İmparatorluğun Romantik Devrimcisi Cem


Samet ALTINTAŞ

Enis Batur, ‘Şeyhzade Cem İçin Ninni’ adlı şiirinde bir labirente benzetir onun yaşamını. Ve
şu dizelerle seslenir: “Cesaret, anne: tünediğin eşik/Geçkin düşte beklediğin tren/ne olur
gecikse: ben ki sultan/Cem, sürgün doğmuş şeyhzade.”

Tarih bize Cem’in, Fatih Sultan Mehmed’in üçüncü oğlu, Bayezid-i Veli’nin ve Şehzade Mustafa’nın kardeşi olduğunu söylüyor. Bu arada resmî tarih, kendisini Osmanlı padişahları arasında saymasa da o, halkın hafızasında bir hükümdar olarak yer aldı hep: Sultan Cem… Malum Osmanlı aristokrasisinde ‘Sultan’ sanı, padişahlarda isimlerinden önce, kadınlarda sonra gelir. Resmî tarih yazıcıları dahi bu duruma özen göstermişlerdir. Mesela, Osmanlı’yı anlatan ilk müverrih addedilen Âşıkpaşazade ‘Sultan Cem’, Mehmed Neşrî ‘Cem Çelebi’, Evliya Çelebi ise ‘Cem Şah’ diyerek anar onu. Müsaadenizle ben de bu yazımda ona ‘Sultan
Cem’ diyeceğim; çünkü karşımızda bütün ihtişamıyla bir Osmanlı hakanı duruyor.

1459 yılının Aralık ayında Edirne Sarayı’nda doğar. Fatih, oğluna şairane bir ad koyar. Bir rivayete göre Cemşid’den mülhemdir ismi. Yani, mağrur, asil, kudretli… Dört yıl dört aylık olunca özel bir hoca nezaretinde
eğitime başlayan Şehzade, on yaşına kadar sarayda yetiştirilir. Annesi Çiçek Hatun’dan İtalyanca ve Rumcayı okuyup yazacak kadar iyi beller. Bu arada annesinden öğrendiği dili, sürgünde ıstırabını, halet-i ruhiyesini
anlatmak için kullanacağı hiç aklına gelir miydi acep Cem’in? Babası on yaşını dolduran Şehzade’yi, Kastamonu Sancakbeyliği’ne gönderir. Arapça ve Farsçayı Kastamonu’da hafızasına alır. İlk gazellerini bu Türk merkezinde yazar. Yine Farsça divanını burada vücuda getirir.

SARI SALTUK’UN MACERALARINI DERLETİR

Fatih, küçük oğlu Cem’i Kara Süleyman ve Nasuh Bey’le beraber Edirne’ye göndererek; Rumeli Muhafızı tayin eder. Ardından Karaman’da karşımıza çıkar. Burada izdivaç eden Şehzade’nin bir sene sonra 1480’de oğlu dünyaya gelir, adını Oğuzhan koyar. Çocuğuna verdiği isim dikkat çekicidir. Oğuz, Türk geleneğinde önemli bir karşılıktır çünkü. Cem, an’ane konusunda çok hassastır. Hatta Ebu’l Hayr-ı Rumî’ye meşhur Sarı Saltuk’un maceralarını derleme görevini veren odur. Folklorik bilgileri barındıran Saltukname, bu emir-istekten yola çıkılarak vücut bulur. Cem’in, halkın dilinde ve gönlünde efsane olan şahsiyetlere sahip çıkması onun için mühim bir özellik olmuştur.

Tam burada Münevver Okur Meriç’ten bahsetmemek olmaz. Cem’in izinde yarım asır geçiren bu hanımefendi, tarihin güçlü mahkemelerinde yargılanan Cem’i yeniden tanımlar. Tarihe farklı bir Cem okuması sunar. Ortaya koyduğu muhteşem eserde, Şehzade Cem’i beraat ettirmenin yanı sıra bir anne şefkati ile bağrına da basmıştır.
Meriç, Fatih Sultan Mehmed’in Şehzade Cem’i imparatorluk idaresine hazırlamak arzusunda olduğunu, bunun da ona verdiği yüksek görevlerde açıkça görüldüğünü kaydeder.

‘SÜLEYMANÎ MÜLKÜN VARİSİ…’

Nitekim Fatih Kanunnamesi’nde bu teveccüh ayan beyan ortadadır. Kanunname-i Âl-i Osman’da yer alan ifadelere dikkat lütfen: “Ve oğlum şehzade –edâmallâhu umrehûya- hüküm yazılmak lazım gelse böyle yazıla: Ferzend-i ercmend es’ad ü emced vâris-i müşlk-i Süleymanî nûr-ı hadaka-i sultanî tâcu ru’ûsi’s-selâtîn sâhibü’l- ‘izzi ve’t-temkîn mahzu lûtfi’llâhi’l- ekrem oğlum Sultân Cem –edâmâllâhu bekâhû- yazıla. (Ve oğlum şehzadeye –Allah ömrünü devamlı kılsın- hüküm yazılmak lazım gelse böyle yazıla: Seçkin oğul, saadetli, şerefli, Süleymanî mülkün varisi, sultanî gözbebeğinin nuru, sultanların baş tacı, izzet ve temkin sahibi, keremli Allah’ın lütfu oğlum Sultan Cem – Allah bekasını daim kılsın- yazıla)

Fatih Sultan Mehmed, yeni bir sefer hazırlığı içindeyken 1481 senesinde Gebze Ovası’nda Hakk’ın rahmetine kavuşur. Dünya tarihinin gördüğü nadide devlet adamlarından, kumandanlardan biri daha göçüp gitmiştir. Şehzade Mustafa, 1473’te vefat ettiğinden saltanatta iki kardeşin hakkı vardır. Tez elden Amasya’da bulunan Bayezid’e ve Konya’da bulunan Cem’e haber uçurulur. Fatih’in vezirlerinden Karamanî Mehmed Paşa, Cem’in saraya gelmesini arzu ediyordur. Lakin İstanbul muhafızı İshak Paşa, kendi taraftarlarıyla beraber Yeniçerileri isyana teşvik eder. Hem Karamanî Mehmed Paşa’nın hem Cem’in yoldaşlarının başlarını kestirir.
Hatta Paşa’nın kesik başını bir sırığa takıp ‘Yaşasın Bayezid’ diye dolaşırlar. Yeniçeriler, sadrazamı öldürüp parçaladıktan sonra şehirdeki bilhassa Türk devlet adamlarının konaklarını, Yahudi, Venedikli ve Floransalı
tüccarların mallarını yağma ederler.

BURSA, İKİNCİ KEZ BAŞKENT OLUYOR

Sonuçta, taht’a Bayezid gelir ve oturur. Haliyle Cem, durumu kabullenmez. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştan bir fazladır. Babası gibidir: İnançlıdır, hırslıdır, isteklidir. Çünkü Bouhours’un da dediği gibi, ‘Biri sadece Mehmed’in, diğeri ise imparatorun oğludur.’ Bayezid, İstanbul’a gelir, şehirdeki kargaşa nihayet bulur. Lakin Cem’in ruhundaki dalgalanma süt liman olmaz, hakkının ağabeyi tarafından gasp edildiğini düşünüyordur çünkü. İmparatorun oğlu, II. Bayezid’in tahta çıkışından bir hafta sonra 4 bin kişilik ordusu ile Bursa’ya gelir. 2 bin kişiden müteşekkil ağabeyinin askerlerini hizaya sokar. Ve Bursa’ya halkın sevinç, mutluluk çığlıkları ile girer. Bursalılar, yeniden payitaht olmanın vermiş olduğu gururu yaşamaktadır şimdi. Cem, Bursa’da padişahlığını ilan eder, adına hutbe okutup, para kestirir. Bir sultana ait olan tüm işleri hemencecik yapar. Ve hayatının bundan sonra şiire dönüşeceği ilk ve son saltanatını, Osmanlı’nın birinci başkentinde geçirir. Kaynaklara göre 18 gün (İsmail Hami Danişmend 23 gün olduğunu söylüyor) hüküm sürer. Bursa, Cem’in bu şehre gelmesiyle Anadolu’nun sözcülüğü rolünü üstlenecektir. Ancak, Bayezid-Cem çekişmesini, Bizans entrikaları neticesinde Bayezid kazanır. Cem için taht, artık uğruna şiir yazılacak bir imaj olacaktır. Yolu, gurbete düşer.

ELVEDA VATAN!

Cem, yeniden Rodos yollarındadır. On gün süren yolculuğun ardından Rodos’a inen Şehzade’yi halk merak ve mutlulukla karşılar. Bizans’ı tarihe gömen Fatih’in oğlunu görecek olmak bir fani için bulunmaz bir andır çünkü. Pierre d’Aubusson, Şehzade ile dostluk anlaşması imza eder. Rodos’ta otuz üç gün kalan Cem, Fransa’ya yollanır. Cem için dönüşü olmayan bir gidiştir bu artık. Osmanlı’yı yönetmeyi hayal ederken Osmanlı’ya karşı bir koz olacaktır.

Tarih bize anlattıkları ve bağrında barındırdıklarıyla bir şeyler fısıldar şüphesiz. Bazı hadiseler karşısında ise keşke olmasaydı diyebiliriz sadece, solmuş bir çiçek demeti gibi kalır söylediklerimiz elimizde.

Bu arada Kanunî, 1522’de Rodos Adası’nı fethe gider. Türk askerinin adaya çıkarma yaptığı yerin adı, Avrupalıların ‘Cem Bahçesi’ dedikleri noktadır. Bu da tarihin aslında tevafuklar demeti olduğunun küçük bir
göstergesi olsa gerek.

Fransa’dadır… Frenk diyarında yetiştiği kültürün tam tersi bir hayatla karşılaşır Cem. Onuruna verilen yemeklere ve balolara iştirak eder adamlarıyla birlikte. Yüzüne yalancı gülümsemeler bırakan soyluların anlattıkları hikâyelere kâh inanır kâh inanmaz. Bazı asil kadınların çekim alanına girdiği rivayet edilir. Cem’in, La Batie de Royans Şatosu’nun sahibi Baron Jaques de Sassenage’nin kızı Helene ile aşk yaşadığı anlatılır örneğin. Bu arada ağabeyinin elindeki oğlu Oğuzhan’ın devletin başına babası gibi ‘sorun’ olmaması için boğdurularak hayatına nihayet verilir. Küçük bir çocuk cennet kuşu olurken dünya saltanatı devam eder Bayezid’in. Cem, acı haberi Frengistan’da alır. Halet-i ruhiyesini en iyi yaptığı işlerden biri olan mısralara dökerek dile getirir ve oğluna mersiye yazar. Tarif edilmez bir acı ile yazdığı şiirde, feleğinin karaya boyandığından bahseder.

ROMA’DA BİR OSMANLI!

Esaretin ikinci yeri Roma’dır. Vatikan Sarayı’nda Papa’nın misafiridir. Papa VIII. İnnocent ile konuşan Cem, amacının yabancı memleketlere gelmek değil, Rumeli’ye gitmek olduğunu anlatır, bir kez daha. Ancak Papa, onun üzerinden Osmanlı ülkesine Haçlı seferi düzenlemeyi planlıyordur. Kafasındaki düşünce gerçekleşmeyince de makamına güvenerek; Cem’e Hıristiyan olması teklifinde bulunur. Sultan Cem, bu teklifi kesin ve sert bir dille reddeder. Çünkü din-i Mübin-i İslam’a ihanet etmek aklının sınır uçlarından bile geçmez.

Bu arada bir yığın olay yaşanır. Papa ölür, Fransa yakın takiptedir, Bayezid İstanbul’da tiyatronun kendi lehine sonlanmasını bekliyordur. 1489’da Fatih’in oğlu olarak geldiği Roma’dan 1495’te yenik sultan olarak ayrılır Şehzade Cem. O ise kendi sergüzeşt-i ömrünü, kaleme aldığı Raiyye Kasidesi’nde şu ifadelerle cem etmiştir:

Cam-ı Cem nuş eyle iy Cem bu Frengistandur
Her kulun başına yazılan gelür devrandur.

İhtimaldir ki aklından Tuğrul Tanyol’un resmettiği dizeler geçmektedir,

“Ben Cem, daha dün yarım imparatordum
Kestirdiğim paralarda soldu vücudum
Öldüm binlerce ölümle, kıyıya vuran cesedime baktım
Yağlı urganlar bağlayıp boynuma (iskele, gün batımı Rodos’a doğru batık tekneler) yürüdüm, artık
Bana bu dünyada yer yok
Ne saray, ne köşk; ne rütbe, ne taht
Ağabey el ver yanına geleyim
Al beni, sonra istersen boğdur
Bir yanım zifiri karanlık, bir yanım…
Birden yağmur!”

VATANDA OLMAK GİBİ SALTANAT YOK!

Hayatı, sağanak halindedir hakikaten. İstanbul’dan gönderilen Tellak Mustafa, hani şu Koca Mustafa Paşa, Cem’in berberbaşı olur ve kaplanboğan otu zehri sürülmüş usturayla Sultan’ı tıraş eder. Napoli’ye olan
son yolculuğu büyük sıkıntılarla geçer, at üstünde dahi duramaz. Yüzü, gözü ve boynu şişen Şehzade, hiçbir tedaviye cevap veremez. Ölümün soğuk döşeğinde son dakikalarını geçiren Cem, 25 Şubat 1495’te seher vakti ayrılır dünyadan, 36 yaşında sahneden çekilir. On dört yıllık gurbeti nihayet bulur.

Şehzade’nin baştan beri yanından ayrılmadığı adamlar Celal ve Kapıcıbaşı Sinan Beyler, dinî vecibeleri yerine getirir. Cem’in iç organları Napoli Krallığı’nın bahçesine gömülür. Cenazesi ise dört yıl bekletilir diyar-ı küfürde. Cem’in sürgünü öldükten sonra da devam eder yani. Avrupalılar için kazanç kapısı kapanmamıştır çünkü. Fransız Kralı VIII. Charles, tabutun Osmanlı ülkesine gitmesini engeller. Ağabeyi Bayezid’in sefer düzenleme tehdidi üzerine cenaze vatanına getirtilir. Bu arada Cem’in vefatı çok sevdiği ve sevildiği Anadolu’da büyük üzüntüye sebebiyet verir. Gıyabî cenaze namazları kılınır, üç gün matem tutulur. İstanbul’daki dükkanlar kapatılır. Yine fukaraya İstanbul’da 100 bin, Edirne’de 80 bin akçe sadaka dağıtılır. Ağabeyi de üç gün boyunca siyah sarık sarar. Vasiyetinde; ağabeyi Mustafa’nın yanında, Bursa’da, Muradiye’de yatmayı dilediğinden buraya getirilir. Çünkü ruhuçün ‘vatanda olmak gibi saltanat’ yoktur.

Evliya Çelebi, Cem’in naaşının Bursa’ya nakli sırasında esrarengiz olayların vuku bulduğunu söyler ve “İkinci Murad’ın yakınına defin için mezar kazılınca, türbe içinde şimşek çaktı ve kıyamet gibi bir gürültü koptu ki bütün çalışanlar oradan kaçtılar. Üç gün boyunca türbeye kimse giremedi. Sonunda yine İkinci Murad’ın yanında bir türbeye defnettiler ve olayı da İstanbul’a bildirdiler.” notunu düşer. Sahi, bu neyin sesidir? Padişahlık yaptığı şehre, yine imparator olarak giren Cem’i karşılama töreni midir acep?

CEM ŞAH ÖLMEDİ Mİ?

Cem, Avrupa’yı derinden etkilemiş bir Türk sultanıydı şüphesiz. Hayatı, aksiyon filmlerine taş çıkartacak zenginlik ve gerçeklikteydi. Tam burada Evliya Çelebi yine devreye giriyor ve bize senaryonun bir
bakıma bugün de devam ettiğini naklediyor Fransız kaynaklarından. Efsaneye göre, zehirli ustura ile Cem’e benzer, sarı benizli bir adam tıraş edilmiştir. Yani öldürülen Şehzade değildir. Cem’e benzeyen kişinin naaşı verilir Bayezid’e. Ve Fransız inancı şöyle konuşur, “Yoksa bize gelip kızımız (Çiçek Hatun kast ediliyor) evladı olan Cem’i vermeyip daha sonra dış Fransa ülkesine Cem’i kral eyledik. Hâlâ krallarımız Cem Şah neslindendir. Bundan dolayı Cem tarafından ve annesi tarafından Fransa’nın Osmanoğulları’na yakınlığı vardır.” Ancak bu iddia tarihçiler tarafından kayda değer görülmemiştir. Gerekçe olarak ise zamanın Türk istihbaratının böyle bir işe izin vermeyeceği ve Cem’in vefatı sonrası geçen dört sene gösterilir.

Ancak efsane ile hakikatin iç içe geçtiği bu anlar, genişlemeye devam ediyor. Bir rivayete göre, Cem’in hayatta kalan tek oğlu Murat, Memluk Sultanı’nın kendisini İstanbul’a teslim edeceğinden korktuğu için Kahire’den Rodos’a kaçar. Öyle ki 1516’da Memluk elçisi, Rodos’a gelip; Murat’ı iade etmelerini ister; ama elçi huzurdan
kovulur. Bu sahneden sonra vuku bulan hadise ise ta günümüze değin uzanacaktır. Şöyle ki: Rodos’taki
Fondo Şatosu’nda ikamet eden Murat, az önceki tavra karşılık Katolikliği seçer ve adını Pierre Mehmet
Said olarak değiştirir. Papa VI. Alexander, onun adına bir papalık tımarı olan ‘Said Prensliği’ni oluşturur
ve Kral Ferrantino ona Said Vikontu (baronla kont arasındaki soyluluk unvanına ‘vikont’ deniyor.) sanını verir. Üstüne bir de Roma Senatosu Koca Fatih’in torununu Roma soylular sınıfına dahil eder. Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlenen Pierre Mehmet’in üçü kız biri erkek dört çocuğu olur. Oğluna dedesinin adı verilir ve Sultan Cem’in torunu Cem vaftiz edilerek; Niccola adını alır.

“BİZ DE OSMANOĞLU’YUZ…”

Kanunî, 1522’de 400 parçalık büyük bir donanma ve 100 bin kişilik kara ordusuyla Rodos’u fethedince Cem’in oğlu Murat’ın kendisine teslim edilmesini emreder, aldıktan sonra da Pierre Mehmet’i idam ettirir. Bu, Türk kaynaklarının tezi, hatırlatalım.

Vatikan arşivlerinde ise Pierre Mehmet’in ailecek şövalyelerle birlikte adadan kaçıp; Malta’ya gittikleri yazılı. Mesela, 2000’li yılların başında Maltalı arkeolog George Alexander Said-Zammit, Muradiye türbesine gelerek; büyük dedesi Cem’in kabrini ziyaret etmişti. Said-Zammit, soyunun on yedi kuşak geriye, yani Cem’e dayandığının kayıtları olduğunu serdediyor. Öyle ki 2009’da vefat eden Ertuğrul Osman Osmanoğlu’na şöyle bir ricada bulunur: “Biz de Osmanoğlu’yuz, lütfen hanedan defterine bizi de kaydedin.” Ancak Türk arşivlerine göre, Cem’in soyu, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi 1522 sonrası kesiliyor. Haliyle “Cem’in torunları”nın hanedan defterine kaydı yapılamıyor. Kaldı ki Ertuğrul Efendi’ye göre, Küçük Cem yaşasaydı bile Hıristiyanlığa geçmesi ve Papa’yla Napoli Kralı’nın verdiği unvanları kabul etmesi yüzünden çocukları, torunları salt Osmanlı tahtının değil, aynı zamanda İslâm halifesi olan Osmanoğlu ailesine zaten alınamazdı. Velhasıl, Cem’in hayat macerası, bugüne uzanan hikâyesiyle okunmaya devam ediyor. Fransa’nın Bourganeuf kasabasında Şehzade’nin tutsak edildiği ‘Zizim Kulesi’, 1996’da ‘Cem Sultan Müzesi’ adıyla açılarak; tarihe not düşülür.

CEM’İN MEZARI AÇILIYOR!

Sultan Cem, sadece yaşarken değil, vefatından sonra ve onu takip eden asırlar içinde merak edilen bir şahsiyet olur. Mesela 1945 senesinde mezarının açılması gündeme gelir, bir araştırma nedeniyle. Ve gazeteler, bu hadiseyi küçük de olsa haber verir. Adil Fahri Zeren, devrin Müzeler Müdürü Vahid Armağan’a bu hususta bir bilginin olup olmadığını sorar. O da merhum Haluk Şehsuvaroğlu’nun Bursa türbelerine dair bazı vesikaları yerinde incelemek için Bursa’ya gittiğini anlatır. O sırada meydana gelen çöküntü sebebiyle türbe onarımdadır.
Şehsuvaroğlu, tamirat sırasında bulunur. Lahdin başında, çöküntü olan kısım açılınca kabrin derinliği görülür. Zeren, Şehsuvaroğlu’na sizin de aklınızdan geçen şu soruyu yöneltir: “Cesedi görebildiniz mi?”

Şunları söyler:

“Aşağısı karanlık olduğu için bir şey fark edilmiyordu. Sonradan bir ipe bağladığımız feneri sarkıtmak suretiyle dip kısmını iyice görebildik. Uzunca bir boya malik olduğu tahmin edilen rahmetli Sultan Cem’in iskeleti hiç dağılmamış bir halde upuzun görülüyordu. Kafatasına doğru dikkatlice bakınca ağzında 32 dişinin de sapasağlam olarak durduğunu gördük.”

Sultan Cem, Muradiye’de atalarının topraklarında, ilk başkent(in)te, düşünü kurduğu yerde, yani gözbebeklerinin içindeki ülkede uyuyor. Ve bize velut hayatıyla bir şeyler anlatmaya devam ediyor aslında. Hüznü ise peşimizi bırakmıyor bir türlü. Amerikalı tarihçi, John Freely’nin sözleriyle yazımı hitama erdirelim: “Cem Sultan’ın hazin öyküsü, Anadolu’da olduğu gibi, Fransa’da da bugün bile usul usul yankılanmakta; çünkü o asla yaşlanmayacak ve unutulmayacak, Homer’in ‘düşler diyarı’ dediği yerde sonsuza kadar yaşayacak,
romantik bir kahraman. Öyleyse papağan matem karasını bırakıp yeniden özgün rengine, melek beyazına dönebilir ve efendisinin her odaya girişinde yaptığı gibi, bağırabilir: Çok yaşa Cem Sultan!”




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>