Bilge Kral’ın Vasiyeti; Unutulan Soykırım Tekrarlanır


Namık GÖZ

Bilge Kral’ın Vasiyeti;

UNUTULAN SOYKIRIM TEKRARLANIR

Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Yukarıda artık tarihe mal olan önemli cümle, yaşadığı tüm zorluklara rağmen halkına bağımsız bir devlet bırakmayı başaran ‘Bilge Kral’ Aliya İzzetbegoviç’e ait.  Bu cümle aynı zamanda, Srebrenitza’da, 11 Temmuz 1995’te, İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan en büyük soykırım sonrası insanlığa da yapılmış bir vasiyet niteliğinde.

14 yıldan beni aramızda olmayan Bilge Kral’ın bu vasiyetini yerine getirmek Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği gezi sayesinde gerçekleşti. 40 kişilik heyette gazetecilerin yanı sıra akademisyenler, Dağcılık Federasyonu, Kent Konseyi, Çevrem Derneği, Bursaspor Taraftarlar Derneği, BUFSAD ve Büyükşehir Belediyespor Kulübü temsilcileri yer aldı.

Tam 22 yıl önce yaşanan bu insanlık dramı sonrası ‘Unutmamak’ adına gerçekleştirilen ve bugün artık barış olarak adlandırılsa da ölüm yürüyüşü olarak bilinen Marş Mira, katılımcılarda ömür boyu hatırlanacak derin izler bıraktı. Çünkü üç günde tamamlanan ve her noktası acı anıların izleriyle dolu yürüyüş aynı zamanda insanın özüne yolculuğu ve haksızlığa, zulme ve insanlığa karşı işlenen suçlara neden karşı durulması gerektiğini ifade ediyordu.
Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar unutmamak, unutturmamak adına üç gün boyunca 77 kilometre yol yürüdü. Adım adım, nefes nefes, tabanları patlamasına rağmen, soykırımın her detayını öğrendiklerinde gözyaşları artık istemsiz akacak hale gelmesine rağmen yürüdü, yürüdü, yürüdü…

Yol boyunca bu acıyı en derin yaşayan Boşnaklar, evlerinin kapılarında, bahçelerinde yol boyunca dizilerek gözyaşlarıyla izlemenin yanı sıra yalnız olmadıklarını görmenin gururuyla dimdik ayakta olduklarını bir kez daha gösterdiler. Dünyanın hiç bir yerinde böylesine bir misafirperverlik ve kucaklaşma yaşandığını sanmıyorum. Bu, kökü 500 yıl öncesine dayanan bir kardeşliğin ve karşılıklı derin sevginin dışavurumundan başka bir şey değildi. Müslüman ve üstelik Türk isimleri taşıdıkları için soykırıma uğramış, bu da açık açık yüzlerine söylenmişti.

Peki ne olmuştu 22 yıl önce? Unutmamak adına bunların da her defasında tekrar tekrar yazılıp anlatılması gerektiğine inanıyorum.

O yüzden 1995 yılının sıcak ve bir o kadar kanlı günlerine geri dönelim. Yazdıklarımın büyük çoğunluğu bu soykırımı dünyaya tüm ayrıntılarıyla duyuran ve halen bu uğurdaki mücadelesini sürdüren Hasan Nuranoviç’in anılarına dayanmaktadır. Hasan, o dönemde 27 yaşındadır. Saraybosna’da makina mühendisliği eğitimi görürken savaşla birlikte Srebrenitsa’daki ailesinin yanına gelir. 24 bin nüfuslu kasaba 16 Nisan 1993’te Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen 6 güvenlik bölgesinden biridir. Bu nedenle nüfusu kısa sürede 60 bine ulaşır. Sırp saldırılarından kaçanlar buraya sığınır.
Bölgenin güvenliğini ise Albay Tom Karremans komutanlığındaki Hollanda birliği sağlamaktadır. 6 Temmuz 1995’te Sırp Kasabı Genaral Mladiç, seçkin askerlerden oluşan birliğiyle kasabaya saldırır. Kuşatılan ve insanların açlık ve sefalet içinde olduğu kasabaya 10 Temmuz’da ikinci büyük saldırı gerçekleşir. Hollandalı komutanın Bosna’daki Fransız general komutasındaki ana karargahtan yardım ve hava saldırısı desteği yoğun ısrarlar sonucu karşılık bulur. Sadece ve sadece NATO’ya ait 2 F16 uçağı bölgeye gelir. Yaptığı iş, Sırp zırhını vurmak ve Srebrenitza üzerinden alçaktan uçmaktan öteye gitmez.
BM ve NATO’nun bu etkisiz kalan tepkisi üzerine gemi azıya alan Mladiç, 11 Temmuz 1995, Hollanda askeri gücün hiçbir direnişiyle karşılaşmadan büyük bir zafer kazanmış komutan edasıyla Srebrenica’ya girer. Silahlardan arındırılmış kenti ele geçirmek Sırplar hiç de zor olmaz.

Şehrin düştüğü akşam katliamlar devam ederken, New York da bulunan BM Barış Koruma Misyonu Şefi Kofi Annan’a durumu yazılı olarak bildiren BM Özel temsilcisi Akashi raporunda şu cümleler yer alıyordu: Konvoy halinde ilerlemeye çalışan Boşnakların yakınlarında patlayan bazı patlayıcılar, grup içerisinde paniğe yol açıyor.” Oysa bu sırada insanlar dağlarda ve yollarda vahşi hayvanlar gibi kıtır kıtır doğranıyordu.

 

Hollandalı askerler Bosna’daki BM Barış Gücü Komutanı Fransız generalden aldıkları emirle bir gece yarısı kenti boşaltmış ve bulundukları kampı içindeki 25 bin mülteci ile birlikte Sırplara teslim etmişlerdir. Hollandalı komutan tarafından Sırplara satılan bu olay video görüntüleriyle kanıtlanmıştır. Youtube’de yer alan bu görüntülerde Hollandalı komutanın Kasap Mladiç’de kadeh tokuşturup zafer kutlaması dahi yer almaktadır.

Felaket yalnızca Srebrenica’nın düşmesiyle kalmaz Şehrin düşmesinden sonra yaklaşık 25 bin kişi büyük bir korku içinde Srebrenica yakınlarındaki Potocari köyündeki BM Hollanda askeri kampına doğru kaçmaya başlar. Bunlardan 6 bin kadarı kampa girmeyi başarırken geri kalanı ya kampın çevresinde toplandılar veya Tuzla’ya gitmek üzere dağlara kaçar. Srebrenica’dan kaçan bu insanların peşinden yarım saat sonra kampın kapısına kadar gelen General Mladiç, “Kimseye bir kötülük yapılmayacak, zarar verilmeyecek!” diyerek elindeki çikolataları Sırp kameraları önünde Boşnak çocuklara dağıtma utanmazlığını gösterir.

Kampa sığınan ve çevresinde toplanan binlerce Boşnak korku içerisinde bekleşirken Birleşmiş Milletlerin tek endişesi Hollandalı askerlerin güvenliğiydi. Hollandalıların Srebrenica’yı hiç bir zorluk çıkarmadan teslim ettiğini gören Mladiç, Albay Karremans’la yaptığı bir toplantıda aşağılayıcı bir üslupla kampın içindeki ve etrafındaki Müslümanların bir an önce kendisine teslim edilmesini ister,  aksi takdirde kampı bombalayacağı blöfünü yapar. Sonunda korkulan olur ve Hollandalılar, mültecileri Sırplara teslim etmeye karar verir. Bundan sonra kampta bulunan tüm Boşnaklar, Hollandalı BM askerleri tarafından silah zoruyla dışarı çıkmaya zorlandılar. Kendilerinin Sırplara teslim edildiğinde öldürüleceklerini söyleyen Boşnaklar, feryatlarına ve çığlıklarına aldırış etmeden onları zorla Sırpların ellerine edilir. Bu insanlara hiçbir şey yapmayacağını söyleyen Sırplar 11 Temmuz 1995 ile 17 Temmuz 1995 tarihleri arasında kadınları ve çocukları ayırarak yaklaşık 8 binden fazla genç ve yetişkin erkeği katleder.

Sırplar öldürülmeyi bekleyen insanlara namlularının gölgesinde önce çukur kazdırıyorlar, sonra da bu insanları topluca öldürüp ya da diri diri bu çukurlara gömüyorlardı. Yaptıkları katliam daha sonra ortaya çıkmasın diye öldürdükleri insanların cesetlerini tanınmaz hale getiriyorlar, ayakkabılarını ve diğer giysilerini topluyorlardı.

Hollandalılar mültecileri Sırplara teslim etmekle yetinmemiş, onlara her türlü yardımı yapmış, hatta Sırp askeri araçlarına yakıt bile sağlamışlardı.
Srebrenitza’dan Tuzla’ya doğru yola çıkan kadın ve çocuk Boşnaklar, geçit vermez dağlık yollardan yani bizim varış noktalarından başladığımız yolculuğa çıkıyorlardı. Geceleri yürüyüp, gündüz ormanda gizleniyorlardı. Havan topu saldırıları ile açık alana çıkmaya zorlananlar acımasızca katlediliyordu.

Bu güne kadar 30’a yakın toplu mezardan çıkarılan binlerce ceset önce Tuzla’daki tünellerde ve Sarajevo yakınlarındaki özel konteynerlerde saklandı. Ardından DNA testleriyle kimlikleri belirlenen soykırım kurbanları,  20 Eylül 2003’de ABD eski Başkanı Bill Clinton’un katıldığı törenle açılan anıt mezarlığa defnedildi.  Anıt mezarlığın girişindeki 8372 sayısının sonundaki üç nokta ise soykırım kurbanlarının sayısının daha fazla olduğunu ifade ediyor.
Katliamda anne ve babasını kaybeden Hasan Nurhanoviç, halen Saraybosna’da ailesiyle yaşıyor. Katliamla ilgili kitap da yazan Nurhanoviç, dünyanın dört bir yanını ziyaret ederek, soykırımı anlatıyor. Her fırsatta da gerçek suçlunun BM olduğunu vurguluyor.
Soykırım emrini veren Sırp kasapların sadece bir bölümü yakalanarak adalet karşısına çıkarıldı. Peki, Hollandalı askerlere ne oldu?
‘Srebrenitsa Anneleri’ tarafından 6 bin kişi adına Hollanda devleti aleyhine açılan davada mahkeme 2014’te Hollanda’yı suçlu buldu. Karar temyize götürüldü.  Temyiz Mahkemesi, Hollanda askerlerinin kendilerine sığınan 350 Boşnak askeri kamptan çıkardığını ve bu kişilerin kamptan çıkarılmasıyla ellerinden ‘hayatta kalma şansının’ alındığını bildirdi. Mahkeme ayrıca, Hollanda devletinin, 350 kurban yakınına uğradıkları zararın yüzde 30’u oranında tazminat ödemesine de karar verdi. Sadece yüzde 30 ne acı değil mi?

Bu acı tarihi bilginin ardından katıldığımız 22’nci yıl anma törenlerini de anlatayım.

Yeşil örtüyle kaplanmış soykırım kurbanlarından arta kalan kemiklerin yer aldığı 71 tabut, Marş Mira’nın son gününde tarifsiz acıların yaşandığı Akü fabrikası içine dizildi. Tabutları gören ailelerin tarifi imkansız acıları gerçi hiç dinmemişti ama bir kez daha canlandı. 22 yıl sonra evladının ya da kardeşinin tabutuna sarılanlar, yürüyüşü tamamlayarak, depoya gelenlerle birlikte gözyaşı döküyordu.
Nezire Mahmutoviç, Gritza yakınlarında cesedi bulunan kardeşi Yusuf Mahmutoviç’in tabutu başında çocuklarıyla birlikte gözyaşı dökenler arasındaydı. Babası ise anıt mezarlıkta yatıyordu. Halen bir kardeşinin akıbetinden ise haberi yok. Acı üstüne acı bu olsa gerek.
Sonra parmak uçlarıyla taşınacak kadar hafif tabutlar, anıt mezarlığın girişine dizildi. Yürüyüşü tamamlayıp anıt mezarlığa girenlerin buluşması da burada gerçekleşti. Sessiz çığlıklar tüm anıt mezarlığı hüzne boğdu. Sabaha kadar okunan dualarla tabut başında nöbet tutuldu.
Ertesi gün tören alanını başta Saraybosna ve Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanından gelenlerin katıldığı törenle 71 tabut toprağa verildi.

1995 yılında imzalanan Dayton Anlaşması ile savaşın sona erdiği Bosna’da neler oluyor. Yine Bilge Kral’ın; “Geleceğimizi geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız.” sözüyle devam edelim…
En çok katılımın olduğu Türkiye’den olduğu Mars Mira’daki izlenimim, tıpkı İzzetbegoviç’in yukarıda söylediği sözler gibi Boşnaklar intikam peşinde değil. Türkleri yanlarında görmekten mutluluğun yanı sıra gurur da duyuyorlar. Bir bölümü Sırp Cumhuriyeti bölgesindeki bu yürüyüşün her geçen yıl artan ilgi ile devam etmesi dosta güven düşmana gözdağı etkisi yaptığı kesin. Güçlü bir Türkiye’nin kendilerinin en büyük güvencesi olduğunu her fırsatta dile getirmekten de kaçınmıyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Müslüman ülkelerdeki insanlar üzerindeki etkisini burada görmek mümkün. Birlikte yürüdüğümüz Boşnak bir gazetecinin ‘’Erdoğan güçlendikçe biz de güçleniyoruz. O dünya karşısında dik durdukça biz de dik duruyoruz’’ görüşü neredeyse tüm Boşnaklarda hakim.

Yerel yönetimlere gelince Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Balkanların her bölgesindeki etkisi her geçen yıl artıyor. Bursa’nın diğer belediyeleri de Balkanların her noktasında görmek mümkün. Kosova’dan Makedonya’ya Bulgaristan’dan Arnavutluk’a ve Batı Trakya’ya kadar tıpkı 600 yıl önce gönülleri fetheden erenler gibi durmadan çalışıyorlar. Çünkü gönüllere atılan sevgi temelleri yüzlerce yıl geçse de asla silinmiyor.

Srebrenitza’yı unutma, unutturma, unutturmayacağız…




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>