Bursalı Hâce Abdurrauf’un Hikayesi: Hikaye-i Dendâniyye


Yazılı ve sözlü olmak üzere iki şekilde varlığını sürdüren edebiyatta, yazılı edebiyat kültürünün çok eskilere dayanmadığı toplumlarda masal/hikâye olarak adlandırabileceğimiz tür devreye girer. Her toplum kendi geleneğine, göreneğine, sanat ve kültürüne göre hikâyeler üretmiştir. 

Bir toplumun hikâyesi, komşu bir diğer halkın edebiyatına girip etkilemiş, bazen değişikliklere uğrayarak özde aynı olsa da anlatım bakımından farklı bir yapıya bürünmüştür. Hiç şüphesiz hikâyeyi asli kılan unsur, içinden çıktığı toplumun ona kattığı özelliklerdir. Özellikle doğu orijinli hikâyeler dünya edebiyatında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu önem, doğulu toplumların coğrafya ve sosyal ilişkilerinin sıcaklığından kaynaklanmaktadır.1

Doğunun önemi bugüne kadar “Işık doğudan gelir” anlamına gelen Latince Ex oriente lux özdeyişinde dolaylı olarak vurgulanmaktadır. Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki ilişkiler ve etkiler değerlendirildiğinde,
bu güneş benzetmesinin çok da abartılı olmadığı anlaşılmaktadır. Bugün daha çok “egzotik, mistik” gibi terimlerle biraz da hafife alınarak tasvir edilen Doğu medeniyetleri, Batılı toplumların bugünkü
seviyelerine ulaşmalarında gözardı edilemeyecek etkilere sahiptir.2

Yusuf ile Züleyha, Dede Korkut Hikâyeleri, Kelile ve Dimne, Tûtînâme, Şahnâme, Makamat, Mantıku’t-Tayr, Heft Peyker, Binbir Gece Masalları, Bostan ve Gülistan, Mesnevî, Makâlât, Hz. Ali Cenknâmeleri, Destanlar, Leyla ile Mecnun, Seyehatnâme, Mem u Zin, Hüsn ü Aşk, Muhayyelât, A’mâk-ı Hayâl, Müsemeretnâme, Letâif-i Rivâyât, Karabibik gibi eserler doğunun hikâye geleneğinin en önemli örneklerindendir. Bu eserler; Türk, Arap, İran ve Hint coğrafyalarında İslam’ın şekillendirdiği ve Türkçe, Arapça ve Farsça dilleriyle yazılmış,
“Doğu/İslam klasikleri” kimliğiyle aramızda dolaşan, edebi değeri olan, zevkle okunan ve etkisini bugüne kadar kesintisiz olarak sürdüren eserlerdir. “Doğu’nun Hikâye Kuramı” adlı çalışmasıyla, doğu hikâyesinin
yol açıcılarına, göz kamaştırıcı ışıklarına, sadece bu toprakları değil dünya edebiyatını da yüzlerce yıldır aydınlatan eşsiz birikime dikkat çeken Necip Tosun’un da dediği gibi, doğu toplumlarında hikâyenin
zengin bir birikimi ve güçlü bir damarı var. Doğu insanı hikâyeyle inanır, onunla sever, onunla iç içe bir hayat sürer. Hikâyeler, âdeta onun zihnine nakşolunmuştur. Hikmetler, keşifler hikâye formuyla işaretlenmiştir.
Dilden dile dolaşan halk hikâyeleri, halkın aşklarını, acılarını, özlemlerini, sevgilerini hikâyelere dökmüş, gelecek kuşaklara böyle aktarmıştır. Hikâyeler, vakanüvislerin göremeyeceği hakikatleri sözün gücüyle kayıt altına almış, insanlığın birikimini yeni bir gerçeklikle ölümsüzleştirmiştir. Gezgin hikâyeciler, âlimler, tasavvuf ehli büyükler hikâye üzerinden bir kültür taşıyıcısı işlevi görmüşlerdir.3

Türkler, İslam ile tanışmalarından sonra  kendi duygu ve düşüncelerinin ürünü olan telif eserler de meydana getirmişlerdir. Haliyle ilk telif hikâyelerin dinî konulu ve mensur olduğu tahmin edilmektedir.4

14. yüzyıldan itibaren Bursa’da ciddi anlamda düzyazı çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Molla Şemsettin Fenari’nin ‘Misbah’ul-Üns’ü, Muslihittin b. Yusuf’un ‘Tehafüt’ü, Abdullatif-i Kutsî’nin Hadi’l Kulûb’ü, Sinan Paşa’nın ‘Tazarrunâme’si önemli örneklerden birkaçıdır.5

Özellikle hikâye alanında kaynakların belirttiği ilk telif eser XV. yüzyıl sonlarında yazılan, Anabacı veya Bursalı Hoca Abdürrauf Hikâyesi adlarıyla da bilinen Hikâye-i Dendâniyye’dir. Vahdî Câfer Çelebi tarafından
kaleme alınan eser, sosyal muhtevalı olup tek vak’a kuruluşuna sahip gerçekçi büyük bir hikâye veya küçük bir romandır.6

Hikaye-i Dendaniyye, sadece Bursa açısından özel bir eser değil, Türk hikaye tarihinin de ilk özgün örneklerinden biridir. Edebiyat araştırmacısı Rıdvan Canım, Edime Şairleri adlı eserinde, Abdürrauf Hikâyesi
ve yazarı Vahdî Cafer’le ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: Asıl adı Cafer’dir. Sehî Bey, Enîsü’ Müsâmirin müellifi Abdurrahman Hıbrî ve muhtemelen bu kaynaklardan naklen O. Nuri Peremeci’nin kayıtlarına
göre Edirne’de, diğer kaynaklara göre İstanbul’da doğmuştur. O. Nuri Peremeci Edirne Tarihi adlı eserinde, bu şairin ismini yanlışlıkla Vecdî olarak kaydetmiştir. Tâcizâde Cafer Çelebi’nin yakınlarından olup, onun tarafından yetiştirildi. Divan kâtibi olmuş ve Kanuni Süleyman devrinde Edirne’de Hassa Haraç Emini iken vefat etmiştir. Sehî Bey’in ifadelerine göre hoş tabiatlı, akıcı şiirleri bulunan rind bir şairdir.7

Hikaye-i Dendaniyye yazarının Bursa’lı olup olmadığı net olarak bilinmiyor. Çünkü rivayetler arasında Edirne ve İstanbul da var.

Karabük Üniversitesi’nce hazırlanan ‘Yeni Türk Edebiyatı II’ adlı yayında, Yrd. Doç. Dr. Türkan Gözütok da 16. yüzyılda yazılan Hikaye-i Dendaniye yazarının Edirne’li Vahdi Cafer Çelebi8 olduğunu belirtiyor. Erdal
Ceyhan, ‘Kentlere Destan 4: Edirne’ adlı şiirinde, “…Vahdi Cafer bir Edirne velisi, / Yerinde duramaz bir Allahın delisi / Gecesi, gündüzü belirsiz, bir ticaret ticanisi…” diyerek Vahdi Câfer’in Edirneli olduğuna
değinir. Hace Abdurrauf’u, hikayede geçtiği şekilde Bursa’dan değil Edirne’den yola çıkarıp yolculuk sonrası tekrar Edirne’ye getirir. Hatta hikayenin aslında Vahdi Cafer’in başından geçtiğini, fakat kendi adını kullanmak yerine Hâce Abdurrauf adını kullandığını söyler: “İşte böyledir, Vahdi Cafer’in hikayesi, / Aslında o meseli
Hace Abdurrauf adına okudu / Kimi kısmı unutuldu, kimisi de öykü oldu…”9 Ancak Vahdî Câfer Çelebi’nin, 16. yüzyılda yaşamış olan bir şair olduğu, 16. yüzyıl divan edebiyatının önde gelen şair ve yazarlarından, II.
Bayezit’in “nişancı”sı, özellikle Hevesnâme (1493) adlı eseriyle tanınan Tacizade Cafer Çelebi’nin akrabası, musahibi, onun yetiştirmesi olduğu biliniyor.10

Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu çalışmaları sırasında Antalya Tekelioğlu yazmaları arasında bir mecmua içinde tespit edilen Hikaye-i Dendaniyye, 11 sayfalık bir hikayedir. Konusu kısaca şudur: Bursa’nın ünlü
tüccarlarından Abdurrauf adlı bir tacir pek çok çeşit mal alarak birçok adamı ile birlikte yola çıkar, sonunda Şiraz’da karar kılar. Bütün malları satmıştır.11 Öykünün başkişisi Bursalı Tüccar Hâce Abdurraûf, ipek ticareti için gittiği Şiraz’da kendini eğlenceye kaptırır.12 Eğlence düşkünü birisi olduğu için de gece gündüz eğlenmeğe
başlamıştır. Bu arada yalnızlıktan canı sıkılan Abdurrauf, Ana Bacı denen bir kadının aracılığı sayesinde güzel bir kadınla ilişki kurar. Eğlencelerin hızla devam etmesi ve tacirin su gibi para harcaması sonucu elindeki parası tükenir. Yeniden mal getirip satmak ve kazandığı paraları gönlünü kaptırdığı güzelle yemek amacı ile Bursa’ya dönmek isteyen Abdurrauf, yolculuğa çıkmadan yanında hiçbir şey olmadığı için sevgilisine yadigar olarak ağzındaki altın dişini çıkarıp verir, Bursa’ya gelince ailesine haramiler tarafından soyulduğunu
söyleyen13 Hâce Abdurrauf, iki yıl boyunca mal toplar ve tekrar Şiraz’a sefer eyler. Bânû’yu tekrar bulur. Fakat kız onu tanımazlıktan gelerek hiç karşılaşmadıklarını iddia eder. Abdürrauf, “yadigâr” olarak verdiği
dişi hatırlatır. Bânû, cebinden bir avuç diş çıkarır ve “Bu dişlerden senin virdiğün diş kankısı bildürsen şayet ki biz dahi biliş çıkavuz” der. O an Abdürrauf’un ayakları suya erer. Kıza, “Zaman gelüp geçdükçe sen kal, heman biz gitdük esen kal” der ve Bursa’ya döner, ömrünün kalanını ailesiyle birlikte geçirir.14

Zaman, mekan ve olay örgüsü bakımından birbirlerine benzer gibi görünen bu hikayeler anlatıcıların/yazıcıların elinde bazen olduğu gibi günümüze ulaşmış bazen yeni bir anlatım biçimiyle şekillenerek bugünlere ulaşmıştır. Örneğin bizim incelediğimiz Hikaye-i Dendaniyye ile Binbir Gece
Masalları arasında küçük de olsa hemen fark edilen bir benzerlik: “Şehriyar ile kardeşi Şah-ı Zenan haremlerinden gördükleri ihanetten daha kötüsü var mıdır acep diyerek keşfe çıktıkları sırada bir dev görürler. Dev sandıktan bir güzel çıkardı ve başını onun dizlerine koyup uyudu. Bunu fırsat bilen kadın devin başını dizlerinden alıp yere bıraktı. Sonra da gezintiye çıktı. Sonra da Şehriyar ile Şah-ı Zenan’ı görüp
yanına çağırdı. Görüşme sonrası onlardan birer nişan olarak yüzüklerini istedi. Sonra da sayıyı yüze tamamladım deyip cebindeki diğer yüzükleri gösterdi. İki kardeş bu kadının ihanetini de gördükten sonra
bir daha hiçbir kadına güvenmemek üzere ülkelerine döndüler…”15

Binbir Gece Masalları’ndan alıntıladığım, bu metnin benzer versiyonu Hikaye-i Dendaniyye’de de karşımıza çıkıyor. İhanet eden yine kadındır ancak bu kez kadının kendisine sevdalananlardan aldığı nişan yüzük değil, ‘diş’tir ki, Banû’nun “Bu dişlerden senin virdiğün diş kankısı bildürsen şayet ki biz dahi biliş çıkavuz” demesiyle
Hace Abdurrauf’un memleketine dönmesi bir olur.

Türk edebiyatının gelişiminde masalların, halk hikayelerinin, meddah hikayelerinin, mesnevilerin, çeviri hikayelerin, telif hikayelerin ve uyarlama hikayelerin her birinin önemli bir yeri vardır. Doğu/İslam klasikleri
olarak karşımıza çıkan bu eserler arasında özellikle dikkat çektiğimiz Vahdî Câfer Çelebi’nin ‘Hikayet-i Anabacı’ eseri biçim, teknik ve kıvam özellikleri bakımından ilk özgün öykümüzdür.16

Hikaye-i Dendaniye’den bölümler:

Müzekkiran-ı ‘acayib-dîde-i devran ve mu’abbirân-ı garâyib-şunîde-i ezman sehhaare-i dehr-i lu’bet-bazun vakı’atından şöyle hikâyet ve mekkare-i devr-i ‘illet-sâzun hâdisâtından böyle rivayet kılmışlar ki zaman-ı sabıkda şehr-i Burusa hâcelerinden idrak ve zeka ile mevşüf Hace ‘Abdurra’ûf dimekle meşhür ve ma’rûf bir mubaşşır-ı ‘âlem var idi ki her cânibinden bâb ı başiret âna mekşüf idi. Gayetli sâhib-firâset ehl-i kemâl ve nillayetle mâlik-i mal ü menal idi…

Hace ‘acüzeye nazar kıldı, gördi ki envâ’-ı kemâlatla mükemmel, elleri mühennâ, gözleri mukehhal, sahîhü’l-lisan, elinde bir tesbîh-i mercan, yeşil abalar ile mülebbes, bülbül-âvaz, tûtî-nefes bir ‘azîzedür ki her kişi görincek canı gibi sever; elini öpmedin ayagına düşmege iver. Hemandan Hâce Hazretleri, Ana Bacı’ya bir garrâ yeşil Frengi kemhâ teşrîf-i kudûm içün teklif buyurup zekat akçesinden harçlık in’âm idüp pes i’lam-ı hale ikdam eyleyüp, eyitdi: “İy mâder-i müşfika, nola ben ‘âşık-ı muhrika ‘inayet ü himmet ve şefâ’at ü merhamet kılup şehrimüzün güzellerinden ‘âdimü’l misl ve bi-bedellerinden bir mümtazına ve ser-efrâzına bu bende-i
efgendenüzi mülâki kılup şîrîn leblerini dil-teşneye sâkî kılmağa ba’is olunuz kim niçe ay ü gün saye-i himmetünüzde safâlar sürüp ta ölince sizlere du’alar ideydük” diyicek ‘azize eyitdi: “İy can-ı mâder ki her sözündür dürr ü gevher; müveccah buyurursız. Benüm dahi ‘iddet-i ‘ömrümün gâyeti ve müddet-i
sinnimün nihayetidür. Rûzigâr-ı püzzûrûn içinde iki ayağum gûr içindedür. ‘Âlem-i fân’î içinde bir ad işleyüp senün gibi cüvanı ber-murâd eyleyüp du’âsın almak kanda ele girer? Maksad ifham ve matlab i’lâmdur. Amma canum ogul! Bu şehrün gerçi serv simâları bî-hadd ve şem’-i bezm-ârâları bi-’adeddür illâ ki hercâyîleridür, çok yüz görmişlerdür ve niçeler ile turup oturmışlardur. Anlardan inen hakîkat anlanmaz. Size bir gül-i taze olsa ki yüzi ve gözi sizün hevânuz ile açılsa ve gönli bağına mahabbet sizden saçılsa. Bu didügümüz üslüb üzerine
bu şehirde bir serv-i semenber, kâküli ‘anber, cenbi kamer, ebrûsı kemer, gamzesi hançer, haddi gül-i ter, hâli
mu’anber, lebleri şekker, dişleri dürler, sözleri gevher bir büt-i ra’na ve sanem-i dil-rübâ vardur ki gerden-i sîmîdür şem’-i kâfûr, göğsinün agı virür ‘âleme nûr, henüz nevreste ol iki nârence bir kez el uran görmeye renc, ince bilini şol vakt ki kuçasın, ol dem göresin endam, uçasın. Hak ‘Alîm ve ‘Allâmdur ki ol serv-i gül-endâm zühd ü salâhiyyetde bir mertebede pârsâ-pâk ve meydan-ı ‘ismetde bir derecede çâlâkdur ki eline hınnâdan ve eteğine sabâdan gayri kimesne değmemişdür. Birisi anunla leb-â-leb olmamışdur illa ki kûze, sâkına kemse dest urmamışdur meger ki mûze. Bilini er kuçmamışdur, var ise kemer, boynına bir ferd kol salmamışdur meğer ki zencîr-i zer. Kaddini sâyeden ve haddini pirâyeden gayri kimesne görmek müyesser olmamışdur…

Karşu gelüp çün kim Hâceye merhabâ kıldı, Hâce’nün aklını hemândem başından cüda kıldı. Bir zamandan ‘aklı
gelicek, Hâce temâşa kıldı eyitdi ki: “Ya Sübhan! mest mi oldum yâhud hayrân. Düş mi bu bana ya hâl-i ‘ıyân; bu melek mi ya hûr-ı cinân; perî mi ‘aceb yâhud insân, kâmet mi bu serv-i hırâmân; sünbül mi bu yâ zülf-i perîşân; tal’at mı bu mihr-i dırahşân; behcet mi bu yâhud meh-i tâbân; ebrû mı bu yâ müşkin kemân; çeşm (mi) bu (yâ) kâtil-i insân; had mi bu ‘aceb ya gül-i handân; ben mi bu yâhud fitne-i devrân; gonca mi yâhud dehân… Ya Rab! Ne durur bu şûh-ı cihân vasfında bunun olmaya pâyân…

Hâce nazar kıldı gördi kim ‘alem ağyârdan hâlî, müyesser nigârûn visâli, altında bister-i dîbâ, yanında dilber-i
zîbâ. Başı ayağı ucında iki şem’-i kâfüri pür-ziyâ; heman-dem sağına ve soluna iki şem’ dahi peydâ kılup ‘alem-i vuslata ibtidâ kıldı. Şöyle nense ki ‘ariflerdür ‘ıyân ne hâcet âna takrîr ü beyân. Hâce yarındası kuşlığa değin dem-i vuslatda ve ‘alem-i sohbetde olup, kuşlıgdan sonra kalkup dilber-i râ’nâya ve kenîzeklere ve Ana’ya her birine bi-kusûr ve tamam ihsân u in’am…

Hâce-i hasta-dil eyitdi: “İy tûti-i şekker- güftâr-ı bağ-ı belâgat ve iy kebk-i hôş-reftâr-ı sahn-ı fesâhat! Bu bende-i nahîfünüze garetle ‘izzetler ve hizmet-i şerîfünüze nihayetle zahmetler oldı… ne zecr ü ‘anâ ise görelüm ve ne derd ü bela ise çekelüm. Siz sıhhat ve huzûrda olun, gam degül eger biz mihnet ü fütürda olavuz” diyicek Banû destmâlin yüzine tutup ağladı. Hâce anûn hâlin göricek ‘ışk odı cânın dağladı. Pes birbirine şaşırup
yığlaşdılar ve esneşdiler. Kaçan kim ayrılışdılar Banü eyitdi: “İy yâr-ı vefâdâr! Bende senün iftirâkuna şabr u karâr ve iştiyâkuna tahammül itmeğe ihtiyar yokdur, bari bir yâdigâr virsen ki ânı gördükçe seni görmiş gibi olup bir mikdar sabr u tammüle iktidâr gelse ve illâ siz gelince firâk odı haksâr ider” diyicek Hâce-i derdmend ü dilrîş hernânden ağzından bir diş çıkarup yâdigâr virdi. Bânû-yı şeker-bar Hâce-i dil-figârdan dişi alup gözlerine sürüp dahi cebine salup ağlaşup, Bânû sarayına ‘avdet idüp Hâce Rûm diyarına ‘azîmet kıldı…

Ve’I-hâsıl Hâce kendüyi Bânû’ya iz’an itdürmeğe şol kadar cehd itdi, çare ve imkân olmadı, âhirü’l-emr eyitdi: “İy yâr-ı bî-vefâ! muhibbün ben ‘âşk -ı şeydâ, sizlerden müfârkat idüp ‘azm-i müsâferet kıldum; ol vakit lutuflar itdün, kulunı bir mikdar gönderi gitdün, filan mahalle dek bile gelüp ayrılacak zaman olıcak ben âşık-ı dil-figârun bir yâdigârun istedün. Ben derd-mend-i dilrîş dahi ağzumdan bir diş çıkarup sen nigâr-ı bi-mihre yâdigâr virüp siz dahi ol dişi alup cebün(üz)e salup sizler berüye ‘avdet, biz Rüm’a ‘azimet itmiş idük. Beni andan da mı bilmezsin iy bî-merhamet!” didükde ol fettân bir zaman fikre varup cebinden bir avuç diş çıkarup
eyitdi ki “Bu dişlerden sen virdügün diş hangısı bildürsen şayet ki biz dahi biliş çıkavuz” dedi.

Pes Hâce-i ‘akıl bu hâleti göricek ‘aklı zâ’il olup eyitdi ki: “İy sehhâre-i zaman ve iy mekkâre-i cihan! Gerçi bize evvelki mâcerâda bayli pend olupdı amma şimdiki esnada çok dürlü pend oldı… Çünküm odasına geldi, maslahâtınun edasına şurû’ idüp bir müddet mücâvir ve kesb-i mâla mübaşir olup olanca meta’ı zı’fınca fa’ideye satup mâlına bir ol kadar mal katup andan ‘azm-i Rûm kılup vatanına yitişmeğe hucûm kılup, biraz müddet râhil olup, pes mekânına vasıl olup evinde karar kılup ‘ömri pâyidâr oldukça ehl-i beyti ile rüzigâr geçürüp bu hikâyet andan yâdigâr kaldı.

Pes kimse ki ‘akîl ü ‘arif ü kâmil ü ehl-i ma’arifdür; ma’lümdur, ne dünyânun şafâsı ber-karâr ve ne ta’ife-i nisanun vefası pâyidârdur. Rahmet anlara kim bu takrîr-i mâcerâya müstemi’ olup bu hakîri du’âdan müntafi’ kılalar.

Mesnevi
Kime manzûr olursa bu hikâyet
Dilerven diline Hakdan hidâyet
Benüm hakkımda kim, bir pür-günahem
Bu nefs-i şûm elinden rû-siyâhem
Tazarru’ kıla yalvara Hudâ’ya
Elin kaldura sıdk ile du’âya
Bu resm ile tazarru’ Girdigâr’a
Ümîdüm var k’ola derdine çare
Bu miskin k’ol durur h’ak ile yekser
Lakab Vahdî’dür ana ismi Ca’fer17




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>