Düşüncenin Erdemi ya da Hakikat Tekelciliği


Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse düşünmüyor demektir. “Celalettin Rumi”

 

Metin Önal Mengüşoğlu

Ünlü psikiyatrist Dr. Alfred Jung’un Güney Amerika Kızılderilileri arasında yaşadığı bir olay, daima son derece dikkat çekici ve öğretici gelmiştir bana. Anlatıldığına göre Dr. Jung, bir Kızılderili bilgeyle konuşuyormuş. Besbelli okul yüzü görmemiş olan bilge, doğuştanlığının ve kirletilmemiş vicdanının sesini dinleyerek düşünen, irfan sahibi birisidir. Doktoru dakikalarca ve dikkatle dinlerken hiç konuşmayan bilge, muhatabının sözleri bitince, büyük bir sükûnet ve özgüven içerisinde Dr. Jung’a şöyle bir soru sormuş: “Siz Batılılar ne tuhaf insanlarsınız?” Dr. Jung şaşkınlıkla: “ne tuhaflığımızı gördün” karşı cevabıyla beklerken, bilge sözü almış: “siz diyorsunuz ki, insan beyniyle düşünür.” Dr. Jung hemen atılmış ve: “elbette insan beyniyle düşünüyor; siz nerenizle düşünüyorsunuz?” Bilgenin cevabı nettir: “insan kalbiyle düşünür.”

 

Normal şartlar altında asla tekrara gerek yoktur ama yaşadığımız kültürel ortamın kısırlığı sebebiyle, şu hakikate yine de işaret edelim; insanı öteki yaratılmışlardan ayıran temel fark, ayrıcalık ya da özellik, onun düşünen bir varlık olmasıdır. Düşünen, düşündüğünü gelişmiş bir dille ifade edebilen ve sonuçta bu davranışını kendince bir inançla taçlandıran bir varlıktır.

 

Yaratıklar arasında öleceğini bilen de yalnızca insandır. Yaradılıştan ona sağlanan ömrün sınırlı olması, onun kendi akıbeti hakkında bir kaygı taşımasını da doğallıkla sağlamaktadır. Olması gereken, insan görünümlü bütün cüsselerden beklenen, düşünmeyi sürdürmesi ve ölümden sonrasına dair bir kaygıyı taşımasıdır.

 

Yeryüzünde soluk alan her birey, acaba sözü edilen bu entelektüel eylemi yerine getirmekte midir? Kitleler üzerinde sosyolojik çalışmalar yapan düşünür ve felsefecilerin bu soruya verdikleri yanıt, ne yazık çoğunlukla olumsuzdur. Yani insan kalabalıklarının çok büyük bir kısmı düşünmediği, biraz daha hafifleterek söylenecek olursa, yeterince düşünmediği gibi, kendi sonsuz geleceği hakkında bir kaygı da taşımamaktadır.

 

Düşüncenin ve kaygının, merakın hatta kuşkunun beslendiği, yaşama alanı bulduğu yer, bireysel özgürlüktür. Kişinin iradesini hiçbir baskı ve dayatma olmaksızın bizzat kullanabilmesidir. Özgürlüğü kısıtlanmış insanların düşünmesi, en azından sağlıklı düşünmesi beklenemez. İşte kitleleri bekleyen böyle bir tehlike söz konusudur. Birey, düşünme ve davranma hak ve lüksünü, kimsenin baskısı olmaksızın, kendi başına kullanmak durumundadır. Bunu yapmadığı ve yapamadığı zaman, düşünen birisi olarak ortaya çıkamaz. Belki bir uydu yaratığa ya da robota dönüşür. O halde öncelik özgürlük kavramındadır. İnsan başka bir canlıya yapışarak yaşayan amip gibi değildir; öyle yaşayamaz, daha doğrusu yaşamamalıdır. Özgürlüğünü kendisi gibi bir insana kaptırmamalıdır. Ayrıca başkalarının özgürlüğünü de en az kendi özgürlüğü kadar savunmak durumundadır. Çünkü eğer başkası özgür değilse, kişinin kendi özgürlüğü, anlamını önemli ölçüde yitirecektir.

 

Her insan doğuştan bir toplumun üyesidir. O toplumun inanışları, düşünce yapısı, alışkanlıkları ister istemez onu da sarıp sarmalayacaktır. Ne var ki yaradılışı gereği, insan sürüsünden söz edilemeyeceği için, kendisini ortasında bulduğu bütün kültürel ve folklorik birikime körü körüne kapılanmak, sorgulamadan benimsemek, onu sürüden biri olmasa da sıradan biri haline getirebilir. Bu durumda ortada kişilik sahibi özgür bir bireyden söz edilemez. Bir örgütün üyesi, mensubu olmak, o örgütün bütün buyruklarına kayıtsız şartsız itaate dönüşmemelidir. Şurası asla unutulmamalıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Allah bile, pekâlâ zorunlu tutabilecek gücü olmasına rağmen, kendisine ve Elçisine itaati, dogmatik biçimde değil bir göz açıklığı, feraset ve basiret üzere istemektedir.

 

Gerçek insani hayat, bireyin düşünmeyi işlevsel kılmasıyla start verecektir. Öyleyse öncelikle düşünmeyi öğrenmek gerekmektedir. Düşünce olgunluğu yaşına gelen her birey, kendisine doğuştan yüklenmiş bulunan ve onu bütün öteki yaratılmışlardan daha önemli ve değerli kılacak bu üretici ve yaratıcı gücünü, tüm kapasitesiyle ortaya koymaya başlamalıdır.

 

Ancak insanların kafasında, her biri somut birer organla işlevsel kılınan duyular vardır. Ayrıca onun kalbinde de duygular ve düşünme yetileri bulunmaktadır. Yani insanda sanılandan çok daha yüksek bir cevher vardır. Ve o cevheri, insan kalmayı sürdürebilmek için mutlaka aktif kılmak durumundadır. Öyleyse düşünsün demek, aynı zamanda duyularını açık tutsun, duygularını vicdanıyla kontrol ederek iyilik, olgunluk yönünde kullansın ve bunların tamamını kalbinde harmanlayarak yürüsün demektir. Yürüsün ama kalp, değişebilen, dönüşebilen bir karakter taşır. İyi korunmazsa bozulabilir, hastalık bulaşır, giderek mühürlenip daima nifak, küfür, kin, garez, zulüm gibi duyguların esiri olabilir. Bu sebeple kalbi, selim tutmak, ancak düşünmeyi sürekli kılmalı ve yangında kurtarılacak ilk eşya gibi, onu kollamak, birinci ödevidir insanların.

 

Düşünmek aynı zamanda yolda olmaktır. Yoldaki insan, inceleyen, araştıran, ulaşmaya çalışan kimsedir. Bu anlamda düşünme yalnız başına asla olumsuz ve kötü bir eylem sayılamaz. Düşünce yanlış da olmaz. Düşünen insana yanlış iş yaptığı söylenemez. Düşünmeyi sürdürmek, sürekli kılmak, hiçbir kayıt ve şart aranmaksızın başlı başına bir erdemdir. Ama düşünen kişi insan olması bakımından yanılabilir. Yanılgı ile yanlışı karıştırmamalıdır.

 

Burada açıklık getirilmesi gereken husus şudur, birilerinin düşündüğü sanılırken, aslında onlar başka bir eylemin, örneğin bir duygunun etkisindedirler. Bazen hayal, düş, bazen arzu ve heves, düşünce maskını takarak karşımıza çıkabilir. Kitlelere dikkatle bakıldığında, bunu rahatlıkla gözlemek mümkündür. Kimileri kişisel hazlarını, heveslerini, isteklerini, hayal ve de düşlerini düşünce gibi sunabilirler. Oysa sözü edilen hiçbir duygu, hatta duyguların bütünü bakımından da söylenebilir, düşüncenin onuruyla yarışamaz.

 

Düşünce insanda duyguların lokomotifi olmak durumundadır. Duygular düşünceye bağlıdırlar. İsterse iyi ve ulvi duygular olsun, onlar da düşüncenin önüne geçtikleri, onu tıkadıkları zaman, zararlı olmaya başlarlar. Söz gelimi cömertlik iyi bir duygudur. Varlığını yoksullarla paylaşmak erdemdir. Ama bütün varlığını o uğurda harcayarak kendini ve ailesini yoksulluğa düşüren duygu, artık cömertlik değil savurganlık, hatta ahmaklıktır. Evet, elbette paylaşım güzeldir ama bunu iyi düşünerek yapmak en güzelidir.

 

Düşünce ile birbirine karıştırılan ve aralarında yaşadığımız toplumda sıklıkla rastladığımız bir başka duygu da üzüntüdür. Üzülen insana, ne düşünüyorsun, diye soranlar çoğunluktadır. Bu noktada da dikkatli olunmalıdır.

 

Düşünce yolda olmaktır denilmişti. Bu yolun ulaşılmak istenen bir menzili vardır mutlaka. Varılan yer, aranılan yer olmayabilir. Umulan sonuca ulaşılamamak, düşünceyi bırakmayı gerektirmediği gibi önemini ve değerini de azaltmaz. Yine ve hala düşüncede ısrar, en doğrusudur. Diyelim sonuç olumsuzdur. Olsun, hayatta yanılmak insanın şanındandır. Bu durumda önemli olan eğer düşünmeyi sürdürüyorsa kişi, bizzat kendi yanılgısını görüp kabullenmesidir ki, bu da ayrı ve yepyeni bir erdem olarak onun hanesine yazılacaktır. İşte tam da bu bakımdan insan, asla düşünmekten korkmamalıdır. Yanılmaktan da korkmamalıdır. Yanıldığını gördüğü halde onu kabullenmemekten korkmalıdır. Bu nedenle diyoruz ki düşüncenin olumsuzu yoktur, yanlışı yoktur; yanılgısı olabilir.

 

Herkesin düşündüğünü ve düşüncenin sonucunda bir karara, yargıya vardığını düşünelim. Yargılar arasında illa ki farklar bulunacaktır. Bulunmalıdır da. Celalettin Rumi şöyle söylemekteydi: “Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse düşünmüyor demektir.” Bu noktada, eğer yanıldığına dair bir kanaati gelişmemişse, herkesin, ötekinin kararına saygı duyması ve hakikati tekeline alan fanatikler gibi davranmaması gerekir. Çünkü hak ve hakikat kimsenin tekelinde değildir. Mutlak hak, ancak Allah’a aittir. Ayrıca şurası unutulmamalıdır ki birilerinin anladığı ve yaptığı her ne varsa, bütün insanlar en azından potansiyel olarak aynısını yapmaya ve anlamaya güç yetirebilir.

 

Öğrenebilen, bilinçli yaratık insana yakışmayan, düşünmek değil, kopyalamak, taklit tuzağına düşmektir. İnsan dışındaki yaratıklar bu yolla kimi yetenekler geliştirebilirler. Oysa insan taklit değil tahkik ile öğrenendir. Taklit, bilinci devre dışı bırakan bir eylemken tahkik, azami derecede entelektüel ve duygusal dinamizm gerektirir. Son derece kalabalık bir caddede, yöreye ve kalabalıklara yabancı birisini, ellerinden tutarak bir menzile götüren rehberi düşünelim. Onu dikkatle izlemesi gereken kişi, bunu gözü kapalı mı, yoksa gözü açık ve olabildiğince özenle mi yapar? Kendisine boyunduruk takılmış bir köpek, sahibinin adımlarını, boynundaki yular aracılığıyla taklit etmektedir. Nitekim taklit kelimesinin Arapça yular, boyunduruk anlamı da hatırlanınca meramımız yerine oturacaktır.

 

Düşünmek tek başına erdemliliktir ancak yanılabilirlik özelliği münasebetiyle insanı kesin inanca, hakikatin tekelciliği gibi bir yanlışa sürüklememelidir. Düşünen, gerçeğe ulaşmış olabilir. Varılan sonucun, yargının, kanaatin yine de bir sağlaması yapılmalıdır. Çünkü insan teki, düşünerek gerçeğe ulaşmış olsa bile, hakikatin ölçüsü kendi elinde değildir. Bu bakımdan benim vardığım sonuç doğrudur, yanlış olma ihtimaliyle; aynı konuda düşünen öteki insanın vardığı aksi sonuç yanlıştır, doğru olmak ihtimaliyle gibi, bir formüle daima açık kapı bırakmalıdır.

 

Bu tutum insanlar arası saygı ve sevgiyi sağlayacaktır. Ötekileştirmeyi önleyecektir. Kesin inançlılık dediğimiz fanatizmden onları koruyacaktır. Fanatizmin her türlüsü insanlık için nasıl bir tehlike ve bela taşıyor, bunu dünyanın mevcut haline bakarak anlamak zor olmasa gerektir.

 

Söz gelimi, binlerce kilometre ötedeki bir ülkenin, Irak, Suriye, Myanmar, Afganistan üzerinde tasarrufta bulması, hangi gerekçeye sığınırsa sığınsın, onların çok düşünceli bir toplum olduğu yönünde bir kanaat uyandırıyor mu? Biraz daha basitleştirerek örneklenirse, yan yana iki tarla sahibinden birisinin, komşusunun bulunmadığı bir gece, kendi tarlasını sürerken, komşu tarlanın bir iki metresini de kendi tarlasına katmayı düşünmesi(!), bu bir düşünme midir? Gündelik dilde bu tavra düşünme denilmektedir. Oysa açıktır ki bu, düşünmenin onurunu taşıyan erdemli bir davranış değil, düpedüz hilekârlık, kurnazlık, hırsızlık, tecavüz ve son kertede şeytanlıktır. Hiçbir şeytanlık düşünmenin onurunu taşımaz. Bozulmuş kalbin, üzeri örtülmüş vicdanın sonucu doğmuş, kötü duygulardan başkası değildir. Örnekte kötü duygular düşünmeyi baskılamış ve onun önüne geçmiştir.

 

Myanmar’da Müslüman halka reva görülen zulmün altında din savaşları yatıyor gibi görünmektedir. Evet, yerliler Budist, azınlık ise Müslümandır. Ancak yerlileri bir kışkırtan vardır. Emperyalistlerin geleneksel sömürü klasiği şöyle gelişir. Bir ülkeye çoğunlukla diktatör kılıklı birisini yönetici olarak seçtirirler. Diktatör halkına büyük zulümler yapmaya başlar. Ülkenin insan unsuru yeterince zayıfladığında o ülkeye, kurtarıcı -iyi düşünen, olumlu düşünen(!)- rolüyle girer, kendi tayin ettikleri diktatörü devirirler. Halkın gözünde kahramanlaşır, bu arada da girdikleri ülkenin bütün değerlerini çalıp götürürler.

 

Myanmar’da da öyle olacağa benzemektedir. Zulmü iyice kışkırtarak dünya kamuoyunu yeni acılara hazırladıktan sonra, ülkeye kurtarıcı olarak girebilir, küçük birtakım göstermelik yardımlar yaparak oraya yerleşirler. Amaç nedir, insanlara iyilik yapmak, iyi düşüncelerle onurlu bir işe kalkışmak mıdır? Hayır! Çin ve Hindistan’ın hatta Kuzey Kore ve Japonya’nın egemenlik alanlarına, en yakın mıntıkada bir karakol bulundurarak, bütün dünya kaynaklarının sahipliğine soyunmaktır. Böylesi bir sonucu var kılan entelektüel dürtü, düşünce, saf düşünce olabilir mi? Yoksa dünyanın egemenleri bir hinlik, şeytanlık peşinde midirler? Şeytanlığın ise saf düşünme ile ilgisi yoktur denilmişti.

 

Hem bireysel hem toplumsal hem de siyasal anlamda, hakikatin tekelciliğine soyunma alışkanlığı, dünya kuruldu kurulalı sürüp gitmektedir. Düşünme yerine heva, heves, arzu ve hazza düşkün birileri, kendi mülkleri ve mallarıyla yetinmeye rıza göstermezler. Aç gözlülükleri onları başkalarının varlığına göz dikmeye sürüklemiştir. Böylesine kirli duygular taşıyanların asla düşünen kimseler olmadıklarını, yaptıkları çirkin işlerin, düşünceye yüklenecek bir cürüm sayılamayacağını görmelidir. Bu bize düşünmenin değerini bir kez daha hatırlatacak ve de yüceltecektir.

 

Hakikati tekellerinde sananların vardıkları sonuçlar, daima peşin yargı düzeyinde kalmaya mahkûmdur. Peşin yargılar ise isabetli görünseler bile ahlaki bir değer taşımazlar. Çünkü şu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir ki, bir iş ve eylemin, insani ve ahlaki karakter taşıması ancak arka planında derin bir düşünce bulunmasıyla doğru orantılıdır. İnsan Tanrı değildir. Elbette hata yapma hakkı vardır. Ancak hata, kusur, kabahat ve yanılgı ile suç ve cürüm arasında büyük bir fark vardır. Birileri amaç dışı gerçekleşmiştir ötekiler kötü niyetlidir.

 

Düşüncenin olup biten kötülüklerde bir suçu yoktur. Suç, düşünme yerine arzuları, hevesleri, hazları, kötü duyguları kullanmanın sonucunda doğar. Hatalar, kusurlar, yanılgılar sözlü ya da küçük müdahalelerle tashih edilebilir. Çoğu kez cezası da yoktur. Ama suç mutlaka yargılanması gerekli bir kötülüktür.

 

Başa dönecek olursak, Kızılderili bilgenin öğrettiğinde nasıl bir ders vardı? Kimi insanlar, ben görmediğime inanmam, işitmediğime kulak asmam deyip dururlar. Burada sıraya koydukları görme eylemi, kafadaki gözün işlemidir. Peki, rüya gördüm diyen insan, bize yalın mı söylemektedir? Uykuda gözleri kapalı değil miydi? Rüyayı gören aslında kalbin gözüdür. İnsan kalbinde görme, işitme gibi duygular olduğu gibi, düşünmenin de ana kumanda merkezi kalptir. Yeter ki kalbi, vücuda kan taşıyan yürek sanma yanlışına düşmesin kişi. Buradaki kalp, bir organ değil, bütün insanlara, yaratılış esnasında, bizzat Allah’ın ruhundan üflenmesi sonucu, potansiyel olarak yüklenen soyutlama, konuşma ve düşünme yeteneğidir. Bence Kızılderili bilge yerden göğe kadar haklıdır.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir