FAYTON İLE GEÇMİŞTİM SALTANAT KAPISINDAN


Metin Önal MENGÜŞOĞLU

Şehirlerin kartal yuvası gibi yüksek tepelere kurulduğu yıllar geride kaldı. Artık etrafı kalın surlarla çevrili şehirlerimiz yok. Olanları ise açık hava müzesi gibi görme eğilimindeyiz. Kadim kalın surların izleği üzerinde muhtelif kale burçları bulunurdu. Hatta dış surlar yetersiz kaldığında kimi şehirlerde ayrıca daha zor zamanlarda sığınmak amacıyla iç kaleler inşa edilmişti. Şimdiki zamanlarda artık kozmik odaları, kriptolu telefonları bile düşman nazarlarından sakınamayan insanlar, kendilerini çok daha şeffaf bir hayata hazırlama telaşındalar.

George Orwel’in ünlü Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanında işlediği,bu tarihten en az yarım yüzyıl evvelki kehaneti nasıl da gerçek olmuştu. Big Brother (Büyük Birader) şehrin bütün kritik noktaları ile beraber, halkının yatak odaları dâhil her yere TeleScreen denen gözetleme aracını yerleştirip, her yurttaşın hemen her anını izleyerek kontrol altında tutmaktaydı. Bugünkü hayatımızda artık neredeyse hiçbir mahrem yanımız kalmamıştır. Dün bütün bir toplumunu kalın kale duvarları arkasına, olmadı iç kale surları içerisine saklayabilen yönetimler, bugün bizzat kendilerini bile düşmanları tarafından gözetlenmekten koruyamaz hale geldiler.

Bireysel ve toplumsal hayatımızın yüzyıllar içerisinde ne dehşetli biçimde bir değişime uğradığını gözlemlemek bakımından, tek başına tarihten günümüze kadar yaşamış bir sur kentine yahut bir Saltanat Kapısına bakmak yeterlidir. Nerelerden nerelere vardığımızı en iyi şimdi ve burada durduğumuzu asla unutmadan tarihte bir seyahate çıkmakla kavrayabiliriz. Tarih bilincini, insanlığın toplumsal hafızasını, geçmişin birikimini unutan, ihmal eden ve görmezden gelenler ciddi bir akıl tutulması yaşarlar. Yalnızca kendi toplumumuzun değil bütün dünya toplumlarının yaşama deneyimleri bugünkü hayatımızda bize son derece benzersiz yol göstericilikleri yapacaktır.

Bursa’da Tophane sırtlarındaki eski şehrin surlarına ana giriş güzergâhı olan Saltanat Kapı onarılmadan önce o bölge adeta şehrin kördüğümü gibiydi. Aynı noktayı gizemli, karanlık ve korkunç olmaktan kurtaran onarım sonunda hatıraların da giriş kapısı önündeki toz ve toprak temizlendi sanki.

Benim Bursa’ya yerleşme sebeplerimin başında, bu şehri, şimdi harabeler altında yatan doğduğum şehre fazlasıyla benzetmiş olmam yatmaktadır. Bir gün bir Şehremini tarafından Harput’un da aslına uygun biçimde ayağa kaldırıldığını görmeyi ne çok istiyorum.

Harput, ben çocukken Belediye Başkanı da olan bir belde idi. Hala içinde insanların yaşadığı konaklar vardı. Annem Süt Kalesi içerisinde on üç odalı bir evde doğduğunu anlatır dururdu. Daha sonraları Kayabaşı Mahallesinde İspirliler Konağı denilen büyük evde bir müddet kiracı oturmuşlar. Ben çocukken Süt Kalesi tamamen harap vaziyette idi. Kale dibindeki Kilise maalesef çöplüğe çevrilmiş, gayrı Müslimlere ait kabristanlar ise yer ile yeksan edilmişti. Bu ve benzeri tahribatlar her zaman benim yüreğimi incitmiştir.

Harput’ta bugün Belediye tarafından satın alınarak onarılan şehrin girişindeki ilk konak, önceleri Müftügil ardından da Küçükefendigil namlı ailelere aitti. Benim iki teyzem de bu konağa gelin gitmişti. Ailem babamın memuriyeti sebebiyle Maden, Diyarbakır ve Malatya’da idi. Bizim Harput ile irtibatımız ancak yaz tatilleri münasebetiyle sürmekteydi. Büyük teyzeminkini hatırlayacak yaşta değilim ama küçük teyzemin düğününü iyi hatırlıyorum. Konakta Küçükefendigil ailesinin büyüğü Lütfü Efendi (teyzelerimin kayın pederi) muhteşem bir düğün ziyafeti vermişti. İşte o düğünden zihnimde kalan bir Saltanat Kapı izlenimi vardır.

Bahsini ettiğim konak Harput’un kartal yuvası gibi olan yerleşim bölgesinin neredeyse en sivri köşesindeydi. Geniş avluları, sofaları, sayısız odalarıyla benim o yaşımda başımı döndüren bir büyüklükteydi.

Anlatıldığı kadarıyla konağın altından belki iki-üç kilometre uzunluğunda bir dehliz ile konak sakinleri tehlikeli zamanlarda Süt Kalesine çıkarlarmış. Biz çocuklar bu dehlizin başını hatırlıyoruz. Ne var ki uzun karanlık koridorlarına girmeye hiçbir zaman cesaret edememişizdir.

Saltanat Kapısına gelince…

Konağın çocuk gözlemlerime göre bana muazzam görünen bir cümle kapısı mevcuttu. Alt katta at, büyük baş ve küçükbaş hayvanlardan mürekkep az sayıda bir sürünün barındığı ağıllar vardı. Hayvanlar her sabah açılan bu cümle kapısından çıkar, çobanları tarafından dağlara otlamaya götürülürdü. Koca bir sürünün geçmesi için de cümle kapısı ardına kadar açıldığında neredeyse koca bir nehir yatağını andırırdı.

Konağa o dönemin yegâne toplu taşıma aracı olan faytonlarla gelindiğinde de konağın cümle kapısı ardına kadar açılır ve faytonlarla avluya girilirdi. Bahsini ettiğim teyzemin düğünü esnasında, bugün sayısını unuttuğum o kadar çok fayton girip çıktı ki o kapıdan. Baş döndürücü bir trafik vardı o gün konakta. Çünkü biz de ilk kez o gün konağa bütün aile bir faytona binerek gelmiştik. O günü asla unutamam. Saltanat acaba böyle bir şey miydi? Ancak sultanların girip çıktığı bu kapıdan şimdi biz mi giriyorduk? Aslında hiç de öyle değildi. Ortalama ahalinin kullandığından pek de farklı ve gösterişli olmayan sıradan bir konaktı burası.

Saltanat Kapı dönemin ihtiyaçlarına göre bütün detaylar hesaplanarak ortaya konulmuş çok amaçlı bir yapıydı. Bugün kapladığı alanı benim tahminim mümkün değildir. Çocuk muhayyilemden kalan, anneannemin masallarında tasvire kalkıştığı, bir dudağı gökte bir dudağı yerde olan devler vardı; sanki onlara mesken olsun için inşa edilmişlerdi. Kapı içerisinde iki ayrı kapı daha vardı. Birisi normal bir konağın cümle kapısı gibi çift kanatlıydı. O çift kanadın içerisinde yine tek kanatlı ve ancak bir insanın biraz da başını eğerek geçebileceği üçüncü bir kapı daha bulunurdu. O üçüncü kapının üzerinde küçük bir kapı tokmağı vardı ki, anladığım kadarıyla evin hanım misafirlerinin boyuna ve nezaketine göre ayarlanmış, ince sesli bir tokmaktı. İkinci ve çift kanatlı kapının üzerinde de daha büyük, ötekine göre biraz daha kaba sesli bir erkek tokmağı mevcuttu. Bilmem anlatabildim mi çocuk muhayyilemin kapılar karşısındaki şaşkınlığını?

Saltanat kelimesine karşı kalbimin öteden beri geliştirdiği/ biriktirdiği tepki, sırf bir giriş kapısı üzerinde böylesine teferruatlı, böylesine ince anlayış ve özenle hesaplanmış detayları düşününce, hayranlığa dönüşüyor. Kapısına dahi bunca özen gösteren bir medeniyet, diyorum ki elbet kafasına ve kalbine de özen göstermiş olmalıdır. İnsanlar böyle bir kapıdan girdikleri mekânda eğer hala mutlu olamıyorsalar, suçu başkalarında aramamalıdırlar. Mutluluk biraz da insanın bizzat kendi kalbine kendi diliyle telkin ettiği bir ruh halidir diye düşünüyorum. Ne mutlu saltanatını başkası üzerinde sultaya dönüştürmek yerine kendi içerisine sevinç kıvılcımları halinde sıçratanlara.

Bursa Saltanat Kapısı’ndan iç kaleye doğru seyahate çıkan dostlara tavsiyem odur ki bir de meseleye bu açıdan bakıversinler. O zaman bu ve benzeri kapıları ihya edenleri biraz daha seveceklerdir.

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>