BURSA SARAYINI BEKLİYOR


Aziz ELBAS

Bursa’nın doğum günü, Bithinya Kralı I. Prusias (M.Ö 232-192) dönemi olarak kabul görmektedir. Uludağ’ın kuzey yamaçlarında ovaya hakim bir noktada, batıdan ve doğudan gelecek her türlü tehlikelere karşı emniyetli bir konuma sahip, doğal kayalıklardan faydalanılarak surların inşa edilir ve Kale Kent kimliğinde yeni bir kent doğuverir. Bu yeni kent Prussa’dır. Kentin kurulması konusunda en çok dillendirilen hikaye ise Romalılarla yaptığı savaşı kaybeden ünlü Kartacalı Komutan Hanibal’in ordusuyla sığındığı I. Prusias tarafından zafer kazanmış komutan gibi karşılanmasına bir anlamda vefa örneği olarak dönemine göre modern bir kent kurgusu ile Prussa kentini kurmasıdır. Bu gün hisar içi olarak tanımladığımız bölgede ilk kent kurgusunun izlerini görmek mümkün. Hayranlık uyandıracak teknikte kentin su ihtiyacını karşılamaya yönelik döşenen toprak künk su dağıtım sistemleri ile bunların dağıtım istasyonları, hemen hemen her yapı temelinde çıkan buluntular, bizleri kentin ilk dönemlerine götürür.

Bursa Kale kenti önemli bir bölümü doğal kayalıklar üzerine kurulan surlar ile çevrelenmiştir. Kale içerisinde yöneticilere ait bir saray ve onların ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte ek yapılar bulunurdu. Osmanlı’nın kuruluş döneminde fethi sürekli gündemde olan Bursa kısa sürede fethedilemez. Osman Bey 11 yıl süren kuşatma çerçevesinde biri Mollaarap sırtlarında yer alan Balaban Bey komutasındaki Balabancık Kalesi’ni, diğeri de Gazi Aktemur komutasında Kültürpark Batı girişi karşısında kalıntıları bulunan Gazi Aktemur Kalesi’ni inşa ettirir. 11 yıl boyunca sabırlı fakat taktiksel ağırlıklı kuşatma gerçekleşir. Osman Bey hayatının son demlerine değin Bursa’nın fethedileceği günü özlemle bekler. Bir rivayete göre fetihten hemen sonra diğer bir rivayete göre ise fetihten kısa süre önce vefat eder. Osman Bey vasiyeti üzerine 6 Nisan 1326 tarihinde fetih sonrası gümüşlü kümbetin yani Saint Elie manastırının bir bölümüne defnedilir. Fetih ile birlikte Prussa’nın kaderi Bursa olarak yeniden değişir. Orhan Bey ilk iş olarak Bursa’yı kale kent kimliğinden sıyırmak ister. Bu çerçevede günümüzde Orhan Bey Caminin bulunduğu alana Cami, Hamam, Han, İmaret gibi yapılardan oluşan ilk külliyeyi inşa ettirir.

Bu yeni Türk ve İslam şehrine yakın ve uzak diyarlardan hızlı bir şekilde göçler başlar ve devam eder. Bursa kalesi önemli bir kısmı doğal kayalıklar üzerine kurulu, 3.38 km uzunluğundaki surlarla çevrelenir. Savunmanın güçlüğünden dolayı Pınarbaşı tarafında surlar iç ve dış olmak üzere çift sur şeklinde inşa edilmiştir. Bursa kalesi 6 adet kapıya 14 burca sahiptir. 1904 yılında dönemin yöneticisi Vali Reşit Paşa tarafından söz konusu kapı ortadan kaldırılmıştır. Altı adet olarak belirtilen kale kapıları ise Bursa (Prussa) Kentinin ana giriş kapısı olan Saltanat Kapısı, Yer kapı (Bab-ı Zemin), Fetih Kapı (Su Kapısı), Tahtakale Kapısı, Zindan Kapı ve kaplıcalar bölgesi Çekirge tarafına açılan Kaplıca Kapıdan oluşur. Yine hisar içerisinde 18 burca sahip bir kele ile korunan kentin yöneticilerine ait bir saray bulunmakta idi. Günümüzde kalıntıları halen mevcut olan saray Tophane’de Orduevi’nin bulunduğu alandır.

Saray ile ilgili kısada olsa farklı kaynaklarda farklı bilgiler bulunur. Bir defa sarayın bugünkü askeri garnizonun bulunduğu alanda yer aldığı konusu bütün tarihi vesikaların ortak görüşüdür. Başta 1854’de yaşanan büyük Bursa depreminin hemen ardından 1861 yılında yapılan Suphi Bey haritası olmak üzere bütün eski haritalarda Bey Sarayı’nın konumu net olarak ifade edilmiştir. Burada yer alan yapıların adedi ve ebatları konusunda da bize fikirler verirler. Fakat şu konu halen tam olarak netlik kazanmamıştır. Orhan Bey Bursa fethinden sonra söz konusu yere alelacele bir saray mı inşa ettirmiştir? Yoksa burada var olan tekfur sarayına yaptırdığı ilavelerle kullanmaya mı başlamıştır? Ancak I. Murad devrinde sarayın Türk İslam gelenek ve göreneklerine göre tepeden tırnağa neredeyse yeniden inşa ettirildiği konusunda bilgiler ve görüşler mevcuttur.

Bu yeni hali ve ihtişamıyla saray Yıldırım Bâyezid Han’ın Germiyanoğlu’nun kızı ile düğününe ev sahipliği yapmış, yine Çelebi Mehmed’in sünnet töreni ve sülüsü burada gerçekleştirilmiştir. Edirne’nin fethinden sonra buraya bir saray inşa ettirildi ise de orası daha çok Balkanlara gerçekleştirilen akınların ve fetih hareketlerinin bir komuta ve idare merkezi görevini yerine getirmiş, Bursa Anadolu’nun başkenti unvanını korumuş, saray da bu şekilde işlevini yürütmüştür. İstanbul’un fethinden sonra uzun bir müddet sessizliğe bürünen saray o kadarki kapısına konulan bir bekçi ile varlığını sürdürmüştür. Başta sultanlar olmak üzere önemli devlet erkanının Bursa’ya ziyaretleri sırasında yine kullanılmaya devam edilmiştir. Zaman zaman sultanlar yaptırdıkları ilavelerle daha kullanılır hale getirmeye çalışmışlardır. Misal olarak IV. Sultan Mehmed zengin ve gösterişli divanhaneler ilave ettirmiş, bununla yetinmeyip iç kalenin dışında yolun karşı tarafında hademe koğuşları yaptırılmış, bazı evler bu amaçla saraya ilhak edilmiştir. Yine aynı Sultan döneminde saraya genel bir bakım yaptırıldıktan sonra 1082 (1671) yılında bir has oda, hamam, altı ahır ve hassa saraçları odası inşâ ettirilmiştir. Bunun yanında Sadr-ı Azam için divanhane, arz odası ile birlikte içerisinde hamam ve 7-8 oda bulunan bir yapı ilave edilmiştir.

Kazım Baykal; Bey Sarayı kalıntı ve binaların 1846 yılından itibaren askeri redif fırkası olarak kullanılmaya başlandığını, II. Abdülhamid devrinde genişletildiğini ifade eder.

GEZGİNLERİN DİLİNDEN BURSA SARAYI KISA KISA…

I. Murad döneminde Bursa’ya gelen Âşıkpaşaoğlu, Sultan Murad’ın Saray girişine bir Cuma cami yaptırdığını ifade eder. Yine bir söylenceye göre Geyikli Baba fetihten sonra Orhan Bey’i ziyaretinde beraberinde getirdiği çınar fidanını kale saray kapısına yakın bir yerde diktiği anlatılır. II. Murad döneminde Bursa’ya gelen Bertrendon de la Broquıere “Şehrin batı sınırında alçak bir dağın tepesinde harikulade ve büyük bir kale var. İçerisinde yaklaşık bin tane ev bulunur. Burası efendinin oturduğu fevkalade bir mesken ve aynı zamanda Ulu Türk’ün ailesiyle birlikte yaşadığı eğlendiği mekandır. Efendinin ailesiyle birlikte küçük bir kayık içerisinde gönlünü eğlendirerek, rahatladığı küçük şirin bir göletin olduğu bir bahçesi var… Bu söylediklerimin hepsi söylenti, gördüğümse buranın dışıdır sadece” diye saray hakkında söylentilerden yola çıkarak bilgi vermeye çalışmıştır. Bursalı edebi ve ilmi şahsiyetlerden Lami Çelebi (1472-1532) “Şehrengiz-i Bursa” adlı eserinde;

Serây-ı şâhı nice eyleyem yâd

Ki ol sahn-ı şerif ü cennet-âbâd

Firâk-ı pâdîşahiden oda yanmış

Serâpâ dûd-i mihnetten boyanmış

Harab olmuş dil-i uşşâka benzer

Yakılmış sîne-i müştaka benzer

Harab etmiş firâkı şehriyârun

Gamından oda yanmış rûzigârun

Diyerek bir anlamda sarayın sultanlara hasretini dile getirmiştir. 16. yy’da Bursa’ya gelen Batılı gezginlerden Lubenau saray bahçesinden içeriye giremese de bahçesinde göl değil fıskiyeli bir havuzun olduğundan bahseder. Sarayın yarı terk edildiğini, saray alanı içerisindeki bahçe ve havuzlarında bakımsızlığından söz etmektedir. Burada bir başka ayrıntıyı daha yazan Lubenau İstanbul Sarayı’na giden ekmeklik unu Bursa Sarayında acemi oğlanlar (devşirme) hazırlamakta olduğunu söyler. 1675 yılında Bursa’ya gelen İngiliz Seyyah Wheler Lubenau gelişinden yaklaşık yüz yıl sonra gelmesine rağmen acemi oğlanlar (devşirme) tarafından İstanbul’a ekmeklik un hazırlama işinin devam ettiğini şöyle ifade eder; “Bu kalede birisi eski diğeri de yeni olmak üzere iki saray var. Eski olan saray adeta yıkık. Sadece buğdayları temizlemek ve Topkapı Sarayı için kaliteli un yapmak amacıyla hizmet veriyor.”

1675 yılında Wheler ile birlikte gelen diğer İngiliz Seyyah Covel ise; “Bu manastırın yakınında küçük bir kalenin kalıntısı vardı. Yaklaşık 175 veya 180 adım uzunluğunda, kapısı ise kalenin ön tarafında tam ortada, bir meydana bakardı. Alındıktan sonra buraya ilk önce bir saray inşa edilmiş fakat şimdiyse bir imalathane var. Bilhassa Ulu Senyör’ün yiyeceği ekmekleri yapmak amacıyla, buğday ve pirinçten bir tür kaliteli un imal ediyorlar. Bu un nerede olursa olsun ona ulaştırılmak üzere (şu an Adrianopolis’de (Edirne)) saraya gönderiliyor. Buğdaylar ıslatıldıktan sonra özel bir yöntemle kurutulur. Bana, unun bu şekilde başka hiçbir yerde yapılma imkanının olmadığını söylediler.” diye uzun ve detaylı bir bilgi sunmaktadır.

Yine 1655-1656 yılları arasında Bursa’ya gelen Batılı gezgin Jean de, kentin ortasında küçük bir tepe üzerinde, hemen hemen kentin diğer kısmı büyüklüğünde bir kale olduğunu ve kelenin içinde Hıristiyanların yaşamasına izin verilmediğini yazıyor. Kalenin çok güçlü ve her tarafının görülebileceği bir burcu olduğunu yazar. “Ele geçirilmez gibi görünmektedir. Bu kale bir zamanlar Osmanlıların ilk sultanlarının sarayı bulunuyordu. Fakat şimdi tamamen tahrip olmuş ve bu gösterişli yapının büyük kalıntıları görülmektedir.” diye ifade etmektedir.

Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi 17. yy ortalarında geldiği Bursa’da Bursa Kalesi ve Bursa saray hakkında izlenimlerini şu şekilde dile getirmiştir; “İç kalesi iki bin hane, kat kat saray-ı âlilerdir… Eski padişahlara mahsus saray da bu kalededir. Fatih’e gelinceye kadar padişahların sarayı bu idi. Fakat Hüdâvendigâr Gazi, bazan Edirne Sarayı’nda otururdu. Şimdileri bu saraylara rağbet kalmayıp muattaldırlar.” der.

1745 yılında Bursa’ya gelen Richard Pockocke adlı gezgin öncelikle Bursa kalesini ve buradaki detaylardan söz ettikten sonra “Tepenin kuzey zirvesinde, birkaç yıl önce yanan bir sarayın harabeleri görülüyordu.” diyerek o tarihte yaşanan bir yangından ve sarayın durumundan bahseder.

1767 yılında gelen Carsten Nıebuhr kaleden bahsettikten sonra “Biraz evvel bahsettiğim ve Saraykapı olarak isimlendirilen kale… Eskiden sultanlar burada otururlardı. Halen bina mühimmat deposu olarak kullanılmaktadır” diye o zaman ne olarak kullanıldığı yazar.

1842 yılında Bursa’ya gelen Dr. Karl Aubois Bernard Hisar bölgesini, Orhan ve Osman Bey türbeleri hakkında detaylı bilgiler sunduktan sonra “Şehrin en güzel yerleridir. Bugün “Tophane” denilen viranelerin içine girilecek kapının üstünde, eski Romalıların alâmeti olan kartal resimleri vardır. Şimdi ekilip biçilen burasının vaktiyle bir savaş yeri olduğunu gösteren eski paslı dört tane toptan başka, hiçbir nişane yoktur. Buraları Bursa ovasına nazırdır. Etrafa göz atılınca; ovanın ve çiçeklerin temaşası, uzaktan akan Nilüfer’in görünüşü, hastaya o kadar ferahlık ve neşe verir ki, tarife sığmaz. Kale eteğinden şehrin türlü yapıları ve bezenmiş bahçeleri görünür. Yukarıda bahsettiğim sarayların viraneleri tamamıyla kaybolmadığı için, dikkatli bakılınca hamam, köşk; çeşme ve bahçelerin yerleri fark edilir.” diyerek sözlerini tamamlar.

1893 yılında gelen Georgina Max Muller yazdığı seyahatnamesinde; “…Şehir Uludağ’ın devamı olan üç tepe üstüne kurulmuştur. Aralarındaki derin yarıklar ve hendeklerle birbirinden ayrılan tepeler, alttan ve üstten köprülerle bağlanmıştır. Şehir evvela ortadaki tepe üstüne kurulmuş. Bu tepenin en yüksek yerinde Bursa Kalesi, Sultan Osman ve Sultan Orhan’ın türbeleri ve Osmanlı padişahlarının ikametgâhı olan saray bulunuyor.” diye anlatır.

1897 yılında Bursa’ya gelen Nafizade Ahmet Fuad Efendi seyahatnamesinde; “Sarayın duvarları on yedi kule ile güçlendirilmiştir” der. Batılı gezginlerden Warsberc 1869 yılında ziyaret ettiği Bursa’da surların kenarında yapılan bu saraydan ve bu saraya dört bir taraftan gizli çıkış kapılarının bulunduğunu, saraydan kaçabilmek isteyenlerin bu işi kolayca yapabildiği belirtmiş. Yine kendi ifade sine göre; “kaledeki saray tüm ovaya egemen durumda, yörenin şiirimsi bir simgesi gibi yükseliyor…” demiştir.

17 Haziran 1701 tarihinde Bursa’ya gelen Edmund D. Chishull, sarayın bulunduğu İç Kale’nin, Yeniçeri Ağası tarafından yönetildiğini ifade eder. 1854 yılında İngiliz konsolosu olan Mr. Sandison “Eski sultan sarayının yıkık duvarlarını ve ilk iki Osmanlı Sultanın türbelerini çevrelediğini yazar. Alexander von Warsberc yaşanılan büyük depremden sonra 1869 yılında geldiği Bursa’da “Sarp kaya yamaçlar üstünde, son depremden arta kalan yıkıntılarıyla Bursa Kalesi (akropolis) duruyor. Kale duvarları ve kayalar sanki yüzlerce yıl boyunca birbiriyle kaynaşıp bütünleşmiş gibi. Her yanı sarmaşıklar kaplamış, zamanın ve zorbalığın açtığı yaraları sanki bu canlı yeşillik örtüyor. Kaya duvarlarını” diye ifade etmekte.

Bursa Askeri Rüşdiyesi’nin Tarih Öğretmenlerinden ve Encümen-i Tarih Üyesi Mülazım(Teğmen) Abdülkadir Kadri Bey’in yazdığı ve 1910 yılında Bursa Vilayet Matbaası’nda basılan ‘Bursa Tarihi Kılavuzu’ adlı rehberinde şu bilgiyi veriyor: “Eski Saray’ın kalıntılarının bulunduğu hastanenin az ilerisinde Sanayi Okulu vardır. Yol, bir dirsek oluşturarak asıl Osmanlı Sarayı’nın bulunduğu İç Kale ile çevrilmiş sur önünden geçtikten sonra solda Redif Debboyu bulunur. Osmanlı padişahları Bursa’da işte bu sarayda kalmışlardır.”

1830’lu yıllarda Bursa’ya gelen Texier, sarayın harabe olduğunu ve önemli bir kısmının yıkık olduğunu ifade etmesiyle birlikte yıkılan yapıların var olan temellerinden faydalanılarak planının belirlenebildiğini, ayrıca sarayın bahçeler içinde bir dağ köşkü biçiminde inşa edilmiş olabileceği fikrini paylaşmıştır. 1840 yılında Bursa’ya gelen ressam Julea Laurens, sarayın bulunduğu İçkale’nin giriş kapısına ait bir gravür yapmıştır. Gravürde birçok detay da işlenmiştir.

KADI SİCİLLERİNDEN KISA KISA…

Bursa sarayına Pınarbaşı suyundan alınan ve adına ‘Saray Suyu’ denilen 13 lüle miktarındaki su verilmekte idi. Bursa sicil kayıtlarında 1799 yılındaki bir kayda göre Hassa Bostancıbaşısı Hafız İsmail saraya akan su hattından bazı kimselerin evlerine akıttıklarını, bu yüzden saray bahçesine az su geldiği dolayısıyla buradaki ihtiyacı görmediğinden bahçenin harap olduğunu şikayet etmiştir. Başka bir sicil kaydında 1659 yılında sarayın yeniden yapıldığı ve saray kapısı yanındaki mescid vakfına ait evin üç odasının yıktırıldığı, buna mukabil Bursa İpek Mizanı’ndan 15 akçe yevmiye tahsis edildiği ifade edilmiştir.

Yıdırım Bayazid’in Devlet Hatunla evliliğinde gelini Germiyanoğlu beyinin kızı Devlet Hatun’u Bursa’ya gelin alayıyla birlikte götürmesi için teslim ettiği güvenirliliği ile nam salmış Paşacık Ağa’yı I. Murad geri göndermeyip sarayın çaşnigirbaşı tayin etmiştir. Onun oğlu Elvan Bey torunu Sinan ve soyundan gelen diğer kişiler Osmanlı sarayında asırlarca bu görevi yerine getirmişlerdir. Yine kadı sicillerinde Bursa’da 1658 yılında bayram günleri ve özel kutlamalarda saraydan atılan topların masraflarının üç bin akçe olduğu bilgisi verilmiştir.

Bursa Bey Sarayı’nın yeniden Bursa’ya kazandırılmasına yönelik çalışmalar 2004 yılından itibaren başlatılmış, bu anlamda 2008 yılında jeoradar yöntemiyle zemin araştırması da yapılmıştır. Elde edilen bulgularla saray alanı içerisinde araştırma noktalarında zemine yakın kotlarda duvar izleri ve boşluklar olduğu belirlenmiştir.

Bursa beylikten devlete geçişte nasıl bir rol üstlenmiş ise aynı rolü devletten imparatorluğa geçişte Bursa Bey Sarayı üstelenmiştir. Gelecek açısından hayatiyet arz eden birçok konunun görüşülüp kararların verildiği Bey Sarayı günümüzde Ordu Evi’nin bulunduğu alanda idi. Gerçekleştirilen görüşmeler ve yapılan başvurularda Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konudaki ılımlı ve olumlu yaklaşımları Bursa halkının Bey Sarayı ve alanının yeniden ayağa kaldırılarak Bursa’ya kazandırılması konusundaki umutlarını güçlendirmektedir.

 

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir