IŞIK TANRISI’NIN ŞEHRİ: GÖLYAZI


Esat KAPLAN

Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay, “Şehirler ve Kentler” adlı yapıtına ilginç bir tesbitle başlar: “Bir ilk farklılaşma olarak, bazı kentler bana erkekmiş (onlara kent diyorum), diğerleri de dişiymiş gibi (onlara da şehir diyorum) gelmektedir. Uygarlığı da dişi bir olay olarak gördüğüm için ayırım kendiliğinden gelmektedir. Bana göre, şehirler uygarlık yanları ağır basan yerleşim yerleri, kentler ise daha çok insan ve bina yığılmaları olarak ortaya çıkmaktadır.”

Bu kavramlaştırmadan yola çıkan Kılıçbay, İstanbul’u “şehir” olarak niteler. Bütün “kentsel yozlaşma”ya karşın dişidir İstanbul, ona göre. Başka bir yerden de söz etmez.Peki biz Bursa’ya ne diyeceğiz? Şehir midir Bursa, kent mi yoksa? Dişi midir, erkek mi? Hiç kuşkusuz şehirdir Bursa, dişidir!.. Köyken kent olmamıştır, şehir olarak doğmuş, şehir olarak var olmuş ve uygarlıklar doğurmuştur. Hisariçi’ndeyseniz örneğin ya da Kozahan’da kahve içiyorsanız ıhlamurlar altında… Kentin karmaşasına sadece birkaç adım uzakta olmanıza karşın sanki yüzyıllar öncesinin havasını solursunuz. Gölyazı’da turlarken Uluabat’ın çevresini, her adımda karşınıza çıkan antik taşlar yüzyıllara dayanan uygarlıkların sırlarını fısıldar kulaklarınıza. Bursa’yı “şehir” yapan onlarca köşeden biridir Gölyazı ve tarihi, antik çağlara kadar uzanmaktadır.

Apollania-Apollonia ad Ryndacum- Apolyont-Abulyond Antik çağda, Anadolu’da Bithynia ile Mysia arasında sınır kabul edilen Ryndakos Çayı’nın (Orhaneli Çayı) oluşturduğu göl üzerinde bir kent vardır: Apollonia ad Ryndacum… Kente Apollonia adının, Kraliçe Apollonis onuruna, Bergama Kralı II. Attalos tarafından verildiği söylenmekteyse de bu ad, Luwi dilindeki Apa (su), ull (çalılık) ve wana (tanrı) sözcüklerinin birleşmesinden gelmektedir. Aslında Apollonia, Apollon tapınaklarının bulunduğu yerlere verilen ortak bir ad… Antik çağda Anadolu’da Apollonia adlı 9 kent olduğu biliniyor. Gölyazı, Ryndakos Çayı kıyısında kurulduğu için “ad Ryndacum” tamlamasıyla diğerlerinden ayrılıyor. Antik çağdaki Apollonia ad Ryndacum adı, süreç içinde Apolyont ve Türkçe’de Abulyond’a dönüşüyor. Günümüzde Bursa’nın en eski ve en yoğun tarihsel kalıntılarla dolu yerleşim yerlerinden biri olan Apollonia ad Ryndacum’un İÖ IV. yüzyılda kurulduğu belirtilmekte, İÖ I. yüzyıldan itibaren de yazılı kaynaklarda adından söz edilmektedir. Apollonia ad Ryndacum, Roma döneminde bir süre Adramittion’a (Edremit) bağlı 11 kentten biri olarak görülürken, bir süre de Kyzikos’a (Edincik) bağlı olduğu bilinmektedir. İS. 117-138 yıllarında saltanat süren İmparator Hadrianus, Bithynia gezisi sırasında kente uğramış ve bu gezi anısına kenti çevreleyen kale bedeninin kapısına bir yazıtaşı konulmuştur. Roma döneminde de kent adına para basılmıştır. Bizans döneminde başlangıçta Bithynia Piskoposluğu’na bağlı kalan kent, daha sonra Nicomedia (İzmit) ve kısa bir süre de Kios (Gemlik) Piskoposluğu’na bağlanmıştır. Bu dönemde kent Theotokia olarak da anılmaktadır. Osmanlılar 1302’de Bafeum Savaşı’nı kazanınca Lopadion’a (Uluabat) sığınan Kite Tekfuru’nu kovalayarak ilk kez Apollonia ad Ryndacum önlerine gelmişler; kaçak tekfurun teslim edilmesi konusunda anlaşmaya varılması üzerine geri çekilmişler, sadece gölde bulunan Alyos Adası’nı ele geçirmekle yetinmişlerdir. Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Aygutalp’in oğlu, Osmanoğullarının ilk ünlü denizcisi Kara (Emir) Ali tarafından fethedilen adanın ele geçirilmesiyle Apollonia ad Ryndacum’un, göl ayağındaki Lopadion’la ve de dolayısıyla Bizans ile doğrudan bağlantısı kesilmiş oluyordu. Osmanlı döneminde Hristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu, ancak Hristiyan ve Müslüman Osmanlı yurttaşlarının bir arada yaşadıkları Apollonia ad Ryndacum’un adı, halk arasındaki söylemle Apolyont’a dönüşmüştür.

Mitolojide Gölyazı

Gölyazı’nın kısa tarihçesi böyle, ama bu kadarla sınırlı değil. Zira onu Işık Tanrısı’nın şehri yapan bir de mitolojik öyküsü var: “Tanrı Zeus’un çocuğunu taşıyan Leto, doğum yapabilmek için küçük bir kara parçası bile bulamaz. Zeus’un karısı Tanrıça Hera, evliliğin koruyucusu olan ev ve ocak tanrıçasıdır. Hera, kendi evliliğini korumak için canlı cansız tüm varlıklara, Leto’ya çocuğunu doğurması için yer göstermemelerini emretmiştir. Leto, böylesi zor bir durumdayken sadece bir ada ona yardım etmeyi kabul eder. Ada sabit değildir. Su yüzeyinde gezebilmektedir. Bu yüzden diğer toprak parçaları gibi Hera’nın öfkesinden korkmaz. İris’in Hera’yı bir mücevherle kandırması sonucu, doğum yapanlara yardım eden Tanrıça Eileithyia da Leto’nun yanına gelebilmiştir. Leto önce bir kız çocuğu doğurur: Artemis… Peşinden de onun yardımıyla Apollon dünyaya gelir. Hep o cesur ada sayesinde… Apollon ışık ve aydınlık tanrısıdır, adım attığı her yer otlar ve çiçeklerle dolar ve ada bir cennete dönüşür. İşte Gölyazı, Anadolu’da Işık Tanrısı Apollon adına kurulmuş 8-9 antik yerleşimden tatlı su kenarında kurulmuş tek şehirdir.”

Söz sırası mitolojiye gelince öykülerin ardı arkası kesilmez tabii. İşte bir başkası ki Gölyazı sakinlerinin dilinden düşmeyen bir hikaye: “Çok önceleri, Marmara Denizi’nin güneyindeki Odrysses (Mustafakemalpaşa) Çayı, Bandırma’dan denize dökülürdü. Apolyont Gölü de ortalarda yoktu. Bugün gölün olduğu yerde Apollonia, Mustafakemalpaşa’nın bulunduğu yerde de Melde (Miletepolis) kenti bulunuyordu. Apollonia Kralı’nın, güzelliği dillere destan bir kızı vardı. Melde Kralı, bu güzeller güzeli prensesi oğluna istedi. Ancak genç prenses, gönlü olmadığı için varmadı prense. Baba Kral, bir tepe üzerinde saray yaptırarak sakladı kızını. Çok öfkelenen Melde Kralı ise bir felaket getirmek istedi baba kızın başına. Ve Odrysses’in sularını Apollonia topraklarına doğru çeviriverdi. Apollonia toprakları sular altında kaldı, ama kent ile prensesin sarayı, çevresi surlarla çevrili bir ada olarak kaldı. İşte Apolyont Gölü böyle oluştu.” Apolyont, dünyada suyu içilebilen üç gölden biriydi. Göl kenarındaki evlerden sallanan bakraçlarla eve çekilirdi su. Öyle lezzetliydi ki Apolyont’un suyu, içen bir daha içmek isterdi. Yüzyıllar boyu Bursa’dan gelip geçen gezginlerin de ilgi odağı oldu Apolyont.

“Solumuzda dağın etekleri, sağımızda geniş bir ova”

1835 yılında Mustafakemalpaşa’dan Orhaneli’ye uzanan geniş bir bölgede dolaşan İngiliz gezgin William J. Hamilton, 1845’te yayımlanan “Anadolu, Pontus ve Ermenistan’da Araştırma” adlı iki ciltlik günlüklerinde, Hasanağa’dan Mustafakemalpaşa’ya giderken gördüğü Apolyont’u da anlatmaktadır: “… Hasan Ağa Köyü’nden ayrıldık ve tepelere ulaştığımızda üzerinde adalar olan Apolyont Gölü’nün güzel bir manzarasıyla karşılaştık. Aşağı inerken solumuzda dağın etekleri, sağımızda ise geniş bir ova vardı. Burada çoklukla mısır, üzüm ve dut ekiliydi. Gölde su seviyesi çok yüksekti ve şu a nda kıyıdan bayağı içeride olan, yazın ise kuru toprakta kalan ağaçların dallarına kadar ulaşıyordu.”

Osmanlı döneminde Rumlarla Türkler birlikte yaşıyordu Apolyont’ta. Yaklaşık bin ev vardı köyde. 800-900 hane Rum, kalanı da bugün bile yerel ağızda Manav denilen Türklere aitti. Her iki grup, üretim ilişkilerinde kurdukları çıkar birlikteliğini sosyal yaşamda da sürdürmüşlerdi. Hamamda perşembe ve cumaları Müslümanlar, cumartesi ve pazarları Rumlar yıkanırdı. Pazar günleri Rum, cuma günleri Türk pazarı kurulurdu ve her iki grup birbirinden alışveriş yapardı. Ekonomisinde balıkçılık, ipekböcekçiliği ve ticaret önemli yer tutuyordu ve önemli bir pazar merkeziydi Apolyont. Balıkçılık faaliyetlerinin örgütlenmesinde her iki taraf eşit biçimde temsil ediliyordu. Rum balık satış katibi Lugor, Türk balık satış katibi de Sait Sincan’dı.

“Apolyont küçük yelkenli gemilerle doludur”

1890’larda İstanbul ve Bursa’da dolaşan Fransız gezgin Vital Cuinet de “Asya Türkiyesi” adlı yapıtında 19. yüzyılda Gölyazı’daki balıkçılık faaliyetlerine ilişkin ayrıntılı notlar aktarır: “… Kuzeybatıdan güneydoğuya uzunluğu 24 kilometre, genişliği 13 kilometredir. Orhançay ve Simav nehri sayesinde büyük gemilere açık gölün Marmara denizine uzaklığı 28 kilometredir. Bu göl, ana uğraşları balıkçılık olan çok sayıda küçük yelkenli gemiler ve kürekli sandallarla doludur. Gölde bolca bulunan yumuşak etli, lezzetli balıklar Bursa, İstanbul ve Avrupa yakasındaki Türk kentlerinin pazarlarında çok aranır. Bu balıklar arasında turnabalığından başka, sazan, yanında yayın gibi çok tanınmış bir çeşit balık, ağzının tadını bilenler içindir.”

Kereste, mısır, buğday gibi ürünler yelkenlilerle Apolyont Gölü-Uluabat Suyu aracılığıyla Susurluk Çayı’na, oradan da Marmara Denizi’ne açılarak İstanbul’a ulaştırılıyordu. Kız Adası’nın taşları Dolmabahçe Sarayı’nın yapımında kullanılıyor, sallarla Karacabey Deresi’nden Mudanya’ya, oradan da İstanbul’da taşınıyordu. Haydarpaşa Limanı’nın yapımında da bu taşlar kullanılmıştı. 1907 (Hicri 1325) tarihli Hüdavendigar Vilayeti Salnamesi’ne göre 514 hane vardı Apolyont’ta. I. Dünya Savaşı yıllarında çıkan yangında 400 ev küle dönüştü. Kurtuluş Savaşı sırasında ise ana yoldan içeride olması nedeniyle yakılıp yıkılmadı. Yine de Rumlar da Manavlar da köyü boşalttı, çevre köylere sığındı. Savaştan sonra Manavlar Apolyont’a dönerken, Rumlar Yunanistan’a kaçtı. Apolyontlu Rumlar, Castroia’ya yerleştirildi Yunanistan’da. Ama yapamadılar bu büyük kentte ve bir göl kenarında yeni Apolyont’u kurdular. Apolyont’ta boşalan evlere de Selanik’ten gelen Türkler yerleştirildi.

“Gözyaşlarının arasından gülümseyen köy”

Tanınmış İngiliz yazar ve heykeltıraş Clare Sheridan’ın Bursa gezisi de mübadele dönemine rastladı. 1924-1925 yıllarını Türkiye’de geçiren Sheridan’ın izlenimleri yaşanan acıyı bir çırpıda özetler nitelikte: “ … N ilüfer deresi üzerindeki 14. yüzyıldan kalma taş bir köprüden geçtikten sonra çok uzun süredir yollarda olduğu belli olan bir kafileyi solladık. Yorgun düşüp iki büklüm olmuş erkekler, peçeli ve üst başları kir pas içindeki kadınlar, artık ölmek üzere olan eşeklerin yanı sıra ilerliyorlardı. Sandıklar, ağlayan bebekler ve üstleri kapalı kağnılara sığmayan ne kaldıysa eşeklerin sırtına yüklenmişti. Bunlar kimbilir nereden gelmekte olan mübadele insanlarıydı. Söylediklerine göre, 800 Rum (bana bu rakam gerçekte çok daha fazlaymış gibi geldi) Yunanistan’a yollanmış, geride sadece 60 Türk kalmıştı. Giden Rumların yerine Selanik’ten 200 Türk gönderilmişti. Bizi karşılayanlar da bu insanlardı; bize gezdirdikleri yöreye aslında kendileri de yabancıydılar. Yeni gelenler, bize köyü terk edenlerin atalarının mezarlarını gösteriyorlardı. Tepeden bakılınca, yanında nöbet tutan iki koca selvi ağacının ortasında parıldayan gölüyle, bu küçük köy gözyaşlarının arasından gülümsüyormuş gibi gözüküyordu.”

Zamanla kaynaştılar Muhacirlerle Manavlar. Apolyontlu Rumlar da hiç unutmadı doğdukları toprakları. Balık satış katibi Lugor, birkaç kez geldi büyük göçten sonra. 1935’te geldiğinde sur duvarları üzerinde bulunan rölyefteki Yunanca yazıları okudu ve 2 bin 600 yıllık olduğunu söyledi. Bugün bile zaman zaman konukları olur Gölyazı’nın Yeni Apolyont’tan. Yunanistan’dan otobüslerle gelirler, atalarının köylerini gezer, mezarlarında ağıt yakar, köy meydanında çiftetelli oynarlar; hüzünle mutluluğu bir arada yaşarlar…

 




One thought on “IŞIK TANRISI’NIN ŞEHRİ: GÖLYAZI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>