Erguvanın İzinde


Prof. Dr. Hasan Doğruyol

Hemen konuya giriyorum:
Bursa’da çınar konuşulur; erguvanın adı mı olur. Olur. Olmuş bile. Büyük gezginimiz, adına bir
bayram bile izafe etmiş, “Ergu- van Bayramı”. Hangi ağaca nasip olmuş ki;
“Emir Sultan’da Erguvan Bayramı”. Şu halde bizim erguvanımız Emir Sultan’ın erguvanı; Hind’in, Batı
Şeria’nın, Bizans’ın erguvanı değil.
Emir Sultan’ın erguvanını yerinde görmek için erguvan mevsiminde, geldiği diyarları; Taşkent,
Semerkant ve Buhara’yı dolaş- tım, cılız bir çalı gözüme ilişir ümidiyle kuş gözleyen avcılar gibi
boşuna ağaçlarda gezindim durdum. Bu tam bir hayal kırıklığı idi. Oysa çok ümitle gitmiştim.
Buhara, erguvan memleketi değilmiş vesselam…
Bursa da erguvan memleketi değil. Değil İstanbul’daki asırlık erguvanlara rastla- mak, dağda
bayırda mevsiminde göz kırpıp kaybolanlarla son yıllarda Bursa Belediye- si’nin yol kenarlarına
diktiklerinden başka erguvanla karşılaşmak mümkün değil.
O zaman neden “Emir Sultan’da Ergu- van Bayramı”. Gerçi Emir Sultan’la ilgili Menkıbesinde Senâî:
“… Bursa’da her yıl çevreden fakir, zengin her meslekten çok
sayıda hak âşıkları ve samimi dostlar Emir Sultan Hazretleri’ni baharın başlarında ziyarete
gelirler. Gelenlerin her birinin sevgi duygusu derinleşir, nefs-i emmârenin
şerrinden kurtulur ve sanki Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret sırasında hissettikleri huzuru andıran derin bir manevî haz alırlar…” ifadesini
kullanır. Ayrıca Bursa Tekkeleri’ni anlatan “Yadigâr-ı Şemsî” adlı eserinde Mehmed Şemseddin Efendi
(ö. 1936) ise: “Emir Sultan’ın kendi zamanından beri âdet olduğu üzere yakın zamana kadar civar
köylerden ve yerleşim yerlerinden çoğu, Emir Sultan halife ve dervişleri olmak üzere sûfiler
kalabalık kitleler hâlinde senede bir kere ziyarete gelirler ve camide sabahlara kadar zikr u
tevhîd iderek manevî feyze nâil olurlardı. Bunlar gerçekten gönülleri saf âşık zatlar olduğundan
Bursa’ya böyle gelip dua etmeleri bereket vesilesi sayılmış ve gelmedikleri sene feyz ü bereket
olmaz, diye bir anlayış yerleşmişti.” diyorsa da bu etkinlikler için “Erguvan Şenliği” ifadesinin
kullanıldığına rastlayamıyoruz. Hatta bir ağaç ve çiçek aşığı diyebileceğimiz ve Emir Sultan’dan
kısa süre sonra yaşamış bir Emir Sultan müridi olan Lamii Çelebi de bu konuya neredeyse hiç
değinmemiş. Hatta bir çiçekler cengini konu alan “Münazara-i Bahar ü Şita” isimli eserinde bile
erguvan sadece iki cılız mısracık ile geçiştirilmiştir. Şehrengizinde de erguvan bayramı yok.
Fakat Evliya Çelebi olayı yaşamış gibi çok ayrıntılı olarak anlatıyor.
Kabil şehri, İran üzerinden Ortadoğu, Hicaz ve Avrupa’ya açılan kervan yolu üzerinde
bir şehirdir. Buhara ise bu kervanların son
durağı. Bu bakımdan Hicaz yolculuğu Kabil üzerinden geçer. Meşhur yolculuğu sırasın- da Emir
Sultan’ın Kabil’e de uğramış olması mümkündür. Eğer böyle ise İmam-ı Azam’ın doğduğu yer olduğuna
inanılan ve Sufiler’ce önemli bir mekân olarak bilinen Seyeran’ı ziyaret etmemiş olması
düşünülemez.
Seyeran, bugünkü Türkçemizle “seyran”; açılma, ferahlanma, teferrüc, gezme, ge- zinme, bakıp görme,
hareket etme anlam- larına gelir. Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatini anlamaya
çalışmaya da ‘seyr’ denir. Dünya ve içerisindekilere birer ibret ve tefekkür vesilesi olarak bakmak
ve bu gaye ile topluca tabiata açılmak öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ülkemizde
ve diğer İslam beldelerinde bazı yerler bu amaçlara çok uygun görülmüş ve özellikle seçilmiştir.
Kabil şehrinde de böyle bir vadi vardır. Çok eskiden beri bu gaye için kulla- nılmakta olan ve
hakkında bir menkibe de olan bu belde hakkında bakınız Babür Şah Hatırat’ında ne diyor:
“Bu köylerden biraz aşağıda ve ovadan yu- karıya doğru bir veya bir buçuk kuruh me- safede bulunan
dağ eteğinde, Hoca-Seya- ran dedikleri bir kaynak bulunmaktadır. Bu kaynakta ve bu kaynağın
etrafında üç nevi ağaç dikilmiştir. Kaynağın tam ortasında muhteşem güzellikte gölgelik sağlayan
ulu bir çınar mevcuttur. Çeşmenin iki tarafın-
da, dağ eteğindeki tepelerde, birçok meşe ağacı vardır. Bu iki parça meşelikten başka, Kabil’in
garp tarafındaki dağlarda hiç meşe ağacı bulunmaz. Çeşmenin önündeki ova tarafında kesif erguvan
korusu bulun- maktadır. Bu vilayette bundan başka hiç bir yerde erguvan korusu yoktur. Çevrede
başka bir yerde bulunmayıp sadece bu alanda bulunan bu üç tür ağacın burada bir arada bulunmasına
ise üç ermişin kerameti gözüyle bakılır; Seyeran isminin verilmesi- nin sebebi de bu imiş. Bu
çeşmenin etrafını ben taşla çevirttim ve çeşmeyi kireç ve
alçı ile sıvatarak, havz-ı kebir (dehderdeh) yaptırdım. Bu çeşmenin etrafında çok güzel simetrik
banklar oluştu. Bu bankların her tarafı erguvan korusuna bakar. Erguvanlar çiçeklendiğinde,
dünyanın hiçbir yerin-
de böyle bir manzara tasavvur edilemez. Sarı erguvanı da çok olur. Sarı ve kırmızı erguvanlar dağ
eteğinde aynı anda birden açılınca seyrine doyum olmaz.
Bu çeşmenin güney batısında, bir değir- men işletebilecek suyun yarısı kadar bir su, dereden
kesintisiz akar. Ben arık açtırıp, bu suyu Seyaran’ın güney batısında bulunan tepenin üstüne
getirttim. Tepenin üstünde büyük yuvarlak bir sed yaptırdım. Seddin etrafına baştanbaşa söğüt
ağaçları dikildi. Çok güzel bir yer oldu. Bu sedden biraz yu- karı, tepenin yanında bir üzüm bağı
yaptır- dım ve Ebcet hesabıyla tarihini “cuy-ı hoş” olarak düşürdüm. (925 Hicri, 1519 Miladi)
Perşembe günü, güneş doğarken, suyun sahilinden hareket edildi. O gün macun yiyerek, nefis gülzarı
seyrettik. Ayrı ayrı yerlerde toplu erguvani güller açılmış; bazı yerlerde de, karma-karışık
serpilmişti.
Ordugâhın yanında bir tepenin üzerinde oturup, gülzarı seyrettik. Taksim edilmiş gibi, tepenin alt
tarafında, bir sarı bir de erguvani güller, sıra-sıra ve müseddes şek- linde, açılmıştı, iki
tarafta gül o kadar çok değildi. Göz alabildiği kadar böyle gülzar idi. Perşaver civarında, bahar
mevsiminde iyi gülzarlar olur.”

 

Bu kadar güzel anlatılan bu güzellik üçgezgin devişe “seyeran” yeri olmuş ve kim bilir kaç yıl sonra Babür Şah tarafından imar edilmiştir.
Babür Şah, bu güzellikten o kadar etkilenmiştir ki, Hindistan’da öldüğü halde kabrinin Kabil’de
erguvanların göl- gesinde defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ve elan da öyledir.
Bugün dahi seyran yeri olarak kullanılan bu vadi, eski Parwan’ın taşra başkenti
olarak bilinen Ciharıkâr şehrinde Golghondi (Gül kondu) tepeleri içindedir. Bu tepeler, yüzlerce
erguvan ağacıyla süslüdür ve bu bölge baharda erguvanların çiçeklenme- siyle binlerce insanı bu
güzellikleri seyret- mek için cezbeder. Golghondi, Cihahrikar şehrinin batısında, Dara Kalan
yamaçların- da, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin doğduğu kasaba olan Hoca Seyeran’a komşudur.
Takht-e Istatif ve Goldhondi çok önceden beri Afganistan’ın Misafir Hanesi olarak bilinir. Çünkü
Horasan sultan ve idarecileri ile halefleri, turistler, Kabil ve çevre halkı özellikle erguvanlar
açtığı zaman oraya gi- dip piknik yapar, güzel hava ve muhteşem tabiat içinde eğlenirlerdi.
Nitekim Gülbeden Begüm, Humayunna-
mede şöyle bir not düşüyor. “1549 yılının ilkbaharında Humayun Belh şehrine doğru Özbekler üzerine
sefere çıkıyor. Bu esnada aile yakınları hanın önünü kesiyor ve kendi- sinden riwaj’ların ve
erguvanların açtığı bu güzel mevsimde kendilerinin de sefere işti- rak edip bu güzelliklerden hisse
almalarına müsaade edilmesini isterler. Daha sonra hanımlar da Kabil’in dışında kamp kuran orduyla
birleşirler ve Shomali platosuna doğru ilerlerler. Bazı aksiliklerden sonra tepelerin eteğinde
hünkar pikniği için çadırlar kurulur. Saltanat hanımları burada piknik yapar, akşam üzerleri
tepelerin ya- maçlarına doğru muhteşem güzellikler ara- sında yürüyüşler yapıp rivaj kökü toplarlar
ve rengarenk erguvanlar altında serinlerler. Akşam olunca çadırlarda toplanıp tatlı tatlı sohbetler
yaparlar. Humayun da zaman zaman bu sohbetlere katılır. Bütün bunlara rağmen Humayun sonunda bir
fermanla
bu olayın orduyu geciktirdiği için pahalıya mal olduğunu saltanat hanımlarına bildirir”. (Gülbeden
Begüm- Hümayunname) Gül- beden, Begum. Yayın Bilgisi: Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1944. Fiziksel
Tanımlama: 368 s. : hrt. ; 25 cm. Seri:.
Bütün bu ağaçların goncalarını aça- rak etrafı sarı, mor ve kırmızı çiçeklerle
donatması ve kokularını etrafa yaymaları zihni dinç ve berrak hale koyar. Eskiden daha yerel
olarak organizasyonlar yapılır ve Parwan idarecileri erguvan pikniği adı al- tında insanların
toplanmasına öncülük eder ve insanlar burada güneşli havalarda ağaç gölgelerinde güzel vakit
geçirirlerdi. Bugün geleneksel hale konmuş “Erguvan Çiçeği Şenlikleri” Afganistan’ın Milli
Birliğinin Sembolü ve o toprakların kültürel varlık- larından kabul edilir. Bu şenlik geleneğinin
ise kendilerine çağlar öncesi ataları olan Aryanlar’dan miras kaldığına inanırlar.
Koca Babür Şah’ın iltifat gösterip bütün çevresiyle beraber güzellikleri koruma altına aldığı bu
mübarek alanda yukarıda bahsedilen ermişlerin “makamları” ve “Hızır Çeşmesi” adıyla bir çeşme de
mevcuttur. Bu çeşmenin suyunun şifalı olduğuna inanılır
ve özellikle cilt hastalıklarını tedavi ettiği söylenir. Bugün için bile dikkat çekici olan böyle bir alan, eskiden de seyyahlar için bir uğrak
yeri ve ziyaretgâh idi.
Emir Sultan’ın Hicaz seyahati, Babür Şah’tan yaklaşık bir asır kadar öncedir. Fakat bizzat Babür
Şah’ın ifadesiyle o gü- zellikler asırlardır oradaydı, kendisi sadece alan düzenlemesi
gerçekleştirmiştir. Emir Sultan, Hicaz seyahati sırasında gerek Kabil ve gerekse Horosan bölgesinde
çeşitli “erguvan” şenliklerine tanık olmuş ve bu şenliklerden esinlenmiş olamaz mı?
Erguvan Hindistan’da hem Hindular hem de Budistler tarafından kutsal karşılanır. Hin- dular
erguvanı yapraklarının özelliğinden dolayı kutsal kabul ederler. Yapraklarının üç parçalı olmaları,
telmihen Hinduların kutsal teslisini temsil eder. Buna göre yaprağın
üç parçasının ortadaki Vishnu, merkezin koruyucusu, soldaki Brahma, ‘Sol’un yara- tıcısı ve sağdaki
Siva, ‘Sağ’ın tahrip edicisi mesabesindedir.
İneklerin daha çok süt vermeleri için kutsanmaları gayesiyle erguvan ağacının yapraklarından
faydalanılır. Kutsal Homa ateşi bu ağacın ince dallarıyla tutuşturulur. Ağacın gövdesi kurbanlık
olarak kullanılır ve bu vedalar da mevcuttur. Erguvan ağa- cından yapılmış kap kacaklar dini
törenler- de kullanılır.
Erguvan çiçeklerinden elde edilen boya, festivallerde kortejlerin üzerine saçılır. Kırmızı nefs ve
şehvetle ilgili olduğundan, bu renge boyanmış olmak yüksek bir güce sahipliği ifade eder. Emir
Husru (Terkmen Şair), ağacın çiçeklerini bir aslanın kanla boyanmış pençelerine benzetir.
Brahmanizmde de bu ağaç kutsaldır çünkü reenkarnasyon sırasında Brahma’nın bu ağaca döndüğüne
inanılır.
Budistler; ağacın çiçek renklerini tövbe elbiselerinde kullanırlar. Ağacın alev renkli çiçeklerine
benzer elbiseler bütün arzular- dan geçmiş olmayı sembolize eder. Ağaç Budistlerin Jataka
hikayelerin de de geçer. Bu hikayelerden birinde kral dört çocuğunu erguvan ağacını tanımak ve onun
hakkında bilgi edinmek için gönderir. Dört oğlan dört ayrı mevsimde erguvan ağacını görüp, dön-
düklerinde gördüklerini anlatırlar. Elbette anlatılanlar birbirini tutmaz. Sonuçta kral baba,
oğullarına “-Hepiniz ağacı değişik mevsimlerde gördünüz, fakat hiç biriniz sizi ağaca ulaştıran
sürücüye ağacın değişik mevsimlerdeki halini sormadınız. Şu halde hepiniz ağaç hakkında emin değil,
şüphe- desiniz, kafalarınız karışık” der.
Bizim coğrafyamızda bu ağaç, Hz İsa’yı Romalılara gammazlayıp sonra kendini erguvan ağacına asan
Judas’ın günahını sembolize eder; beyaz çiçekleri erguvani
renge döndürerek. Erguvan ayrıca kralların rengidir, asaleti ve kudreti sembolize eder. Bu Hindu ve
Budistlerde olduğu gibi Helen medeniyetinde de böyledir. Hristiyanlıktan sonra da böyledir.
Bizans’ta prensler ergu- van renkli odada doğar. Hz İsa’ya mahkeme sırasında erguvani etol
giydirilir. Hatta Kanuni’nin Otağı dahi erguvan rengindedir. Bugün çoğu yüksek rahiplerin cübbeleri
de erguvan rengindedir.
Erguvan çiçeği güzel koku salmaz, ağaç gövdesinden kereste olmaz, odunundan ocak tütmez. Bazı
ülkelerde meyvesinden ilaç yapılır o kadar. Kısa süre içinde yaprak- landığında ormanda kaybolup
gider, farke- dilmez bile. Fakat bu ağaç çiçeklendiğinde doyumsuz güzelliğiyle insanları cezbederek
mest eder. En güzeli de, baharın ilk açan çiçeği değildir. Ama farklıdır, göz alıcıdır.
Erguvanlar çeşitli bağlamlarda mistik, asalet ve güç sembolü olarak kabul edilmiş- tir. “ -Ben bu
renk elbise giymem” diyerek giymeyi reddettiği erguvani cübbe olayı dikkate alındığında Hz.
Peygamber’in de erguvani rengi muhtemelen asalet ve güç sembolü olarak gördüğü düşünülebilir. Bun-
dan dolayı üzerine oturup alçak gönüllülüğe dikkat çekmiş olabilir.
Buna rağmen erguvanların izi, bizim ellerin insanını da kendi gölgesinin altına sev- kediyor ve
çiçeklenmeleriyle insanları bu güzellikleri seyretmeye çağırıyor. Dünyanın her yerinde tasavvur
edilemez manzaralar- la doğan bu renk ve ışık buketleri insanla- rın gönüllerini ruhani iklimlere
yöneltiyor,
vesselam.

 

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir