MEHMED AKİF’İN BÜLBÜL’Ü ÇANAKKALE DESTANI’NI ŞAKIDI


Metin Önal MENGÜŞOĞLU

Akif Bursa’da
Osmanlının ilk başşehri Bursa ile Üstat Mehmed Akif’in, üzerinde pek fazla konu- şulmayan son
derece önemli ve değerli bir alakası vardır. Bağımsızlık savaşına karar veren birinci Türkiye Büyük
Millet Meclisi- ne Burdur mebusu olarak giren Akif, Milli Mücadelenin bütün cephelerinde şehir
şehir dolaşarak, Anadolu insanını, mücadeleye katılmaya davet etmiştir. Onun son derece ateşli
konuşmaları, halkı inanç ve duygu boyutuyla ta kalbinden yakalamış ve müca- deleye ciddi katkılar
yapmıştır.
Ankara, Kastamonu, Balıkesir, Bursa, Kayseri şehirlerinde camilerde ve kıraat- hanelerde dolaşarak
halkını aydınlatmıştır. Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği bir vaaz metnini, o zamanki
Diyarbekir komu- tanı, Akif Bey’den özellikle rica etmiş, teksir halinde çoğaltarak ordunun bütün
birlikleri- ne dağıtmıştır.
Bağımsızlık savaşında elbette askerlerin rolü unutulamaz. Ne var ki sivil aydınların bu arada en
çok da Mehmed Akif’in son derece önemli bir katkısı olmuştur.
Mehmed Akif’in Safahat’ında birçok mensur şiire rastlanır. Uzun hikâyeler hatta men- kıbeler
anlatılır. Gerçi bunların tamamı aruz vezniyle kaleme alınmıştır. Gelin görün
ki tamamında aynı lirizme rastlamak pek
mümkün olmaz. Nitekim bütün Şark Kla-
siklerinde, Hafız, Şeyh Sadi, Celalettin Rumi gibi şairlerde de benzer hikmetli ama lirizmi giderek
zayıflayan metinler karşımıza çıkar. Bu bir edebi tarzdır ve edebiyat tarihinde özel bir yeri
vardır. İşte Mehmet Akif’te kar- şımıza çıkan bu tür nazım parçaları yanında son derece lirik,
emsalsiz güzelliklerle bezeli şiirler de vardır ki, bunların başında Bursa üzerine yazılmış bulunan
Bülbül şiiri gelir.
Mehmed Akif, birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Burdur mebusu iken, arkadaşla- rının yoğun
ısrarı ve ödenecek telif ücretini kabul etmemek şartıyla, bugünkü İstiklal Marşı’nı kaleme almış,
TBMM’de 12 Mart 1921 tarihinde bu marş, bütün meclisin oy birliği ve ayakta alkışlamasıyla kabul
edil- miştir. Bu marşı yazması için en çok ısrarlı olan kişi ise Balıkesir mebusu ve onun yakın
arkadaşı Hasan Basri Çantay’dır.
Malum, Hasan Basri Çantay Balıkesirlidir. Ve İstiklal Marşı’nın yazıldığı tarihler seferber- lik
ilan edilerek bütün halkın bağımsızlık savaşına katıldığı yıllardır. Ülkenin dört bir etrafı
kuşatılmış vaziyettedir. Batılı büyük ülkelerin kışkırtmasıyla kimi Yunan askerleri İzmir’e, oradan
Balıkesir ve güya Bursa’ya doğru yürümeye başlamıştır. Mehmed Akif Ankara’da o sırada bugünkü
Hacettepe Üni- versitesi kampusu içerisinde kalmış bulunan
Tacettin Dergâhı’nda ikamet etmektedir.

Ortalıkta bir yalan haber dolaşmaya başlar.

Bursa’nın düşman tarafından işgal edildiği söylenir. Gerçekte böyle bir şey yoktur. Olan biten üç
beş çapulcunun yaygarasından ibarettir. Ne var ki bundan habersiz bulunan Akif, daha iki ay kadar
önce bu milletin İstiklal Marşı’nı yazmış bir kalbin sahibi sıfa- tıyla, bundan müthiş rahatsızlık
duymuştur. Dehşetli üzülmüştür. Bursa’ya olan ilgisi ve sevgisi öylesine yüksektir ki kendisini
kırlara bayırlara vurup teselli aramaya başlamıştır.
İşte tam bu duygularla dopdolu iken, İstiklal Marşı’nın yazılış tarihi üzerinden daha iki ay bile
geçmemiş olmasına rağmen, Safahat’ın bence en lirik şiirlerinden birisi olan Bülbül’ü kaleme
almıştır.
Bülbül şiirinin Hasan Basri Çantay’a ithaf edilmiş olması da son derece manidardır. Çünkü eğer
Bursa düşman eline geçmişse Balıkesir çoktan düşmüş olmalıdır.
Tacettin Dergâhı bahçesinde kalbinin büyük hüzünlerle çarpıp durduğu esnada, bah- çedeki güller
üzerinde dolanıp duran ve aralıksız şakıyan bir bülbül görür. Şair, bu ya; başlar bülbülle
söyleşmeye. Önce haleti ruhiyesini dillendiren mısralarla başlar şiire. Kalben ve ruhen yıkılmış
bir şairin hali nasıl olacaktır ki? Ayrıca mesele kendi hissiyatı da değildir. Bizzat yurdu,
gönülden bağlı bulunduğu topraklar ve onun üzerinde yaşayan kendi halkı işgal altındadır. O nasıl
bir azaptır ki kalbi parçalanacaktır. Haberin yalan olup olmadığı artık önemini yitirmiştir. Çünkü
şair başlamıştır ilhamını dillendirme- ye.
Şakıyıp duran bülbüle seslenir, neden böyle hüzünlü serenatlar yakıyorsun, türküler söylüyorsun ey
bülbül, der. Eğer yuvan yıkılmış, tahrip olmuşsa, bu bölgedeki güller solmuş ve ölmüşse, dolandığın
kırlarda yer mi yok? Dolaş, biraz ötedeki ağacın dalları- na kon, kendine orada daha güzel bir yuva
kur. Bunu yapabilirsin. Yeni ağacın altındaki taze gül goncasıyla yeni yarenlikler, yeni şarkılar
üretebilirsin. Ya ben ne yapayım; nasıl edeyim, nerelere gideyim? Benim ülkem işgal altında olursa
dünyanın neresi beni kabul eder? Bu işgalden ülkemi kurtaramasam hangi yer bana yurtluk yapar?

İstiklal Marşı 12 Mart 1921 de kabul edilmiştir. Bülbül şiirinin tarihi ise 9 Mayıs 1921 diye kayıt
altına alınmıştır. İşte oradan birkaç mısra:
Eşin var, âşiyanın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir hiç bilmez âfâkım!
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osman’ın
Çökük bir kubbe kalsın mâbedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın
Benim hakkım sus ey bülbül senin hakkın değil mâtem.
Akif Çanakkale’de
Bir Azerbaycan seyahatimde Bakü mezar- lığını dolaşırken, Azerbaycan’ın kurtuluş savaşına
Anadolu’dan gelerek müdahil olmuş, burada şehit düşmüş insanların kabirlerini görmüştüm. Her
birisinin mezarı güzelce onarılmış ve bulunabildiği kadarıyla şehitlerin kimlikleri mermer taşlara
yazıl- mıştı. Tümünün ölüm yeri ve tarihi aynı idi ama hepsinin doğum yeri farklıydı. Kimisi
Harputlu, kimi Bursalı, Kütahyalı, Tekirdağlı, Urfalı böyle uzayıp gidiyordu.
Çanakkale boğazında İtilaf devletlerinin neredeyse tümüyle gerçekleşen Çanakkale Boğazı’ndaki
savaşın tarihi, 1915-1916’dır. İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japon- ya, ABD, Romanya gibi
ülkelerle Osmanlının ittifak ettiği Almanya, Bulgaristan ve o zamanki Avusturya-Macaristan arasındaki bu müthiş çarpışmada, her iki tarafın da büyük zayiatlar verdiği biliniyor.

Neticede büyük insan kayıplarına rağmen ne İstanbul ne de Çanakkale teslim olmuş- tur. Çanakkale
bugün tıpkı Bakü’dekine benzer muazzam bir kabristanlar şehrine dönmüştür. Orada da Müslüman
kavimlerle beraber gerek İtilaf gerekse İttifak devlet- lerinin kabristanları bulunmaktadır. Yakın
zamanlarda Bursa Büyükşehir Belediyesi, Çanakkale Gelibolu Yarımadası üzerindeki Kireçtepe
Şehitliği’nde, on bin metrekare- ye tekabül eden alanı, iyileştirme çabası içerisindedir. Orada
sayısız Bursalı şehit de yatmaktadır.
Bu olay bana Çanakkale’yi, oradaki şehitleri ve elbette bu uğurda kaleme alınmış bulu- nan çağdaş
bir destanı hatırlattı. Mehmed Akif, Safahat kitabının altıncısı olan Asım bölümünün içerisinde,
bugün çoğumuzun Çanakkale Destanı olarak adlandırdığı-
mız müthiş bir şiir yerleştirmiştir. Safahat kitabı yedi bölümden veya yedi kitapçık- tan
oluşmuştur. Altıncı kitapçık olan Asım bölümünde dört şahıs vardır. Aralarında memleket
meselelerini tartışırlar. Şahıslar- dan birisi Hocazade namıyla Temiz Tahir Efendi Hocanın oğlu,
bizzat Akif merhumun kendisidir. İkinci şahıs ise Akif’in babasının talebelerinden Ali Şevki
Hoca’dır. Şiirdeki kimliği ise Köse İmam’dır. Diğer iki kişiden birisi Akif’in oğlu Emin, diğeri de
güya Köse İmam’ın oğlu Asım’dır. Esasen Ali Şevki Ho- ca’nın gerçek hayatta çocuğu yoktur. Asım,
Akif’in hayalinde daha doğrusu idealindeki bir tiplemedir.
Akif ile Köse İmam arasındaki sohbet, aruz veznine hiç zarar vermeksizin son derece güzel ve sade
bir Türkçe ile başlangıçta kimi yârenliklerle ilerler. Giderek fikir teatisi-
ne dönüşür. Dört bir taraftan kuşatılmış, düşman güçler tarafından zayıflatılmış, durmaksızın
hırpalanmakta olan memleke- tin derdi üzerine zihinlerini yorarlar. Yeni yetişecek nesillerin nasıl
bir tavır ve tutum, nasıl bir ahlak sahibi olmaları üzerinde dururlar.

Akif acımasız bir biçimde toplumun gele-

neğini de eleştirir. Asıl yıkıntının, toplum içindeki yerli ulema ve münevverler eliyle
gerçekleştiğini dile getirir. Uçkur düşkün- lüğünden tutun, haram yiyen paşalara, bürokratlara,
devlet görevlilerine, soylu ve zenginlere kadar herkesi eleştirilerine dâhil eder. Elbette aynı
toplumun yükseliş dö- nemlerindeki güzellikleri ihmal etmeyerek, onları da hatırlatarak, yeniden
aynı güzellik- lere dönmenin hasretini çektiğini konuşur. “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” şeklindeki meşhur dizeler, bu bölümde yer alır. Daha
birçok güzel örnek vererek şiir uzar gider.
Asım kitabının sonuna doğru öyle bir bölüm vardır ki; sonradan hayran okuyucular tarafından
“Çanakkale Şehitlerine” diye adlandırılarak, yazıldığı günden bu yana bütün yurtseverlerce oku-
nan, beğenilen, alkışlanan o muhteşem bölümde Akif, bildiğimiz Çanakkale
Zaferi’ni dile getirmiştir. Bu bölüm hakkında edebiyat otoritelerinin ortak kanaati “Edebiyatımızın
en muhteşem destanı” olduğu yönündedir. Hatta daha ileri yorumlar arasında “Dünya edebiyatının bir
zafer abidesi” nitele- mesi bile yapılmıştır.
Çanakkale Savaşı esnasında Mehmed Akif, Teşkilat-ı Mahsusa (bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı)
adına Berlin’de gizli bir görevle bulunmaktadır. Görev,
cihan harbinde Almanların esir alıp Ber-
lin’de kampta tuttukları, tamamı Müslüman olan yabancıları ikna ederek memleketle- rine göndermek
ve Osmanlının müttefiki olan Almanlarla bir daha savaşmamalarını sağlamaktır. Yüz bin civarında
Müslüman esir vardır Berlin’de. Akif görevini başarıyla gerçekleştirir.
Özetle Mehmed Akif Çanakkale Savaşı esnasında bölgeden yüzlerce kilomet- re ötededir. Gelin görün
ki onun bedeni
yurdundan böyle uzak iken ruhu neredeyse bütünüyle buradadır sanki. Bahsi geçen şiir dikkatle
okunduğunda, Akif’in savaş sahne- lerini nasıl bu kadar gerçekçi biçimde tasvir edebildiğine
şaşırmamak elde değildir.
Yepyeni bir Haçlı Seferi mahiyeti taşıyan bu savaşta, dünyanın dört bir tarafından toplanıp
getirilmiş vahşi ve barbar yığınla sömürgeci asker, son Müslüman kalesine saldırmaktadır. Ve güya
bunu da “mede- niyet” adına yapmaktadırlar. Akif sanki cephenin en ön safındaymışçasına öylesine
tasvirlere yer verir ki bu şiirinde, bu kadar uzaktayken hadiseyi nasıl böylesine sahici biçimde
dile getirmektedir, doğrusu bunu
ancak Akif gibi birisi yapabilirdi, dersiniz. Bir örnek okuyalım:
Öteden sâikalar parçalıyor âfakı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene,
parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdîlere sağnak sağnak.
Çanakkale kahramanlarının yararlılıklarını sayısız ve muhteşem biçimde ortaya döken bu şiirde
kahramanlara dair övgü şu dizeler- le son bulur:
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber
Mehmed Akif Bursa ve Çanakkale değil yal- nızca neredeyse bütün Anadolu için yüreği yanan büyük bir
şair, önemli bir yurtse- verdir. Milletin gerçek bir destan yarattığı Çanakkale Savaşı, dünya savaş
tarihine de sahici bir zafer olarak yazılmıştır. Nitekim orada kabirleri bulunan toplumların
savaşın yıldönümlerinde Türkiye’ye gelerek min- netlerini bildirmeleri, bunun en açık belgesi
sayılmalıdır. Bu tarihi zaferi, tarihle beraber, dünya edebiyatına da kazıyan, işte Mehmed
Akif’in bu büyük destanıdır.

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir