Elveda Endülüs


Saffet YILMAZ

Türk ve Müslümanların tarihi, aynı zamanda göç ve tehcirlerin de tarihidir. Zaman içinde; Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan, Ahıska’dan, Kırım’dan, Karabağ’dan, Yugoslavya’dan, Doğu Türkistan’dan, Irak’tan, Lübnan’dan, Suriye’den, Afganistan’dan, Yemen’den, Filistin’den Anadolu’ya göçleri ve bu göçlerin yarattığı dramı gördü bu topraklar. Yakın zamanda yaşanan Bulgaristan zorunlu göçünün Anadolu’daki ana duraklarından biri olduğu için Bursa, biz bu şehirde göçün yarattığı dramı daha bir yakından gördük. Tehcirle gelen soydaşların on yıllar süren, trajediyi unutma ve geldikleri yeni yerlere adaptasyon sorunları, geride kalanların durumunu öğrenme ve kazanmış olduklarını koruma çabaları… 

Büyükşehir Belediyesi Encümen üyelerinin, İspanya’daki tarihi eserleri inceleme programı kapsamında bu ülkeye gidince, 8. yüzyıldan itibaren bu ülkeye yerleşen ve tarihin bugün dahi görmediği bir medeniyet
oluşturan Müslümanların yaşadığı; göç, tehcir, kıyım, sürgün, esir edilme, zorla din değiştirme uygulamalarını ve buna karşın o Müslümanların o ülke için neler yaptığını, bugüne kadar gelebilen neleri ürettiğini görme imkanımız oldu. Kuşkusuz her sürgün, her tehcir kendi içinde özel koşullar barındırır. Acıyı başka bir acıyla ölçmek zordur. Ama Endülüs Müslümanlarının yaşadığını başka türlü adlandırmak gerek.

Bu yazıda size İspanya’nın güzelliklerini anlatmak isterdim ama o güzelliklerin arka planındaki medeniyeti ve başına gelenleri anlatmaya çalışacağım. İslam coğrafyalarının, Müslümanların bugünkü durumu ile de benzeştiği için bunun bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Güzellikleri ise fotoğraflar zaten anlatıyor olacak.

Kuzey Afrika Müslümanlarının İspanya’yı fethi, bundan yaklaşık bin 300 yıl öncesine dayanıyor. 711 yılında Tarık Bin Ziyad komutasındaki İslam ordusu İspanya’ya ayak bastı ve kısa sürede İspanya’nın yaklaşık yarısını aldı. Bu gelişme, hem insanlık tarihinin en ileri uygarlıklarından birinin oluşumuna hem de insanlık tarihi boyunca görülmemiş dramların da ilk adımı idi. Sekizinci asırdan sonra parlamaya başlayan İslam Medeniyeti,
İspanya’nın fethiyle yeni bir cazibe merkezine kavuşmuş oldu ve medeniyete dair ne varsa burada ortaya kondu. Tıp, eczacılık, astronomi, fizik ve matematikte önemli başarılara imza atarak Endülüs’e özgü yeni bir sentez yarattı. Karanlık Orta Çağ dönemini yaşayan Avrupa, Endülüs sayesinde tuzu, renkli camı, ipeği, sateni,
seramiği, sabunu, nitrik asidi, pusulayı, cetveli, değirmeni, gözlüğü, perdeyi, porseleni, almanağı, ansiklopediyi ve bunun gibi onlarca icadı gördü. Cordoba gibi döneminde dünyanın en büyük ve uygar şehri kuruldu. Sokakları aydınlatılmış, hamamları, kütüphaneleri olan, eğitim almak için dünyanın her yanından insanların aktığı bir şehir…

700-1500 yılları arası Endülüs için İslam’ın altın çağı idi. Matematik, cebir, semboller, algoritma, 3 dereceli denklerim çözümü, trigonometrik formüller, fizik, mekanik, güç bilimi…

Müslümanlar yer çekimini Nevton’dan çok önce açıklamıştı. Bunun gibi; kaldıraç, denge terazisi, sarkaç, boya, kağıt gibi endüstriyel ürünler… Özellikle de Astronomi; Müslümanlar, 200’den fazla yıldıza Arapça isim vermişti.

Tıp alanında dünyanın görmediği yenilikler getirdiler. 200’den fazla cerrahi araç kullandılar, tüberküloz ve jinekoloji alanında yeni buluşlar yaptılar.

Şehirleşme alanında büyük atılımlar yaptılar. Belki bunların en önemlisi su yolları ve kanallarıdır. Her eve, akan su sistemleri oluşturdular. Granada’nın bugünkü su sistemleri, Müslümanlardan kalma sistemlerdir.
Hasılı; bir medeniyete ‘medeniyet’ kimliği katan, zarafet veren ne varsa Müslüman Endülüs’te bulunuyordu.

Öylesine azimliydiler ki, inşaat alanında kısa sürede ‘magripli ustalar’ olarak ünlendiler. Aynı şekilde; gemi yapımında, el sanatlarında, çömlekçilikte, giysi, silah ve halı üretiminde de mahirdiler. Tüccarlarının anlaşmalarına olan dillere desten bağlılıkları ve dürüstlükleri sayesinde “Bir Gırnatalı’nın sözü ve bir Kastilyalı’nın itikadı, ancak gerçek bir Hristiyana yakışır” denirdi. Hristiyan din adamları, “Onlar bizim inancımızı, biz onların ahlakını benimsemeliyiz” diye öykünürlerdi.

Kuşkusuz bütün bunları yapmak için uygun ortam bulmuşlardı Müslümanlar. İber Yarımadası’na geçtiklerinde gemileri yakan Tarık b. Ziyad, dönüşü olmayan bir yola girdiklerini anlatmak için ordularına; “Önünüzde deniz gibi düşman, arkanızda düşman gibi bir deniz var” diye sesleniyordu. Bu aynı zamanda, yeni ve farklı bir dünya
kuracaklarının da ilk işaretiydi. Bölgeye hakim olan Müslüman kuvvetler önemli bir yerel direniş görmediler. Bunda, yerel halka hiçbir baskı yapmamaları, kendilerini ifade etme ve hem inançları hem alışkanlarını istedikleri gibi sürdürme olanağı vermelerinin payı büyük. Hatta Yahudi ve Hristiyanlar için bazı ayrıcalıklar bile tanımışlardı. Kendilerinin hiçbir zaman görmeyeceği bu tavırları sayesinde fetihten 300 yıl sonra Endülüs’ün en az yarısı(2 milyondan fazla insan) Müslüman olmuştu.

Ancak Orta Çağ döneminin başlarında Hristiyan dünyasının en hoşgörülü toprakları olan İspanya, 15. yüzyıl ve sonrasında hoşgörüsüzlükte en ileri noktaya varan ülke oldu. Hristiyan olmayan toplumların üstün gayretlerine, çalışkanlıklarına ve başarılarına duyulan çekememezlik kuşkusuz önemli. Ancak daha da önemlisi, Roma’nın, yani Papalık kurumunun, Hristiyan ve Müslüman halkları arasındaki münasebetlerin kendi dinlerini zayıflatabileceği korkusuydu. Bu korkunun sonucu olan uygulamaları gerek Müslüman halklar gerekse Müslüman olmayan ancak ‘Eski Hristiyanlar’ sınıfına da girmeyen tüm halklar yüzyıllar boyunca yaşayacaklardır.

Günümüzde de hissedilen bu kültürel birikimin ve medeniyetin yaratıcısı olan Müslümanlar, 1492’de son Gırnata Emirliği’nin de teslim edilmesinin ardından İspanya’dan ya sürüldüler yahut zorla Hıristiyanlaştırılmak da dâhil olmak üzere çeşitli sıkıntılara, baskılara ve işkencelere maruz kaldılar. Yaklaşık 5 asır önce yaşanan ve acı hatırası Müslümanların toplumsal hafızasına kazınmış olan bu dönemi anlatmak için; sürgün, tehcir, din değiştirme, işkence, hapis, istirahate gönderme(yakmanın edebi ifadesi!), katliam kavramlarını sıkça kullanmak gerekecektir.

İslam ordularının İspanya’ya ayak basmasından önceki siyasi dağınıklık, ne yazık ki, Müslümanların da kaderi oldu ve tam da bu dağınıklık yüzünden toparlanıp birleşen İspanyollar Müslümanların sonunu getirdi. Endülüs’ü Müslümanlardan geri alan İspanyollar, ayaklanmaları ve huzursuzluğu önlemek için ilk başlarda Müslümanların tüm haklarını garanti altına aldı. Her türlü hakları, inançları, malları ve tercihleri güvence altına alınıyordu. Hatta Müslümanlar’ın bu güvenceyi ciddi bulmaması üzerine, ‘Tanrı adına bunları gerçekleştireceklerine söz verdikleri’ bir bildirge bile yayınladılar. Ne var ki, ne Müslümanlar güvendi bu anlaşmaya ve bildirgeye ne de İspanyollar verdikleri sözlere sadık kaldı. Müslümanlar Kuzey Afrika’ya ya sürüldü ya da bir kısmı gönüllü olarak göç etti. Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçmiş olan halklar da sivri uçlu kamışlarla öldürülünceye kadar işkence yapıldı ve yakıldı. Kralların verdiği güvenceler, genellikle din adamlarınca bozuldu ve türlü işkencelerden geçirildi Müslüman halk. Bazı kaynaklara göre 25 bin, bazılarına göre ise 120 bin kitap toplanıp yakıldı, 6 yaşından küçük çocuklar ailelerinden alınarak kiliselerin emrine verildi.

Hristiyan yöneticilerdeki toplumsal korku o boyutlara vardı ki, kendilerinden olmayan pek çok toplumsal grup oluştu karşılarında. Müdeccenler, Mürtedler, Mudejareslar, Müteehhirler, Moriskolar, Magribiler, Dönmeler, Muvahhidler… Hepsinin ortak noktası ya Müslüman olmaları ya da Eski Hristiyan olmamaları..

Baskılar arttıkça gerek Magribi Müslümanlar gerekse İspanyol Müslümanların bir kısmı, Hristiyan olup “eski Hristiyanlarla” aynı haklara sahip olma ihtimallerini değerlendirmek istediler. Zaten Engizisyon Mahkemeleri
büyük baskı ve işkence ile Hristiyanlığa zorlamaktaydı. Bazı günler binlerce Müslümanın kutsal su serpilerek toplu din değiştirdiğine bile tanık olunuyordu. Kimse, zorla vaftiz edilmenin dinen doğru olup olmadığına
bakmıyordu bile. Bu baskılar, topluluk önünde Hristiyan gibi görünen ancak özel yaşamında Müslüman olarak yaşayan bir hayat tarzını üretti. Amerikan tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan ve özellikle de Ortaçağ kilise tarihi ve engizisyon konularında otorite olarak kabul edilen Henry Charles Lea’nın verdiği bilgiye göre,
kilise bilginleri, uygulamadaki çelişkileri kendi keşfettikleri kurnazlıklarla bertaraf etmeye çalışıyorlardı. Müslüman halklara, Tanrı adına ve Tanrı’yı şahit göstererek verilen yeminden kurtulmak için bulunan formül de bu kurnazlıklardan biriydi.

Hristiyan olmayan halklar üzerinde öylesine baskılar vardı ki; dostlar, akrabalar hatta aile içi bireyler birbirlerini jurnallemeye itiliyordu. Yalancı şahitler bulunuyor ve kimlikleri dahi gizlenen bu şahitler vasıtası
ile Müslümanlar Engizisyon mahkemelerinde süründürülüyordu. Müslüman olmak zaten yasak ama Müslüman gibi davranmak da yasaktı. Örneğin insanlar, geleneksel Magribi düğünlerinde söylenen bir şarkıyı söyledi diye yargılanıyordu. Yargılamalar sonunda genellikle ya ömür boyu kürek ya da idam cezaları uygulanıyordu. Her
davanın sonunda karara müsadere eşlik ediyor, hükme uğrayanın tüm mallarına da el konuluyordu. Böylece bu yargılamalar ve baskılar, Engizisyon Mahkemeleri için büyük bir gelir kapısı işlevi de görüyordu. Mahkümlara, zindanda yaşadıklarına ilişkin açıklama yapmayacaklarına dair yemin ettiriliyor, bu yemini bozanlar işledikleri ‘suçun’ karşılığı olarak yakılıyordu. Ağızlar mühürlenmiş, hiç kimse adaleti sorgulayamıyor, mahkemenin kararlarından şikayetçi olamıyordu. Bütün bu yargılamaların dayandığı ortak kanaat ise, “suçlu olmasa itham edilmeyeceği” faraziyesiydi.

Hristiyan olmayan halklar ‘iflah olmaz sapkınlar’ olarak görülüyor, Hristiyan olanlardan ise düzenli olarak bu dine dair ritüelleri uygulamaları isteniyordu.

100 yıla yakın süren bu gayretler, İspanya’nın para ve insan kaynaklarını tüketmiş, gelişen krallığın nüfusunu azaltmıştı. O nedenle bazı şehirlerin konseylerinde, cezaların artık mali cezalar(para cezaları) şeklinde değil, bedenen ödenen cezalar(işkence) şekline dönüştürülmesi, aksi durumda ciddi miktarda gelir kaybına uğrandığı konuşuluyordu. 20 dukalık, 30 dukalık, 50 dukalık cezalar vardı ve bu cezalar doğrudan Mahkeme için kaynak arayışının bir ürünü idi. Yine H. Charles Lea’nın; İspanya Müslümanları: Hristiyanlaştırılmaları ve Sürülmeleri adlı eserinde verdiği bilgilere göre, Bartolomo Sanchez adlı bir vatandaşın davasının konusu, şahsın temiz olmasıydı. 3 yıl kürek cezasına ve ardından ömür boyu hapisle cezalandırıldı. İşbaşında yıkanırken görülen bir başka isim Miguel Canete. Yargılamanın ardından işkenceye tabi tutuldu. Bir diğer olay, Maria Roayne ve Kızı Mari Lopez’in yargılanmaları. Yargılanma nedenleri; oğlunu evlendirme töreni sırasında Magribi adeti gereği döşeklere atılmak üzere gelininin evine biraz şekerleme ve tatlı götürmüş olması.

Defin için ölüleri temiz kefene sarmak da kovuşturmayı gerektiren fevkalade şüpheli bir fiildi. İsabel Ruiz adlı kadın kocasının cesedine böyle muamele ederken görülmüş ve yargılanmış, 10 bin maravedis cezaya çarptırılmıştı. Henry Charles Lea eserinde, İspanyol arşivlerinden derlediği bunun gibi onlarca ayrıntıya, belgeleri ile birlikte yer vermekte.

Bu olaylardan anlıyoruz ki, Engizisyon mahkemeleri, Hristiyan olmayanların veya Hristiyan olup da gerçekte Müslüman gibi yaşayanların nefretini artırmada, toplumların kaynaşması hususunu imkansız kılmada üstlendiği rolü hakkıyla yapmış…

İspanya Müslümanlarının yaşadığı en büyük dram, 1587’deki büyük sürgün. Ancak sürgün onların çilesinin ne başlangıcı ne de sonu oldu. Sürgün öncesi yüz yıla yakın süre, yoğun baskıları göğüslemek, işkencelere dayanmak, din değiştirme zorlamalarıyla yüzleşmek, eğer hala ayakta kalabilmiş ise, yakılmamışsa, toplumu ve ailesi için en doğru olanı yapmak, neslinin devamı için mucizeler yaratmak zorundaydı.

Sürgünden önce İspanyollar; önce emir yoluyla, bunda pek başarılı olamayınca da ikna yoluyla Hristiyanlaştırma yolunu denedi. Elbette bu uğraşlar binlerce Müslüman için işkence ve ölüm demekti. Zorla din değiştirmenin bir ucu başta Kilise olmak üzere eski Hristiyanlar ve yöneticiler için aslında bir para meselesi de olduğu için özellikle din adamları bu uygulamada ısrar ediyordu. İşin bir de, camilerin kiliseye çevrilmesi meselesi vardı ki, bu çabanın ucu da paraya dayanıyordu. Sadece Belensiye’de kiliseye çevrilmiş 213 cami vardı ve asıl erişilmek istenen, bu camilerin gelirleriydi.

İkna çabaları kapsamında, Müslüman toplumlara vaizler gönderildi ve bu vaizleri ‘can ı gönülden dinlemeleri, kalplerini hidayete açmaları, direnecek olurlarsa beşeri ve ilahi kanunlar mucibince cezalandırılacakları’ ilan edildi. Ama şaşırtıcı bir durum vardı, vaizlerden, dillerini bile bilmedikleri bir toplumun dinlerini değiştirmeleri bekleniyordu. Bu çabalarda ne kadar başarılı olduklarını, yine Henry C. Lea’nın eserinde
yer verdiği Engizisyoncuların raporlarından öğreniyoruz. “Pek çok yeni mühtedi Moriskolar gibi yaşıyor, oğullarını sünnet ettiriyor, oruç tutuyor.”

Baskılara rağmen Müslümanlar yılmıyordu. Kral-Kilise-Engizisyon ve Papa arasında ölümlerden ölüm beğeniyor ama kalbiyle Hristiyan olmuyordu. Hristiyan bağnazlığının toplumları birleştireceğine kimse
inanmıyordu. Ölülerin kilise bahçelerine gömülmesi şartı bile, Müslümanlar tarafından uygulanmıyor; cezası ödendikten sonra cenaze gerekirse gübreliğe bile gömülüyordu.

Müslümanların, sürekli tahrik altında gitgide daha huzursuz hale gelip dayanılmaz esaretten kendilerini kurtaracak her tür teşebbüse sorgusuz sualsiz kucak açmaları kaçınılmazdı. Ve bu oldu. İspanyol Müslümanların sürgünden önceki en büyük kıyımı, yaşanan isyanlarda gerçekleşti. En büyüğü Gırnata isyanıydı ama pek çok bölgede irili ufaklı isyanlar oldu. Bu isyanlarda onbinlerce Magribi Müslüman kılıçtan geçirildi.

On yıllar süren ikna çabaları sonuç vermeyince, son ve en kesin çözüm olarak tehcir gündeme geldi. Bölge bölge bu karar alındı ve halka süre verildi, ‘üç gün içinde hazırlığınızı tamamlayın, atalarınızın ülkesine döneceksiniz!!’ Müslümanların önemli kısmı, gemilere ulaşamadan yağmalandı ve kılıçtan geçirildi. Ulaşanlar, İspanyol devletinin ayarladığı gemilere binebildi ancak yüzlerce yıllık birikimlerini bırakarak. Yanlarına para ya da değerli eşya almaları yasaktı. Sadece yolculuk süresince gerekli yiyecek ve para almalarına izin veriliyordu.

Ata topraklarına gidiyor olmanın buruk sevinci ile gemilere binen Müslümanları, Kuzey Afrika’da neyin beklediğini bilmiyoruz. Tarihi kaynaklar bu konuda fazla bir bilgi sunmuyor.

Tarihi kaynaklar, büyük sürgünden etkilenen Müslüman sayısını 400 bin ile 3 milyon arasında gösteriyor. Fakat 600-800 bin civarında insanın sürgünle ata topraklarına döndüğü daha kabul edilir bir rakam. Sürgüne uğrayanların dörtte üçünün, Kuzey Afrika’ya ulaşamadan yaşamını yitirdiği de yine tarihi kaynakların verdiği bilgiler arasında.

Sonuç olarak, yaklaşık 9 asır sonra, İspanya’yı fethedenlerin torunları, dedelerinin zenginleştirdiği ve süslediği ülkeden kovulmuşlardı. İspanyollar ve Kilise için ise, ‘menfur İslam inancının kökünü kazıma’ hedefi hemen hemen gerçekleşmişti. Diğer taraftan, din birliğinin erişilmesi gereken nihai hedef olduğu öğretilen İspanyollar, bu uğurda maddi refahlarını ve entelektüel gelişimlerini feda ettiler. Peki, ettiler de Müslümanların kökünü İspanya’dan kazıyabildiler mi? Bu insanlar bir anda buharlaştı mı? Kuşkusuz hayır. Endülüslülerin kara gözleri de, binlerce Arapça yer ismi de, yeni gâlipler haline gelen eski mağlupların kelime haznesine girmiş bulunan binlerce Arapça kelime de yerli yerinde.

Şöyle bir durum da var; son büyük sürgün öncesi İspanya’da 1 milyon civarında Magribi vardı, bunların önemli bir bölümü göçe maruz kaldı ve bir kısmı Afrika’ya ulaşamadan, bir kısmı ise gemiye dahi binemeden kıyımlara uğradı. Ancak, iki grup Müslüman daha vardı; birinciler, göç etmeyip saklanan veya kimliğini gizleyenler ki bu Müslümanların sayısı da yüzbinlerle ifade ediliyor. İkinci grup ise Afrika’da beklediğini bulamadığı için, köle olarak yaşamaya razı olup tekrar İspanya’ya dönen Müslümanlar. Bugün İspanya’da bu bilgilerin konuşulmuyor oluşu gelecekte de bu suskunluğun devam edeceği anlamına gelmez!

MÜSLÜMANLARIN KADER ORTAĞI; YAHUDİLER…

Günümüz insanlığı; geçmişte acılar yaşamış, soykırıma uğramış toplumlara haklarının teslim edilmesini emrediyor. Bunun örneklerini gördük. Müslümanlar İspanya’da yaşanan dramda yanlız değildi. Tarihin bir cilvesi belki, Müslümanların kader ortağı Yahudilerdi. Müslümanlar gibi Yahudiler de İspanya’da kıyıma ve sürgüne tabi tutuldular. Hatta, Bursa’da bugün ‘Yahudilik Mahallesi’ olarak bilinen bölge, İspanya’dan sürülen ve Osmanlı’nın kabul ettiği Yahudilerin oluşturduğu bir mahalledir. İspanya Kralı Juan Carlos Madrid Sinagogu’nda, Yahudi halkından özür diledi. Aynı jesti bugün Müslümanlar da bekliyor. Bu konudaki son diyeceğim de şu olsun; H. Ç. Lea eserinde, İspanya’daki zoraki vaftiz ve sürgünlerin baş aktörleri olarak her ne kadar Ferdinand, Isabella, I. Carlos, Papa IV. Paula, III. Filip ve Papa VII. Clement’i gösteriyor ise de, asıl sorumlu, ellerindeki kiri yıkaması gereken bence Roma’dır, yani Papalık Kurumu, yani Kilisedir.

Bir ilim medeniyeti, sanat medeniyeti, aşk medeniyeti olan Endülüs’ü ne bu jest, ne de ‘ölünün’ ardından ağlamalar geri getirebilir. Ali el-Cârim’in deyişiyle “belki hiçbir ölünün kabri başında bu kadar gözyaşı dökülmedi”. Fakat bu gözyaşları Endülüs’ü diriltmeye yetmedi. Bugün yapılması gereken, Müslümanların Endülüs gibi bir medeniyeti kurmalarına ve sonra da dağılmalarına giden süreçleri iyi analiz etmek olmalı.

OSMANLI’DAN KALMIŞ GİBİ…

Peki, Endülüs hayali ile gittiğimiz İspanya’da ne gördük. Bir kere, bütün yıkımlara, yok edilmelere karşın sokakları hala Müslüman mahalleleri gibi, Osmanlı sokağı gibi. Granada’nın, Sevilla’nın, Cordoba’nın sokaklarında gezerken, zaman zaman Cumalıkızık’ın, zaman zaman Muradiye’nin eski sokaklarında geziyormuşum hissine kapıldım. Rehberimiz sevgili Cihat bize, Müslümanlardan kalan altyapı sistemlerini ve mimariyi o kadar güzel anlattı ki!

Müslümanlara dair ne varsa yakıp yıkmışlar ama dokunmaya kıyamadıkları bazı eserler de olmuş. Bunlardan biri de El Hamra Sarayı. Binbirgece masallarına konu olan ihtişamıyla müthiş bir yapı. Endülüs Medeniyeti’nin günümüzde yaşayan en büyük mirası. Size yapının mimarisi hakkında bilgi vermek isterim ama gördüğümüz her şey hesap kitap işi. Günümüz mimarlarının hem estetiği görmek hem de o estetiğin arka planındaki hesabı kitabı incelemek için mutlaka burayı görmesi lazım. Tabandan tavana her santimetresi işlenmiş, yazılar, desenler, motifler… Ve yapının yer yerine işlenmiş “LA GALİBE İLLELLAH”(Allah’tan başka Galip yoktur) lafzı. Günün galiplerine yüz yıllar öncesinden verilmiş bir mesaj, acı bir tevafuk diye geçirdim içimden.

Dışı kızıl surlarla, içi insanı duygudan duyguya sürükleyen detaylarla yüklü nadide bir eser. Heyetteki herkesi hayretle, hayranlıkla, saygıyla seyretmeye yönelten müthiş bir yapı. Dantel gibi işlenmiş taşlardaki güzellik,
renklerdeki letafet, sütunlardaki zarafet… Yapılarla bütünleşmiş bahçeler.. Tavanlardaki birbirini ahenkle sarıp sarmalamış sedef ve ahşaplar… İnsanı içine çekecek gibi duran kubbeler…

El Hamra Sarayı, İspanya’ya gitmişken uğranacak bir yer değil, günler önceden randevunuzu ve biletlerinizi almış olmanız gerekiyor. Biz 1 hafta kadar öncesinden başvurmuş olmamıza rağmen ancak gece 22.30’a randevu alabildik. ‘Hiç görememekten daha iyidir’ dedik ve o saatte sarayın yolunu tuttuk. Kalabalıkları görünce gözlerime inanamadım. Saraydan çıkışımız 01.30’u bulmuştu ama gördüklerimizi hazmetme telaşı içinde kimsenin saate falan bakacak hali yoktu. Fotoğraf çekmek amaçlı gidecek olanlara da küçük bir sır vereyim; hani tarihi mekanlarda sehpa, flash vb. araçlar kullandırılmaz ya, yapıya ve detaylara zarar vermemesi için, El Hamra’da böyle bir sorun yok. Her türlü flash vb. araç gereci kullanıyorsunuz. Hoş ben, kullandırılmadığını düşünerek flash’ı yanıma almadım ve çok pişman oldum.

İspanya’da Müslümanlardan kalan bir diğer önemli eser Yusufiye Medresesi. 14. yüzyılda yapılmış ve bugün İspanya’daki en az değişime uğramış yapı. Zaman içinde buradaki pek çok tezyînât ve hat levhalar çeşitli müzelere götürülmüş ama kalanlar bile bizi büyülemeye yetti.

Gezimizin bir sonraki durağı Cordoba ve ünlü Kurtuba Camii. Mağrib Müslümanlarının ortaçağdaki muhteşem başkenti, bir masal şehri gibi karşılıyor bizi. Sokaklarına hiç yabancı olmadığımız bir şehir. Kısa süre sonra caminin girişindeyiz. Geometrik bir sonsuzluk gibi duran kolonlar karşılıyor bizi. İspanyollar camiyi birtakım eklentiler yaparak kiliseye çevirmişler ve bugün ziyaret eden hiçbir Müslümana namaz kılma izni vermiyorlar. Pencerelere, tavanlara, kolon ve kemerlere hayranlıkla baka baka bir müddet ilerliyoruz. Zihnimize kazınmış olan mihrap biraz sonra karşımıza çıkıyor. Muhteşem bir sanat şaheseri. Saygıyla, hayranlıkla ve biraz da şaşkınlıkla seyrediyoruz. O doğal renklerin güzelliği, o altın yaldızların ışıltısı ve aralarındaki muhteşem uyum. Ben bu uyuma El Hamra Sarayı’nda da dikkat etmiştim ve aklıma Bursa’daki Muradiye Külliyeleri gelmişti. Hatırlanacaktır, külliyelerde son dönemde yapılan restorasyonla, 18. yüzyılın sonunda kaplanan barok motifli sıvalar kalkmış ve altından orijinal Osmanlı ve Selçuklu işi kalemişleri çıkmıştı. Muradiye Külliyeleri’ndeki bu kalemişi ve tezyinattaki uyumun, El Hamra Sarayı ve Kurtuba Camii’ndeki kalemişi ve tezyinatta kullanılan motif ve renkler arasındaki uyum ile benzeştiğini farkettim. ‘Ne alaka, arada yüzyıllar var!’ dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız fakat kalemişleri, renkler, motifler ve bunlar arasındaki uyum; Endülüs’te çalışan ustanın
birkaç nesil sonraki usta oğlu Muradiye Külliyeleri’nde de çalışmış gibi bir durum var. Bu sadece bir his elbette.

Ve Sevilla… Ulucami’nin yerinde katedral, minaresinin yerinde ise çan kulesi bulunan, Endülüs Emevileri’nin güzel başkenti. Hayran kalmamak elde değil. Şehrin merkezinde İspanyol Meydanı dedikleri bir alanda dev bir prestij yapısı inşa etmişler. Binanın her bir noktası İspanyol kültürüne dair sembollerle bezenmiş. Kah bir mimari detay, kah bir tarihi olayın resmi… Özellikle korkuluklardaki çini sanatı muhteşem. Bu çiniler üzerine ülkenin tarihi olaylarını resmetmişler. Aslında yapının yapılış amacı da, İspanyol kültür ve tarihini anlatmak. oldukça başarılı bir iş olduğunu söylemeliyim.

İspanya’da sayılı günlerimiz bitiyor ve Bursa’ya dönüyoruz ama aklımız Endülüs’te kalıyor…

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>