MACAR MİSAFİRLERİMİZ VE II. FERENC RAKOCZİ


Yrd. Doç. Dr. Sezai SEVİM

Ferenc, 27 Mart 1676 yılında doğdu ve 8 Nisan 1735 yılında vefat ettiğinde 59 yıllık bir ömür yaşamıştı. Bu yıl O’nun 341. doğum yıldönümü ve de 282. vefat yıldönümüdür. II. Ferenc Rakoczi, Erdel’in soylu Macar ailelerinden birinin mensubu olan ve 1652-1659 yılları arasında Erdel Prensliği görevini üslenmiş I. Ferenc Rakoczi ile İona Zrinyi’nin(Annesi köklü Macar kahraman ailelerinden birine mensuptur) oğludur.

Bilindiği gibi Macaristan topraklarının önemli bir kısmında uzun yıllar boyunca Osmanlı idaresi yetkili iken, Avusturyalıların bölgeye hâkim olma mücadelesi tesirli olmaya başlamış ve Osmanlı bölgeden yavaş yavaş çekilmek zorunda kalmıştır. Çekilmenin ardından Avusturya’nın hâkimiyeti başlamış ve buna karşı da Macarların bağımsızlığa özlemi kahramanlıklarla dolu bir mücâdelenin başlamasına yol açmıştır.

O’nun Osmanlı topraklarında yaşadığı 17,5 yıllık ömrü, hep bağımsızlık için çözüm arayışlarıyla geçmiş gibidir. Padişah’a sık sık bu yönde fikirler verdiği gibi Osmanlı menfaatine olacak gelişmeler hakkında da fikir teklifinde bulunduğu anlaşılıyor. Mücadele için yanındakileri daima diri tutmaya yönelik bir disiplin politikası da izlemiş görünmektedir.

Osmanlı’ya Mülteci Olmaları:

Babasının Erdel Prensliği görevinin daha sonrasında II. Ferenc Rakoczi, 1704’te başlayıp 1711 yılına kadar süren Macar bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yapmış ve bu dönemde Macar Prensi olmuştur. Bağımsızlık mücadelesi, Avusturya ordusuna yenilgi ile neticelenince, barış görüşmeleri başladı. Görüşmeler sonunda Macar bağımsızlık savaşçıları ile Avusturya arasında 1711 yılında Szatmár barışı imzalandı ve Ferenc’in başlattığı bağımsızlık mücadelesi bitmiş oldu. Savaşın yenilgi ve anlaşma ile bitmesi, bir taraftan da Ferenc’in sürgün yıllarını başlatmış oldu. Önce Polonya’ya ardından da İngiltere’ye geçerek bir müddet orada yaşamak durumunda kalmıştır. Daha sonra ise Fransa’ya sığınarak hayatının 1711 ile 1717 yılları arasındaki günlerini sürgünde geçirdi. Diyet Meclisi’nin aldığı karar ile birlikte Fransa’dan da destek göremeyeceği anlaşılmıştı artık II. Ferenc Rakoczi’nin.

Bu durum karşısında 1717’de Osmanlı Devleti’nin Sultanı III. Ahmed’in davetini kabul ederek Fransa’dan ayrılıp Osmanlı topraklarına yerleşti. 1718’de Osmanlı ve Avusturya arasında imzalanan Pasarofça Anlaşması ile birlikte, daha önce Osmanlı Devleti’ne iltica eden Macar mültecilerinin hayatları güvence altına alınmış oldu. Ferenc’in grubunda olmayan ama onun mücadele arkadaşları olan iki general ve yanındaki askerleri de Osmanlı topraklarındaki Bender’de yerleştirilmişlerdi. 1717 yılından itibaren Osmanlı topraklarında mülteci olarak yaşamaya başlayan Ferenc ve yanındakilerin hayatı, çok büyük problemlerle karşılaşmadan sürmeye başlamıştır. Tabi ki bu duruma, Avusturya/Nemçe elçisinin İstanbul’da Osmanlı yönetimine yaptığı sık sık müdahale girişimlerinin mülteciler aleyhine olumsuz yansımalarını da dikkatten uzak tutmamak gerekir.

15 Eylül 1717 tarihinde Fransa’dan yola çıkıp 10 Ekim’de Gelibolu’ya ekibiyle beraber ayakbastılar. Yaklaşık 25 günlük yorucu bir deniz yolculuğunun sonunda karaya inmiş oldular. 10 Ekim 1717’den 24 Nisan 1720 tarihine kadar geçen yaklaşık 2,5 yıllık süreyi, Gelibolu, Edirne ve İstanbul çevresinde (Yeniköy) yer değiştirerek geçirdiler. 24 Nisan’da artık devamlı kalacakları Rodosto’ya, diğer bir deyişle Tekirdağ’a yerleşmiş oldular. Tekirdağ’da onların işlerinde kolaylık sağlaması için birisi, kendisi Macar kökenli olan İbrahim Müteferrika ve diğeri de tercüman Mustafa Ağa olmak üzere iki çavuş tayin edilmiştir. Ömrünün geri kalan 15 yıllık kısmını da Tekirdağ’da geçirdi. Yanındakilerin çoğunun Tekirdağ’daki hayatları, ömürlerinin sonuna kadar burada devam etmiş görünmektedir.

Ferenc’in Osmanlı topraklarında 17,5 yıllık(1717-1735 arasında) ve yanındakilerin de 44 yıllık(1717-1761 arasında) misafirliğinin nasıl geçtiği meselesi, bu yazıda bizim konumuz olacaktır. Daha çok ta Ferenc’in yaşadığı dönem tabiî ki…

 

Mültecilerin Nüfus Durumu:

Ferenc’in Osmanlıya sığınma süreci içinde, iki generali ve yanlarındaki 300 civarındaki askerleri de Osmanlı topraklarında kabul edilerek önce Boğdan’da ve sonra da Bender’de ve daha sonra da daha iç bölgelere yerleştirilmişlerdir ki onlar için de tahsisat yapılmış ve ödemeleri takdim edilmekte idi.

Onunla birlikte yola çıkan mültecilerin nüfusunun kaş kişi olduğu hakkında farklı sayılar öne çıkmaktadır. Ferenc’in grubunda bulunan mültecilerin sayısının, bazen değişse de 50 civarında olduğu var sayılabilir. Ancak zaman ilerledikçe göç, ölümler vb. sebeplerle meydana gelen eksilmeler yoluyla sayının gittikçe azaldığı da dikkate alınmalıdır. Ferenc’in vefatının ardından Osmanlı Devleti’nin “isteyen ayrılabilir” şeklindeki teklifi üzerine meydana gelen eksilmeler sonunda kalanların 30-40 kişi olduğunu zaten Mikes de belirtmektedir. 1800 başlarına kadar, gittikçe azalan miktarda da olsa Macar mültecileri Osmanlı topraklarında hayatlarını devam ettirmişlerdir.

 

İdealleri, Beklentileri ve Gelişmeler:

Osmanlı Devleti yetkililerinin II. Ferenc Rakoczi’yi 17,5 yıl ve yanındaki mültecileri de 44 yıllık sürede, başta can güvenliklerini güvence altında tutabilmeye çalıştığı ilk bakışta anlaşılabilmektedir. Can güvenliği yanında, iyi bir yaşam ortamı, refah seviyesi yüksek bir hayat, şeref ve siyasi konumlarına yakışır bir itibar ve saygı, ülkelerinden haber alma ve iletişim imkânları açısından da ihtiyaç duyacakları ilgiyi Osmanlı yöneticilerinden ümit etmek onların beklentileri olmuştur. Ancak bu ilgiyi görebilmiş ve bulabilmişler midir? İşte biz bu soruya burada cevap bulmaya çalışacağız.

Mültecilerin Osmanlı’ya sığındıkları ilk zamanlarda, Avusturya’ya karşı Osmanlı’nın olası savaşından bazı olumlu beklentilerinin öne çıktığı görülüyorsa da, iki taraf arasında yapılan barış dolayısıyla ümitlerinin solmaya başladığı anlaşılıyor. Hatta savaş için çok da istekli bir duruşları vardır ilk zamanda, bu barış dolayısıyla Fransa’ya geriye dönüşü de düşünmeye başladılarsa da oradan çok ümit verici tavır görmedikleri anlaşılıyor.

Avrupa’daki devletlerin de hemen hemen her birinin diğerleri arasında yaptıkları bazı anlaşmalarından bahseder ve onlardan da ümit kalmadığını anlatır kaynaklar. Daha sonraki yıllarda Fransa’dan bazı olumlu işaretler aldıklarında da Osmanlı pek gönülsüz davranmış gibidir. Mikes bu gönülsüz davranışın ardında, yine Nemçe elçisinin olduğunu belirtiyorsa da aslında Padişahın göndermemesinin kendileri için daha hayırlı sonuçlar getireceğini düşünmektedir.

Gündelik Yaşama Ortamı:

Nemçe elçisinin İstanbul’da Osmanlı yönetimine yaptığı sık sık müdahale girişimlerinin mülteciler aleyhine olumsuz yansımalarını da dikkatten uzak tutmamak gerekir. Hatta bazı yer değişikliklerinde olduğu gibi bir defasında da, Yeniköy’den Tekirdağ’a nakledilmeleri yönünde baskı yapmış ve göç için karar aldırmıştı.

Tekirdağ’a geldiklerinde Ermeni mahallesindeki boş evlere yerleştirilmişler. Buradaki Ermenilerden bazıları tedirginlik yaşamışlar ve de kadıya Macarları istemediklerini talep ederek şikâyette bulunmuşlardır. İlk zamanlarda yaşanan tedirginlik zamanla aşılmış görünmektedir. Nemçe elçisinin baskıları ile daha kötü bir yere gönderileceklerini tahmin ederken, Türk, Yahudi ve Ermenilerin yaşadığı Tekirdağ’a geldiklerinde burayı çok beğendikleri, sevdikleri ve memnun olduklarını beyan eder kaynaklar.

Mültecilerin günlük yaşama biçimi için Mikes şu programı verir bize; “Şehirden ve topraktan artık epeyce bahsettim, biraz da kendi evimizdeki âdetleri ve ne türlü vakit geçirdiğimizi anlatayım. Her halde bir manastırda bile bizim beyin evindekinden fazla intizam yoktur. İşte buranın programı:

Sabah saat beş buçukta trampet çaldığı zaman hizmetçiler kalkar ve altıya kadar hazırlanırlar, saat altıda yeniden trampet çalar o zaman bey giyinir ve küçük kiliseye giderek duada hazır bulunur, oradan yemekhaneye gider, kahve, tütün içeriz. Saat sekize çeyrek kala birinci, sekizde ikinci ve biraz sonra üçüncü trampet ibadete çağırır, o vakit Bey tekrar kiliseye gider, sonra evine çekilir, o zaman herkes istediği yere gider. On bir buçukta yemek trampeti çalar, on ikide sofraya oturur ve tavukları haklarız. İki buçukta Bey yalnız olarak ibadethaneye gider ve üçe kadar orada kalır. Akşam ibadeti için saat beşe çeyrek kala birinci, beşte ikinci ve biraz sonra üçüncü trampet çalar, kiliseye gidilir ve sonra herkes dağılır. Saat altı buçukta akşam yemeğine çağırılırız, yemek çok sürmediğinden sekizde Bey soyunur, ama çok zaman o saatte yatmaz ve sabahleyin altıda giyinse de gece yarısından sonra saat ikide kalkar. Ve zannetmeyin ki, bütün bunlarda en küçük bir değişiklik olsun, Bey hasta da olsa program böylece tatbik olunur.” “İşte bizim manastırın nizamı bu…” cümlesi ile günlük uygulanması gerekenleri ortaya koymuş oluyor.

Nasıl vakit geçirdiklerine ve nasıl eğlendiklerine dair de bilgiler de verir. “Nasıl eğlendiğimize ve ne ile vakit geçirdiğimize gelince; bu çok çeşitlidir ve herkes kendi zevkini gütmektedir.”

Ferenc’in vaktini nasıl geçirdiği konusunda da, “Bey haftada iki defa atına binerek akşama kadar avlanmaya çıkar, çünkü keklik ve tavşan burada pek çoktur, kırmızı keklik boz keklikten fazladır. Ava çıkmadığı zaman ise vaktini uzun yazıları ile geçirir.”

Komşuluk ilişkileri hakkında ise bir hayli şikâyetçidir; “…buranın adamlarıyla da görüşmek mümkün değil. Yabancı birisi burada kimsenin evine gidemez hele Ermeniler karılarını Türklerden ziyade kıskanıyorlar. Komşumuz olan kadını daha görebilmiş değilim. Günde on kere kapısının önünden geçerdim o da, kapıda ise, benden şeytan görmüş gibi kaçar ve kapısının sürgüler.”

 

Ekonomik İmkânları:

Osmanlı Padişahı, II. Ferenc Rakoczi’nin konumuna uyan ve mültecilerin ihtiyaçlarını karşılayabileceğini düşündüğü bir miktardaki günlük ödemenin taraflarına ödenmesini maliyeye emir etmiştir. Bunun günlük olarak 60 kuruş olduğu ve Ferenc’e belli aralıklarla ödendiği bazı dağınık ve parça bilgilerden anlaşılıyor. Bazen 70 kuruş ödendiği de olurmuş. Padişahın tahsis ettiği bu kadar parayı aldığı halde mirasında çok zengin bir şeyler çıkmadı diyor Mikes. “Yazı çekmecesinde altı yedi altınını buldum, öldüğü zaman bütün serveti beş yüz kuruş idi.” Bu verilen miktarın, Ferenc’in beyliğine uygun düşecek zati harcamaları ile birlikte mültecilere yeme-içmenin ve giyimin ötesinde bile bol bol yetip arttığı anlaşılıyor. “Siz belki günde bazen yetmiş bazen de altmış kuruş aldığı halde parasını ne yaptı diyeceksiniz. Size iki kelime ile cevap vereyim: çok adam besliyor ve bunlara çok para veriyordu. Sonra yapı işlerine çok para harcanıyordu. Üçüncü ve en faydalı masrafı da ibadet ve kilise içindi.”

Mültecilerin her biri yüksek miktarlarda para da biriktirebilmişlerdir. Mikes bu konuda şu bilgileri aktarır; “Efendimize günde 60 kuruş verirlerdi, onun için o da adamlarına iyi para verebilirdi ve verdi de. Çünkü kiminin altı yüz, kiminin dört yüz, birçoğunun da iki yüz kuruşu olmuştu.”

Ferenc’in vefatı sonrasında diğer mültecilere serbest oldukları ve gitmek istedikleri yere gidebilecekleri belirtildiği halde, çoğunun kaldığı ve prensi beklediği anlaşılıyor. Bu kalanlara da Osmanlı Padişahının yine günlük olarak ödemeyi sürdürdüğü, ancak bu sefer miktarı hayli düşürerek günlük 10 kuruş tayin ettiği anlaşılıyor. Yeni miktarın düşmüş olması sebebiyle, artık mültecilere maaş verilemeyeceği ve de elbise alınamayacağını belirtiyor Mikes. Bu miktar paranın, 30-40 kişilik grubun sadece yemek masraflarını karşılayabileceğini anlatıyor.

 

Saygı ve İtibar…

Osmanlı Padişahı’nın misafiri olan II. Ferenc Rakoczi’nin, bizzat padişah tarafından da sarayda kabul edildiği ile ilgili bir bilgi vermez Mikes. Ancak kabul edilmiş olsa idi muhakkak bahsetmesi lazım gelirdi diye düşünüyorum. Ancak onun ölümünden sonra büyük oğlu Jozef’in geldiğini biliyoruz. Prens Jozef Rakoczi, 1737 senesinde sultan I. Mahmut tarafından sarayda kabul edilmiş ve hatta kendisine Erdel Hâkimi(Kralı) ve Engurus Dukası unvanı verilmiştir. Bu unvanla Erdel’i kurtarmak için cepheye giden Jozef, Erdel’i kurtaramadığı gibi canını da cephede feda etti.

Osmanlı topraklarına Gelibolu’da ayak bastıktan sonra, Edirne’deki karşılanışı onlara verilen değeri yansıtmak bakımından dikkat çekicidir; “Edirne’ye bir buçuk fersah mesafeye vardığımızda kaymakamın kâhyası, yani konak memuru padişah ve efendisi namına, takriben iki yüz kadar maiyeti ile Efendimize karşı geldi. Şehre yarım fersah kala, efendisi adına bizi ağırladı. Türkün o kadar güzel yemekleri olacağı kimin aklına gelirdi ki? Hepimizin acıktığımız muhakkaktı, ama sevgili ablacığım şurası da muhakkak ki en aşağı seksen kab yemek yendiği halde sofradan aç kalktım….”

Değişik defalarda kendisine gösterilen konumuna mütenasip ağırlama törenlerinde, çok üst derecelerdeki misafirlerine gösterebileceği ağırlama biçimlerini aynen ona uygulamıştır. Mesela Yeniköy’den Tekirdağ’a yer değiştirme sırasında ve içinde sadece Bey’in yanında bizden 3-5 kişinin bulunduğu grubu taşımak üzere tahsis ettiği 400 kişilik kalyon, “beyi son derecede mahzuz etmiştir”. Kalyona bey binerken top atışıyla selamlanmıştır. Padişah “beyin yanına 1 kapıcıbaşı ve bir de çorbacı vermiştir”.

Kalyondaki yolculukları Tekirdağ limanına ulaştıklarında tamamlanmış ve burada da Ferenc’e ihtişamlı bir tören düzenlenmiştir. “Tekirdağ’a geldik. Bey hemen kalyondan indi, atlar da kıyıda hazır bulunduğundan şehrin ileri gelen memurları tarafından debdebe ile konağına götürüldü.”

 

İletişim İmkânları:

Ferenc’in dış ülkelerdeki gelişmeleri an be an takip ettiği anlaşılıyor. Zaten günlük vaktinin önemli bir kısmını gelen mektupları okumak ve yeni mektuplar yazmakla geçirdiğini Mikes belirtiyor. Mültecilerin de bu tür gelişmelerden haberdar olduğu görülüyor. Mikes çoğu mektubunda, Avrupa ülkeleri arasında meydana gelen savaşları, anlaşmazlıkları, dostlukları ve evlilikleri detaylı bilgiler vererek aktarmaktadır.

“Prusyalı bu ay içinde Kraliçeye karşı savaş açmış…” şeklindeki bilgiye bakılırsa, Avrupalılar arasında başlayan bir savaş aynı ay içinde mültecilerin kulağına gelmektedir. Bu manada, “Fransızlarla İngilizler birbirine savaş açmışlar”, “yeni sadrazam Ragıp Paşa geçen ay içinde Halep’ten gelmiş”, “…bu ay kan akıtmak adettir. Ayın altısında Prag’ın yanında epeyce kan alınmış, zira kraliçenin ordusu ile Prusya kralı arasında büyük savaşlar olmuş” şeklindeki bilgilere bakılırsa, Mayıs’ın 28 inde yazdığı mektupta aynı ayın 6’sındaki olayları anlatabiliyor olmak için bilgilerin de çok hızlı ulaştığı söylenebilir.

Mikes, 1755 Ocak’ının 15. gününde Lizbon’da meydana gelen depremi anlatır. Gelen haberler çok detaylı bilgiler taşımaktadır; “…ne dehşetli haberler işitiyoruz, Kasımın 7. günün Lizbon şehri korkunç bir zelzele neticesi batmış, harab olmuş, fışkıran lavlar büyük kısmının yakalayıp yutmuş. Günlerden bayram olduğundan kiliseler insan dolu imiş ve bunlar yıkılınca altında kalmışlar. Bir saat içinde bütün şehir ölüler evine dönmüş, tekmil ahali enkaz altında kalmış. Tanrı bu şehre ne müthiş bir bela indirdi. Zira şehri yalnız zelzele harab etmemiş, yerin altından fışkıran lavlar sokakları kaplamış. O zengin şehrin tükenmez serveti ebediyen mahvoldu. Topraktan olan yine toprağa döner.” Bu kadar detay bilgi, dışarısı ile haberleşmeleri hakkında pek engelin olmadığını açıklamaya yeter.

 

Yiyecek İçecek Durumu:

Misafirliğe davetli olduklarında çeşitli ve bol yemeklerin olmasından çok memnun olan Mikes, çok sayıdaki yemeklerden bol bol yiyememekten dert yanmaktadır. Seksen yemek çeşitli bir davetten bile aç kalktıklarını da anlatır. Çok bol olan yemeklerin hepsinden tattırmak isteyen ev sahibi, misafirin önüne koyduğu yemeği, misafir beğenmedi ise önünden bekletmeden hemen aldırdığı anlaşılıyor ki beğenmediğini yemek zorunda kalmasın diye. Misafir beğendiği yemeği çabuk ve bol bol yer anlayışıyla hareket ederek, yavaş yeniyorsa da yemek yine bazı yemekler pek beğenilmemiştir kanaatiyle kaldırtmış olmalıdır. Ancak uygulanan gelenek ve anlayıştan haberi olmayan Macarlar ise bu durumda, bol yemekli sofradan aç bile kalkmış olabilirlerdi.

Osmanlı yönetici ve ileri gelenlerin davetlerinde içki ikram edilmemesine Mikes’in canının sıkıldığı anlaşılıyor.  “İçkinin ise ortada adı bile yok, zaten susayacak kadar yemek de yememiştik ya…”

Davetlerde içkinin verilmediğinden bahseden Mikes, kendi evlerinde içki içemediklerinden hiç bahsetmez. İçkinin çok güzel bir şey olduğundan sık sık bahseden yazar, eğer evde içemeseydi bunu şikâyet olarak mutlaka dile getirirdi.

Ferenc ve yanındakiler Yeniköy’de otururlar iken, ihtiyaç duydukları şarabın adalardan temin edildiği bilinmektedir. Divan-ı Hümayun’un izni olmaksızın yabancılara şarap verilmediği için, yeniçeri ağası ve hassa bostancı başına emir gönderilmiş ve Ferenc’in ihtiyacı için Akdeniz adalarından 200 mudra şarap satın alınıp oturduğu yere getirileceği ve buna mani olunmaması gerektiği belirtilmiştir. Bunun yanında konağa getirilecek olan domuzlar için de gümrük vergisi almak suretiyle mani olunmaması istenmiştir.

Mikes mektuplarında, evde yedikleri yemekler konusunda hiçbir şikâyet cümlesi kullanmamıştır. Demek ki yemede-içmede damak zevkine ve keyfine uymayan bir yemek problem yaşamamıştır denilebilir.

 

Vefatı:

1735 yılında vefat eden Ferenc’in bedeni yine Osmanlı topraklarının bağrına teslim edilmişti. Bedeni İstanbul’daki Saint Benoit Lisesi şapeline defin edildi. Yıllar sonra 1906 yılında, kendi vatanına ve topraklarında hazırlanan ebedi istirahatgâhına tevdi edilmiş oldu.

Tekirdağ’da yaklaşık 15 yılını geçirdiği konutu aynı adla müzeye çevrilmiş ve içine onu hatırlatacak pek çok eşya ve resim yerleştirilmiştir. Tekirdağ sahilinde günümüzde hala bakımlı bir şekilde ziyarete açık tutulmaktadır. Ayrıca Tekirdağ’da adına yapılmış bir çeşme de bulunmaktadır.

 

Sonuç:

Tahlillerini yapmaya çalıştığımız bu kadar bilgiden sonra, netice olarak ne söylenebilir ki, belki Ferec’den ve Mikes’ten aktaracağımız şu cümleler her şeyi söylemeye karşılık gelebilir; Ferec, vefatının hemen öncesinde hazırladığı vasiyetnamesinde şu cümlelerle sesleniyor Osmanlı vezirine ve Padişah’ına: “… insanlığın fani yaradılışı ölümü sakınılmaz bir merhale kıldığından Tanrı’ya olan sevgim beni bunu hazırlamaya çağırmakta ve yenilmez Padişah’a karşı olan şükran borcum, kendisine veda etmeden bu dünyadan ayrılmaklığımı icab ettirmektedir. Bunu göz önünde tutarak daha sağlığımda vasiyetimi yapıp, öldüğümde vezire malumat verirlerken bu mektubumu aziz dostuma yollamalarını arkadaşlarıma emr eyledim. Hakiki dostunun son sözleri kalbine işlesin ve şükranla dolu kalbimin son ifadesini inayetlü efendim Padişah’a arz eylesin. Devlet-i Aliyye’ye gelişimi daima Tanrı’nın bizce anlaşılmaz bir hikmetine atfettim. Bilhassa şu bakımdan ki, savaşın talihsiz gidişiyle devletin işleri çok büyük değişiklikler geçirdiği bir zamanda buraya gelmiş bulundum. Tanrı’ya olan inancım ve Padişah’ın kapısına bağlılığım, umudumun boşa çıkmayacağı, ruhumu tatmin ediyordu. İşte ömrümün son deminde söyleyebilirim ki, aldanmadım, çünkü şahsıma gösterildiği gibi benimle beraber bulunan az sayıda bendelerimi besledi ve düşmanın kötü niyetlerinden korudu. Ben de sağlığımda gözümün önüne getirerek yüzümün akıyla dünyadan göçüyorum…”

Şimdi de Mikes’in Osmanlı’nın İran ile yaptığı bir savaşla ilgili cümlelerini okuyalım; “Biz, Türklerin kazanmasını dileriz, çünkü onun ekmeğini yiyoruz. Başka hiçbir memlekette sığıntıya bu kadar yardım edilmez. Bu millet öyle söylendiği gibi, korkunç değil, bilakis bunun kadar barışçı millet görmedim ve hiçbir yerde buradaki kadar sakin ve rahat olamayız. Tanrı’ya şükür şimdiye kadar aramızda en küçük bir kırgınlık olmadı. Türklere nerede rastlasak, bizi hep iyilikle karşıladılar, çünkü Türkler en çok Macarları severler.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir