İHTİŞAMLI SARAYLARA ELEŞTİREL BAKIŞ VE BURSA BEY SARAYI


Yrd.Doç.Dr. Sadettin EĞRİ

Asırlar boyu hitap ettiği kesime daima engin bir ruh, ince bir sanat anlayışı ve zengin kaynaklarının izlerini sunan Türk edebiyatı, bilinenin ve zannedilenin aksine; daima toplumla iç içe ve ondan numune olarak yaşamıştır. Milletler nasıl yaşıyorlarsa, dili, kültürü ve mimari yapıları da aynı paralelde gelişmiştir. Edebî muhitlerin, saraydan köy odalarına kadar zenginleşerek yayılmasının altında, sosyal bünyenin uygunluğu gözlenmiştir. “Bu muhitlerin teşekkül ettikleri yerler, devlet merkezinde padişahın sarayı, devlet büyüklerinin konakları, İstanbul dışında sancak merkezlerinde şehzade sarayları veya paşaların, beylerin konaklarıdır.

Şairlerin çoğu ya bir resmi vazife ile veya geçimlerini buraya bağlayarak bu saraylara, konaklara girmişler, buralarda himaye edilmişler, buna karşılık eserler yazıp, hamilerine sunmuşlardır.” (1) İlim, kültür ve sanat hayatımız incelendiğinde, Bursa’nın bu edebî muhitler/çevreler içerisinde ayrı bir önem taşıdığı bilinmektedir. XIV. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi olmasının (1326) yanında, Bursa aynı zamanda bir kültür merkezi olmuştur. Bu özelliği asırlar boyu sürmüş ve hala da sürmektedir. Eski Türk edebiyatına 300 civarında mühim şair kazandıran bu şehir; Hüdavendigâr, Yıldırım, Çelebi Mehmed, Muradiye ve İznik Medreseleri ile bir ilim merkezi olmuştur. (2) Aynı zamanda ilk başkent olması dolayısıyla teşkilatlanma, şehircilik anlayışı, iktisadi faaliyetler, üretim, mimari yaklaşım burada filizlenmiştir.

XVI. yüzyıla gelindiğinde, bu asırda görülen edebî zenginlik tesadüfi olmayıp, sultanıyla, devlet erkanıyla, eğitim ve sosyal yapısıyla; kısacası bir bütün olarak mimariden, tezyinata, hüsn-i hatta, tezhibe, çiniciliğe kadar bir çok alanda büyük şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu tarihlerde Muhteşem Devlet’in Muhteşem bir hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman (Muhibbî) tahtta bulunmaktaydı. Bursalı Lâmi’î Çelebi de 40’ı aşkın eseriyle fikir ve sanat dünyasında yerini almıştı.(3)

İnsanlık tarihi ile birlikte başladığı sanılan bazı toplumsal hastalıkları, bütün milletlerin tarih sayfalarında görmek mümkündür. Lâkin bazı sosyal bozukluklar vardır ki, cemiyetlerin bu hastalıklarla hayatlarını devam ettirmeleri de zordur. Rüşvet, lâyık olmayan insanların üst makamlarda görevlere getirilmeleri, ahlâkî anlayışın zaafiyeti, ekonomik ve askerî düzeni bozacak düşünce ve hareketlerin yaygınlaşması, adâletin yolunu şaşırması, aşırı israf, zevk ve eğlenceye düşkünlük, devlet adamlarının zulmü bu hastalıkların önemli olanlarındandır. Şerefü’l-İnsân’da devrin birçok kusurlu yönlerini, sosyal aksaklıklarını, din ve ahlak buhranlarını hayvanların diliyle ortaya koyan Bursalı Lâmi’î Çelebi (XVI. yy); takdire şayan müesseseleri ve ilim erbabını da gerek mensur ve gerekse manzum eserlerinde övmüştür. (4) Lâmi’î Çelebi, eserinde hayvanlarla insanların münazarası esnasında; insanların türlü vasıflarını hayvanların ağzından tenkit ederken, İslâm anlayışına ve insanlığın temel kurallarına yakışmayan özellikleri taşıyan kişileri, davranışları ve anlayışları da şiddetle eleştirmiştir.

Lâmi’î Çelebi, Şerefü’l-İnsân, v.19b-170a.

Osmanlı döneminde yazılan eserlerde; yeni yapılan saray ve köşklerin özellikleri ve güzellikleri şiirlerle betimlenirken, diğer taraftan abartılı ve gösterişli binaların yapılması yer yer eleştirilmiştir. Hatta cami ve mescitlerin çok süslü olması, hazineyi sıkıntıya sokacak şekilde ihtişamlı yapılması hoş karşılanmamıştır. Mabetlerde bile bu hassasiyeti gösteren anlayış; sarayların, köşklerin, kasrların, konakların bu yalan dünyada göklere yükselmesini, gurur vesilesi olmasını doğru bulmaz. Tarihin belli dönemlerinde dünyanın zengin ve güçlü devletlerinden birisi olan Osmanlı Devletinin, örneklerini diğer ülkelerde gördüğümüz ve hayretler içerisinde izlediğimiz ihtişamlı saraylar yaptırmamış olmasını bu yaklaşım ile değerlendirmek doğru olacaktır. En güzel ve muhteşem sarayları yaptırmak için gerekli olan mali, siyasi, sosyal ve askeri güce sahip olan Osmanlı hükümdarlarının bu yolu seçmemiş olmaları da anlamlıdır. Çok büyük, gösterişli, altın ve mücevherlerle donatılmış sarayların pek olmamasının değişik nedenleri olmakla birlikte; Osmanlı Devleti’nin siyasi kudretine nispetle daha mütevazı ve sade olan saraylar yaptırması bu hassasiyetin bir yansıması olsa gerektir.

Bu hassasiyet ve anlayışa örnek olması bakımından Lâmi’î Çelebi’nin Şerefü’lİnsân adlı eserinde “İhtişamlı Saray ve Kasrlara Eleştiri/Kınama” başlığı altında şu değerlendirmeler yapılmaktadır: Gösterişli sarayları yapmak Âd kavminin adeti ve Samûd kavminin kuralıdır. Onu ön plânda tutmak aklın kusuru, naklin füturudur. Bu gelenek Kayser’lerin geleneği ve başka toplumları taklit etmektir. Zaten “Bir kavme benzeyen, onlardandır.” sözü boşuna söylenmemiştir. Hâfız-i Şîrâzî’nin dediği gibi “Herkesin dinleneceği yer sonunda bir avuç topraktır/ Söyle gökyüzüne eyvan yükseltmeye ne hacet (lüzum) var?”

Harun Reşid zamanında cennet benzeri güzel, oldukça ihtişamlı bir saray yaptırılır. Dünyanın ünlü sanatçıları ve mimarları bu sarayın yapımında çalıştılar. Ortaya gözleri kamaştıran güzellikte bir saray çıktı. Rivayete göre Behlül-i Dânâ kardeşi Sultan Harun Reşid’in yaptırdığı sarayın duvarına şu cümleyi yazdı: “Ey Hârun! İnciri kaldırdın, dini koydun. Kireci kaldırdın, nassı koydun. Yaptığın işi kendi malınla yapıyorsan, şeref bulursun. Şüphesiz ki Allah, israf edenleri sevmez. Yaptığın işi başkasının malı ile yapıyorsan, o zaman zulmedersin. Şüphesiz ki Allah, zulmedenleri sevmez (Muḥammed bin Semmâk’den rivâyet olundu).” Şüphesiz ki akıllı insanlar için bu gösterişli yapılar asla kendisini yüceltmez ve kâmil insanlar için de övünç sebebi değildir. Çünkü Hz. İsa gibi göklere de yükselsen, nihayetinde bir avuç toprakla bir olacaksın. Felek gibi yüce ve gösterişli saraylar yaptırsan da gece gündüz bir bekçiden farkın yoktur.

Göğe çıksan Mesîh-vâr âhir

Bir avuç toprağ ile yeksânsın

Çerh-veş kasrlar idüp bünyâd

Rûz u şeb pâsbân u derbânsın

Zaten şair (Hâfız) ne demiş? “Eğer bu iki kapılı bağdan bir gün göçüp gitmek zaruri ise; ha lüks içinde iyi yaşamışsın, ha yaşamamışsın…” Şu dünyada mağrur olanlar, yaptırdıkları binalarla övünenler; peygamberlerin hayatlarını okumazlar ve onları dinlemezler. Arzu ve isteklerinin peşinde koşup, bu dünyada kalıcı olduğunu sananlara melekler sorar: Ey melun, nereye?.. Tarih kitaplarında yazılmış ve akıl sahiplerince bilinmiştir ki; Abbasi halifeleri bu büyük gaflet, maddi hayata düşkünlük ve kibir ile gururları yüzünden devletin yıkılmasına sebep olmuşlardır.

Bir resimde Bursa Sarayı’nın kalıntıları

Osmanlı saraylarından en eski örnek Bursa’da ilk Orhan Bey (1281 – 1360) zamanında inşa edilen Bey Sarayı’dır. Günümüze hiçbir kalıntı gelmemiş olan bu saray, daha o dönemde Osmanlı sultanlarına henüz “Bey” dendiği için saray da bu adla anılmaktadır. I. Murad’ın annesi Nilüfer Hatun’un yaptırdığı saray da günümüze gelememiş olan erken bir örnektir. Daha öncesinde bir beylik olan Osmanlı’nın yönetimi, Osman Bey’in kendi evi içinden sağlanıyordu. Bursa’nın fethinden sonra ise Orhan Gazi döneminde bir müddet kendi evinden devam etti. Ancak yine aynı dönemde eski Tekfur Sarayı da kullanılmaya başlanmıştır. Hangi yıllarda ne gibi değişimler geçirdiği bilinmese de ilk olarak Orhan Gazi tarafından kurulan saraya ait birkaç minyatürde bazı seyahatnamelerde rastlanan bazı özellikleri oldukça dikkat çekiciydi. Timur’un oğlu Şahruh Sultan Bursa’yı 1402’de işgal ettikten sonra Bursa Sarayı’ndaki hazineyi yağmalamıştı. Saraydan yağmalanan değerli eşyalarla birlikte çok değerli olan bu kapıyı da Bursa’dan Semerkand’a yollanmış ve orada Timur’un çadırında giriş kapısı olarak kullanılmıştır. (5)

Geçmişte ve günümüzde önemli olaylar için şairler yazdıkları şiirlerle tarih düşürürlerdi. Tarih düşürme, ebced hesabına göre harflerin değerleri ve özel hesaplanması ile elde edilirdi. Ebced hesabı; günlük ihtiyaçlar ve haberleşmelerde, isim sembolü olarak, çocuğa isim verilirken, kitap ve makalelerde, resmî devlet kayıtlarında, ilimlerde, tasavvuf ve din ilimlerinde ve tarih düşürmede kullanılırdı. Pek çok konuda tarih düşürme, bizim edebî geleneğimizde mevcuttur. Nelere tarih düşürülürdü? Mansıb ve tayinlere, doğumlara, sünnet olanlara, evlenmeler ve düğünlere, ölümlere, zafer veya fetihlere, umumî felaketlere, cami, mescid, tekke, zaviye, medrese, han, hamam hastane, köprü, çeşme gibi sadak-i câriyelerin inşâ ve yenilenmelerinde, yazma ve basma kitapların tamamlanmasına, seyahatlere, taht kavgaları, isyanlar ve görevden azl olanlara, antlaşma, kongre ve sempozyumlara, yeni yıl tebrik ve kutlamalarına, hiciv ve istihza için ve diğer konular için tarih düşürülürdü. Arapça, Farsça ve Türkçe tarih düşürme örnekleri görülmektedir. (6)

Osmanlı’nın ilk payitahtı olma yanında günümüze kadar kültür, sanat, tarih, ticaret ve siyasetin gözde şehirlerinden olan Bursa için pek çok konu, mekân ve olay için tarih düşürülmüştür. Sayısız örnekleri tespit edilen ve Bursa’nın ruhaniyetine nakş edilmiş tarihlerden pek çok açıdan önemlidir. Bursa’nın güzelleri ve güzellikleri için çok sayıda eser verip, bunları metinlerle buluşturan Bursalı Lâmiî Çelebi (ö.938/1532), Bursa ismiyle birlikte hemen akla gelen ilk isimlerdendir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Bursa’ya geleceğini öğrenince Bursa Şehrengizi’ni yazmış, Münâzara-i Bahâr u Şitâ adlı eseriyle de Uludağ’da Bahar Sultanı ile Kış Şehriyârı’nı karşı karşıya getirmiştir. Henüz yayımlanmamış olan Divan’ında Bursa’nın her türlü özellik ve güzelliği dizelere aktarılmıştır. Aynı zamanda yaşadığı dönemde bu şehirde meydana gelen önemli olaylara ve kişilere tarih düşürmüştür.

Yavuz Sultan Selim hükümdar olduktan sonra Bursa’ya geldiğinde Bey Sarayı’nda kalmıştır. Devrin ünlü şairi Lâmi’î Çelebi de bu tarihi olayı Divan’ında bulunan bir tarih şiiri ile ölümsüzleştirmiştir: “Güneş gibi doğan, Hüma gölgeli sultanların şahı (Yavuz Sultan Selim); bu şehre şeref verdi. Yani yiğit ve temiz yürekli Selim Şah; -Allah onun devletini ebedi kılsın- Kuş yuvası gibi olan (Bey Sarayı’nın) saadet kapısını şereflendirdi.”

Lâmi’î Çelebi, Dîvân.

• Yavuz Sultan Selim’in Bursa’ya gelip, Bey Sarayı’nda kalması:

Gün gibi şehinşeh-i hümâ zıll

Çün virdi şeref bu Âsitâne

Ya’nî ki Selîm Hân-ı saf-der

Hak devletin ide câvidâne

Feth oldı bu resme câna târîh

Ey bâb-ı sa’âdet âşiyâne

H.918/M.1512-1513

Günümüzde hala tartışılan konulardan biri olan; Osmanlı döneminde şaşalı, debdebeli ve gösterişli sarayların neden yapılmadığı veya az sayıda olduğu gibi sorulara verilebilecek cevaplar için ışık tutabilecek bilgiler yine tarihi, dini ve edebi eserler ile arşivlerde aranmalıdır. Ayrıca tarih boyunca siyaset, kültür, sanat, edebiyat ve ticaretin önemli merkezlerinden olan Bursa için divanlarda ve diğer eserlerde yüzlerce tarih şiirleri vardır. Sadece edebiyat için değil, bütün bilim dalları için sağlıklı bir kaynak, güvenilir araştırma belgesi olan bu tarihlerin incelenmesi ve tahlil edilmesi gerekmektedir.

DİPNOTLAR

(1) Halûk İpekten: Divan debiyatında Edebî Muhitler, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1996, s.11.

(2) Geniş bilgi için bkz. Kadir Atlansoy: Bursa Şairleri- Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairlerin Biyografileri, Asa Kitabevi, Bursa, 1998.

(3) Geniş bilgi için bkz. Sadettin EĞRİ, Şerefü’l-İnsân- The Debate on Creation Between Man and Animals Before The Sultan/ Part I-II, The Department of Near East Languages and Civilizations Harvard University, Boston, 2011.

(4) Bkz. Şeyma Güngör: “Fuzuli’nin Türkçe Gazellerinde Çağın Sosyal Hayatı ve Manevi Özellikleri”, Türkiyat Mecmuası, c.XX, İstanbul, 1997., s. 255-272.

(5) Bilgiler için bkz., http://wowturkey.com/ forum/viewtopic.php?t=20149.

(6) Konu hakkında geniş bilgi için bk., İsmail, Yakıt, Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1992.

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir