebel-i Lübnan’da patlak veren Dürzi isyanına müdahale ederek Fransız konsolosu ve bin beşyüz kadar Hıristiyan’ı katliamdan kurtarır. Bunun üzerine Fransız hükümeti kendisine Legion d’honneur (Lejyon Dönor) nişanı verir. Cezayir’in halk kahramanı Emir Abdülkadir, 1883 yılında Şam’da vefat eder.

Bu bilgi ve iddialara karşın, Emir Abdülkadir’i, Osmanlı’yı Cezayir’den çıkaran lider olarak tanımlayan görüşlere de rastlanır. Buna karşın bir döneme imza atmış, emperyalizme karşı gelmiş bir savaşçı olması ve Bursa’da 3 yıl yaşaması açısından anımsanacak ünlü bir Bursa konuğudur.

Cezayir halk kahramanı olarak bilinen Emir Abdülkadir isminin Kükürtlü semtindeki bir caddeye, 2005 yılında ve Cezayir Cumhurbaşkanı Bouteflika’nın da katıldığı bir törenle verilmesi o günlerde tepki ile karşılanır. Gerekçe, cadde sakinlerinin bile bu değişimden haberi olmamasıdır. Oysa törende, Cezayir Dışişleri, Maden ve Enerji bakanlarının da bulunuşu, bu isim değişikliğine, vefanın yanı sıra, iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin de neden olduğu izlenimini verir.

SONUÇ

Yaklaşık 110 yıllık bir süre içinde üç önemli halk kahramanı ya da liderin Türkiye’de ve özellikle Bursa’da bulunuşu, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri ile
kurulan dostlukların geçmişe dayandığını görebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti oluşu Bursa’ya simgesel bir anlam yükselmiş olsa da, bu ülkelere yakınlığın temel nedeninin, dostluk ve barışın sürekliliği şeklinde ortaya çıkıyor. Günümüzde Türkiye’nin, Cezayir, Libya ve İran ile ilişkilerine baktığımızda bunu daha iyi anlıyoruz.

 

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>