Menkıbelerle Ulucami*


Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL
Fotoğraflar :  İzzet Keribar

Biz bu araştırmada millî tarihimizde “Bursa’nın Kalbi” olarak bilinen, sadece Türkiye’de değil, özellikle Balkanlarda akraba toplulukları arasında, Kafkas’larda Türk cumhuriyetlerinde, hatta tüm Avrupa’da ve dünyada haklı bir şöhrete sahip olan Ulucami çevresinde zaman içinde oluşan ve günümüzde de eklenerek anlatımı sürdürülen bazı menkıbeleri aktarmayı düşünüyoruz.
ULUCAMİİ’NİN İNŞASINA KARAR VERİLMESİ Batı minaresinin dış yüzünde mermer taşa yazılmış olan kitâbe ile minber kapısının üstündeki ceviz oyma kitâbeden anlaşıldığına göre Bursa Ulucami’nin inşası, Yıldırım Bayezid’in (ö. 1403) emriyle 802 (1399) tarihinde tamamlanmıştır.1 Ulucami’nin inşasına başlanmasıyla ilgili menkıbevî anlatım ise şöyledir: Yıldırım Bayezid, Niğbolu Savaşı’ndan (25 Eylül 1396) önce, düşmana karşı zafer kazandığı takdirde Allah’a şükür niyetiyle yirmi adet cami yaptıracağına söz vermişti, yani bir çeşit adak adamıştı. Allah’ın lütfuyla Niğbolu Savaşı’nda zafer kazanılınca Bursa’ya döndüğünde söz konusu yirmi adet cami meselesini devrin ünlü âlim ve mutasavvıflarından damadı Emir Sultan’a iletti. Yapılan istişare sonunda Emir Sultan (ö.1429), Yıldırım’a, yirmi cami yerine yirmi kubbeli büyük bir cami yapılması durumunda verilen sözün yerine getirilmiş olacağını söyledi. Bunun üzerine Cami-i Kebîr (Ulucami) yapılmasına karar verildi.
FARKLI BİR ANLATIM Baldırzâde Selîsî Şeyh Mehmed (ö. 1650), Bursa’da defnolunmuş din ve devlet büyüklerini ele aldığı Bursa Vefeyatnâmesi’nde bu konuda farklı anlatıma yer verir: Buna göre güya Yıldırım, bir sefer dönüşünde elde edilen ganimetten Emir Sultan Hazretlerine pay ayırıp vermek istemişse de o buna teşekkür ederek “Bir cami yaptırınız, biz de sevabına hissedar olalım!” cevabını vermiş3. Baldırzâde’ye göre, Ulucamii’nin yapılma düşüncesi böyle doğmuş.
BU GÖRÜŞ PARALELİNDE BİR MENKIBE Tabii ki bu anlatımda padişahın bir seferini müteâkip elde edilen ganimetten Emîr Sultan Hazretlerine hisse ayrılması meselesi, bir başka menkıbeye dayandırılır. Bilindiği gibi Emir Sultan Hazretleri Bursa’da Yıldırım’ın kızı Hundi Hatun’la evlendiğinde nikâhı devrin ünlü âlimlerinden ve Osmanlı Devleti’nin ilk Şeyhülislâm’ı4 unvanını taşıyan Molla Fenarî (ö. 1430) akdetmişti. Öyle anlaşılıyor ki, Yıldırım o sırada Balkanlarda seferde olduğu için muvâfakatı alınamamış ve bu yüzden de aralarında bir gerilim
doğmuştu. İşte, söz konusu bu gerilimin oluştuğu günlerde Osmanlı ordusu bir kaleyi kuşatmıştı. Kale duvarları bir türlü aşılamıyor, kale kapısı da açılamıyordu. Sultan ve askerler darda kalmıştı. Kuşatmanın hayli uzadığı bir sırada kale kapısını içten bir dervişin açtığı görüldü. Derviş, “…Feth u nusret, guzâtı müslimînindir” diye seslenerek müjde veriyordu.5 Onu duyanlar duymuş, görenler görmüştü. Zafer elde edilip de ordunun ileri gelenleri Sultan’ın çevresinde toplanınca kale kapısını açan kişi gözden kaybolmuş, ısrarlı aramalara rağmen de bulunamamıştı. Ne var ki, Yıldırım, zafer ve fütûhâtla Bursa’ya döndüğünde vaktiyle kale kapısını açan derviş
araştırma / Menkıbelerle Ulucami / Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL
3 Baldırzâde, Vefeyatnâme, (Süleymaniye Kütüphânesi, Esad Efendi, no: 13819), yp. 11 b.; Baldırzâde Selîsî Şeyh Mehmed, Ravza-i Evliyâ, (hzr. Mefail Hızlı-Murat Yurtsever, Arasta Yayınları, Bursa 2000), s. 80. 4 Bk. Müstakimzade Süleyman Saadeddin, Devhatü’l-Meşâyih-Osmanlı Şeyhulislâmlarının Biyografileri, Tıpkı Baskı, Çağrı Yayınları, İstanbul 1978, s. 3-5. 5 Baldırzâde, Ravza-i Evliyâ, s. 80.
63 | Ocak 2016 | Sayı 17
de onu karşılayanlar arasında idi ve o derviş, Emir Sultan’dı. İşte, Yıldırım’ın, Emir Sultan için ganimetten pay ayırmayı düşünmesinin sebebi buydu. Menkıbenin devamına göre, Emir Sultan Hazretleri, ganimetten payına düşen miktarın yapılacak güzel bir camiye harcanması durumunda “ed-dâllü ale’l-hayri kefâilihi: Bir hayra vesile olan o hayrı işlemiş gibi sevap elde eder fehvâsınca sevabına ortak olmayı umduğunu” ifade eder.6
ULUCAMİ’NİN YERİ Ulucami menkıbeleri, bir zincirin birbirini tamamlayan halkaları gibi devam eder: Bir şekilde yirmi kubbeli bir cami yapımına karar verildikten sonra ilgililer caminin nerede yapılacağı üzerinde düşünmeye başlarlar. Bu hususta araştırmalar yapılırken Emir Sultan Hazretleri rüyasında manevî bir varlığın cami yerini parmağıyla çizerek işaret ettiğini görür, sabahleyin oraya bakınca çizilen yerde çimen bittiğine şahit olur, daha sonra burası padişaha da gösterilir, o da yeri beğenince cami inşaatına başlanır.7 Senâî’nin naklettiği başka bir menkıbeye göre ise Ulucamii’nin yaptırılacağı yer tespit olunur ve içindeki binalar istimlâk edilir. Fakat bir kadın, “başkaca yerim yok, başımı nereye sokarım?” diye feryat edince Yıldırım, meseleyi, Emir Sultan Hazretlerine havale edip, “himmetinize kalmıştır” der, Emir Sultan de, “el-umûru merhûnetün bievkatihâ: Her işin gerçekleşeceği bir vakit vardır” diyerek sultanı teselli eder.8 O gece, kadın bir rüya görür, rüyasında mahşer günü olmuş, herkes, Hz. Muhammed’den (s.a.v) şefaat umuyor, onun “Livâü’l-Hamd” denilen sancağına koşuyormuş, kadın da aynı sancağa doğru koşmak ister, ama gücü yetmez. Bu esnada kadın, büyük bir tedirginlik içinde feryada başlar. O sırada bir zebânî (öteki dünyadaki görevlilerden biri) gelip hâlini sorar, kadın, “Herkes cennete girdi, bense giremiyo¬rum” cevabını verir. Bunun üzerine zebânî, “evini Yıldırım’a ver, yoksa inatçılardan olur, cehenneme girersin!” deyince kadın o esnada uykusundan uyanır ve evinin nur ile dolduğunu görür. “elhamdülillâh, ben de cennetlik olmuşum” diyerek huzura kavuşur. Emir Sultan, o gün, sabahleyin erkenden Yıl
dırım’ın yanına gider ve “Hak Teâlâ tarafından Ulucami’ni inşa etmek işaret olundu, ecri bol ola!” diyerek cami inşaatına herhangi bir engel kalmadığını iletir, az sonra kadın da bizzat Yıldırım’ın huzuruna gelerek cami yapılması için evini teslim eder.
CAMİDEKİ ŞADIRVAN Naklolunur ki, Yıldırım, Bursa’da Ulucami’yi yapmayı murad ettiğinde tam ortasına isabet eden mahalde bir hatunun evi olup satın alınmaya imkân bulunamamıştı. Çünkü kadın bir türlü satmıyordu. Daha sonra inşaat tamamlanınca birkaç yıl hatunun evi, caminin ortasında kaldı. Sonra hatun ölünce ev mirasçılarından satın alındı. Fakat vaktiyle kadının rızası olmadığı için padişah o kısmın ibadet yeri olmasını arzu etmeyip, şadırvan yapmayı tercih etti…9 Bu rivayet oldukça yaygın olarak anlatılır. Oysa biz tarihi kaynaklardan, Ulucami’nin Orhan Gazi Vakfının arazisi üzerinde yapıldığını biliyoruz. Halk muhayyilesi, tarihe böyle müdahale ediyor; ama ne güzel…
EKMEKÇİ KOCA’NIN EKMEKLERİ Ulucami’nin inşası ve devamında gelişen olaylarla ilgili pek çok menkıbe nakledilir. Bunlardan biri de inşaat esnasında Şeyh Hamîdüddin Aksarayî – Somuncu Baba’nın (ö. 1412) işçiler için fırınında pişirip gönderdiği ekmeklerle ilgili anlatımdır. Fırıncılık yapması itibariyle “Ekmekçi Koca” olarak da tanınan bu zât-ı muhterem, Ulucami inşaatında çalışan işçiler için hazırlayıp pişirdiği somunları/ekmekleri merkebine küfeler içinde yükleyip gönderir, merkepceğiz de bugün halkın ziyaretgâhlarından biri olmaya devam eden Somuncu Baba fırınının olduğu yerden inşaat mahalline şaşırmadan gider, işçiler bunun Ekmekçi Koca’dan geldiğini bilirler, ekmekleri alıp merkebi geri yollarlar, hayvancağız tekrar fırına geri dönermiş. Bu konuya “Bursa’da Ulucami” adlı eserinde yer veren merhum Kâzım Baykal Hoca, Somuncu Baba’nın Ulucami’nin ilk vâiz ve hatîbi olduğunu belirttikten sonra kendi hayatında da devam eden bir gözlemini şöyle nakleder:
6 Baldırzâde,age, s. 80. 7 Baykal, Bursa’da Ulucami, s. 21. 8 Senâî, Menâkıb-ı Emir Sultan, İstanbul 1290, s. 85-87.
64 | Ocak 2016 | Sayı 16
Yakın zamanlara kadar Ulucami altındaki Sahaflar Çarşısı başında “Somuncu Baba’nın ekmek sattığı yer olduğu rivayet edilen noktada” çarşı esnafı sabahleyin işe başlamadan önce toplanır, bir dua yaparlar ve sonra dükkânlarını açarlardı.10
YILDIRIM’LA EMİR SULTAN’IN SOHBETİ Halk arasında yaygın söylentiye göre caminin ibadete açılışından önce Yıldırım ile damadı Emir Sultan arasında geçtiği söylenen konuşma hayli ilginçtir. Şöyle ki, Ulucami inşaatı tamamlandıktan sonra güya Yıldırım, Emir Sultan’ı çağırarak ibadete açmadan önce mabedin bir eksiği olup olmadığını sorar. Emir Sultan, “Her bakımdan uygundur, lâkin tek kusuru var, o da tedarik olunursa mükemmel olur” der. Yıldırım merakla, “O kusur ve eksik nedir?” deyince, “Dört tarafına padişah için işretgâh olmağa dört adet humhâne yapılırsa o zaman söz konusu eksiklik ortadan kalkar…” cevabını verir. Yıldırım bunu oldukça yadırgasa da Emir Sultan: – “Niçin taaccüp edersiniz? Bilmez misiniz ki, mü’minin kalbine Allah’ın nuru tecelli eder anlayışına göre kalp ilâhî tecelliyâtın aydınlattığı bir yerdir. Esasen yadırganması gereken husus, sonsuz manevî derinliklere eriştirilen kalbin günaha bulaştırılması değil midir?” yorumunu yapar. İşte bu olaydan sonra Yıldırım’ın dinî açıdan hatalarına tövbe ettiği ve noksanlarını ikmâle çalıştığı, beş vakit namaza müdâvemet ettiği söylenir.11 Böyle bir konuşmanın cereyan edip etmediği bir yana bu menkıbenin üç şeye işaret ettiği düşünülebilir: Birincisi, Emir Sultan gibi üstün kişilikli bilim ve tasavvuf büyüklerinin dine ve töreye uymayan bir şeyi herhangi bir saray mensubunda bile görseler “emri bi’l-mârûf nehyi ani’l-münker: iyiliği yayıp kötülüğe engel olma” kuralı gereğince eleştirmekten ve uyarmaktan çekinmemeleri. İkincisi, devlet adamlarının bu tür uyarıları olgunlukla karşılayabilmeleri. Üçüncüsü de bu uyarıların o dönemin sosyal hayatında birtakım olumsuzluklara işaret
araştırma / Menkıbelerle Ulucami / Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL
9 Taşköprüzâde, M. Kemâlüddin, Tarîh-i Sâf – Tuhfetü’l-Ahbâb, İstanbul 1287, s. 33; İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1971, I, 196. 10 Kâzım Baykal, Bursa’da Ulucami, s. 37.
65 | Ocak 2016 | Sayı 17
ediyor olması. Bu sonuncu tespiti ele alırsak o dönemde Yıldırım’ın Sırp asıllı eşi Despina ve Sırp kayın biraderleri kanalıyla saray çevresine bazı müskirat alışkanlıklarının sızmış olduğu, ayrıca, mahkemelerdeki uygulamalarda temel değerler hilâfına bozulmalar olduğu gözlemler olarak kaynaklarda nakledilir. İlk dönem tarihçilerinin savaş mağlubu olan padişahların yenilgisine sosyal hayattaki bazı bozulmaları ortak etme çabalarının da böyle menkıbelerin çıkmasında etkili olduğu söylenmektedir. Çünkü eski devirler itibariyle kamuoyu, padişahların yenilgisini hazmedememekte, yenilgiyi onların şahıslarıyla kayıtlı saymamakta, yenilginin arkasında dînî – ictimaî sebepler aramaktadır.
ULUCAMİİ’NİN İBADETE AÇILIŞI Caminin ibadete açılışı ile ilgili menkıbevî anlatıma göre tekrar Somuncu Baba’ya dönmemiz gerekiyor. Şöyle ki, kaynaklarda belirtildiğine ve halk arasında hâlen yaygın olan söylentiye göre Yıldırım, Ulucamii’nin açılışı esnasında, vaazın verilmesini, hutbenin irâdını ve cuma na¬mazının kıldırılmasını Emir Sultan Hazretlerinden isterse de o, “Somuncu Baba varken bu iş bize düşmez” der. Halk arasında, “erenler gönülden söyleşirler…” şeklinde yaygın bir söz vardır. O zamana kadar o zatın ilimde derinliğini Yıldırım dahil kimse bilmezmiş ve meşrebi icabı kendini gizleyenlerden imiş, fakat bu durum Emir Sultan’ın malumu imiş… Ulucamii’nin açılışında ilk hutbeyi irad etmek üzere Somuncu Baba adının öne çıkması görüşüne Molla Fenarî’nin de iştirak ettiği söylenir. Demek ki o da Somuncu Baba’yı ilim ve gönül birikimi ile tanıyordu. Emir Sultan’ın işareti üzerine Yıldırım Bayezid, görevi Somuncu Baba’ya verir, Somuncu Baba, sırrının meydana çıkmasının mahcubiyeti içinde verilen görevi yerine getirir. Gerçekten de Somuncu Baba, fevkalâde etkili bir hutbe okuyarak gönülleri fetheder… O gün insanlar onun bir kerametine de şahit olurlar… Şöyle ki, gözler hep Somuncu Baba’nın üstündedir, herkes onu daha yakından görmek istemektedir… Caminin doğu, batı
ve kuzey kapılarından çıkan cemaatten her biri, “Somuncu Baba bizim kapıdan çıktı, onu yakından görme fırsatını buldum” demiştir… Somuncu Baba, bunu takip eden günlerde evinde ziyaretçilerin aşırı hücumuna maruz kalması üzerine Bursa’yı terk eder ve bir daha görülmez. Sonraları Aksaray’a yerleşir ve orada irşad hizmetine başlar… Hacı Bayram Veli Hazretleri de bu süreçte onun yetiştirdiği büyük velilerden biri olarak tarihe geçmiştir.12 Buna göre Emir Sultan Hazretlerinin (ö. 1429) cenaze namazını Bursa’ya gelerek Hacı Bayram Veli Hazretlerinin kıldırmış olması, bir tesadüf sayılmamalıdır.
ULUCAMİ MENKIBELERİNE ZEYL Ulucami menkıbeleri arasında hâlen halk arasında yaygın biçimde anlatılan bir menkıbeden de bahsetmek uygun olur. Mesela günümüzde yaygın bir halk telâkkisine göre Ulucami, bir mabet olarak mübarek olmasının ötesinde Hızır Aleyhisselâm’ın uğradığı bir yerdir. Menkıbevî anlatıma göre günün birinde Hızır Aleyhisselâm Bursa Ulucami’ye uğramış ve içindeki şadırvandan abdest alarak hırkasını minberin sağ tarafında kıble duvarındaki meşhur vav harfinin üstüne asmış! Bu söylentinin etkisinde kalan halktan bazıları söz konusu vav harfi önünde iki rekât namaz
kılıp dua ederek ihtiyaçlarını Allah’a arzetmeyi gelenek hâline getirmişlerdir. Bu geleneğe son zamanlarda sınava girecek öğrencilerin ve öğrenci yakınlarının orada namaz kılarak başarı için dua etmeleri de eklenmiş! Bayram Sarıcan Beyefendi’den dinlediğim ve bendenizi çok duygulandıran bir menkıbeye yer vermek istiyorum. Bayram Sarıcan Beyefendi, Ulucami’de 27 yıl görev yapmış bir zât-ı muhterem olup ömrü 12 yaşından itibaren bu ulu mabed çevresinde geçmiş sayılır. Çünkü hafızlığını Ulucami’de yapmış daha sonra medrese müderrisi olarak vaktiyle vazife yapmış muhterem şahsiyetlerden Akaid, Kelâm, Fıkıh gibi İslâmî ilimleri tahsil etmiş. Görev süresini de sayarsak yarım asırdan fazla Ulucami içinde bir şekilde bulunmuştur. Bizzat kendisinden dinledim. Nazif Dayı diye bir zat varmış, 50 yıl boyunca kayyumluk görevini yürütmüş, Ulucami’nin temizliği ve kandilleriyle meşgul olmuş. Birçok hatırası arasında bir tanesi çok dikkat çekici. Nazif Dayı’nın anlattığına göre, bir gece uyanmış ki tüm kandiller yanıyor, üstelik mihrapta bir imam namaz kıldırıyor ve cami cemaatle dolu. “Eyvah!” demiş “Herhalde uyumuş kalmışım! Acaba kandilleri kim yaktı?” Nazif dayı böylesine bir telaşla şaşırmış vaziyette iken caminin aniden zifiri karanlığa dönüştüğünü, müşahede ettiği imam ve cemaatın görünmez olduğunu, henüz ezan
11 Taşköprüzâde M. Kemâlüddin, Tarîh-i Sâf -Tuhfetü’l-Ahbâb, s. 33; İ. Hami Danişment, Osmanlı Tarihi Kronoloijsi, I, 196; Farklı bir kaynaktan nakil için bk. Yediyıldız, Bir Mabedin Serüveni, s. 31 12 Bkz. Âşıkpaşazâde Tarihi, İstanbul 1332, s. 201; İsmail Beliğ, Güldeste-i Riyâz-ı İrfân, Bursa 1287, s. 27; Terceme-i Şekâik, (mtc. Mecdi Efendi, İstanbul 1920), s. 75; Baykal, Bursa’da Ulucami, s. 21; Mehmed Ali Aynî, Hacı Bayram Veli, İstanbul 1343, s. 65 – 67.
66 | Ocak 2016 | Sayı 16
vaktine de zaman olduğunu fark etmiş, gördüklerinden hayretler içinde kalmış! Kimbilir kandilleri kimler yakmıştı? Mihraptaki imam kimdi? Camiyi doldurmuş olan cemaatı kimler oluşturuyordu? Böyle durumlarda İslâm âlimleri şöyle diyorlar: “Allâhu a’lem bi’s-savâb: İşin doğrusunu Allah bilir.”
BİR DEĞERLENDİRME Nakledilen menkıbelerden kimileri cami inşaatının yapılış süreciyle ilgili, kimileri camiye artı bir değer yükleme, halk nezdindeki manevî kıymetini artırma, kimileri devrin padişahının otoritesi ve tesirini yansıtma, kimileri o devirlerde üst yönetime yakın çevrede yer alan bilim ve tasavvuf adamlarının manevî mertebelerinin yüksekliğini ifade, kimileri üst değerlerde bütünleşmenin yararlarına, kimileri de idarî hayattaki zaafiyetin toplumsal hayata olumsuz yansımalarına ve insan haklarına saygıya işaret amacını gütmektedir. Bu menkıbelerin çıkış ve yüz yıllar içindeki anlatılış biçimi sosyo-kültürel açıdan ele alındığı ve sosyal psikoloji uzmanlarınca yorumlandığı takdirde bunların kamuoyu üzerindeki etkileri daha net bir biçimde ortaya çıkabileceği gibi tarihî hadiselerin karanlıkta kalmış bazı kısımlarına da ışık tutabilir. Özellikle günümüzde Bursa’nın yerlisi olanlar veya dışarıdan gelip Bursa’ya yerleşmiş olanlardan çoğu bu menkıbeleri bilirler, anlatırlar. Bu menkıbeler nesilden nesile, kuşaktan kuşağa daha ziyade şifahî anlatımla intikal eder. Keza günümüzde Ulucami civarındaki iş hanlarında, Kapalı Çarşı’da ve diğer iş merkezlerinde ticaretle iştiğal eden esnaf, sanatkâr ve ticaret erbabının çoğu, gündüzün iki vaktini (öğle ve ikindi namazını), en azından bu iki vakitten birini mümkün mertebe cemaatle Ulucami’de kılmaya özen gösterirler. Ulucami çevresinde oluşmuş bu önemli gelenek, asırların ötesinden sürüp gelmektedir. Dolayısıyla bu kabil ulucamilerin, insanları ibadete özendiren bir fonksiyonları da vardır. Şüphesiz “Her cami, Beytullah’tan bir şubedir” fehvasınca camiler arasında ayrım yapmak, fark gözetmek doğru değildir. Daha çok sevap ümidiyle meşakkatli yolculukların ziyaret ve ibadet için göze alınacağı üç mescid, “Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksâ” olarak hadis-i Nebevî’de bildirilmiştir. Diğer camiler arasında ibadette daha çok
sevap elde edebilme bakımından fark gözetilmez. Ama büyüklerin, âlimlerin, fâzılların, sâlihlerin, sıddîkların gelip geçtiği, hizmet verdiği camileri ziyaret de geçmiş büyüklerin hizmetlerini hatırlayarak vefakâr davranma açısından müstahsen/güzel görülmüştür. Bu anlayışın bir uzantısı olarak son yıllarda özellikle Ulucami’ine ramazan aylarında dışarıdan da ziyaretçilerin geldiği gözlenmektedir. Bu anlamda Ulucami, Bursa’ya gezi amaçlı
olarak dışarıdan gelenlerin ziyaret edeceği mekânlar arasında önemli bir uğrak yeridir. Bu dün, böyle idi. Bugün de böyledir. Bu insanlar, Emir Sultan’ları, Somuncu Baba’ları, Üftâde’leri, Molla Fenarî’leri, Süleyman Çelebi’leri, İsmail Hakkı Bursevî’leri bu mabette hayal ediyorlar… Onların hizmetlerinin geçtiği bu kabil mabetleri önemsiyorlar ve böyle mekânlarda ibadet etmekten ayrı bir manevî haz alıyorlar.
araştırma / Menkıbelerle Ulucami / Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL
67 | Ocak 2016 | Sayı 17
ULUCAMİİ’NİN İHTİŞAMI Câmi-i Kebîr’in menkıbelerle anlatıldığı bu çalışmayı eski dönem eserlerinde yer alan tasvîrî anlatımlardan bir demetle sonlandırmak uygun olacaktır. Tarih boyunca Bursa’yı ve Bursa’da medfun din ve devlet büyüklerini anlatan Vefeyatnâme türü kitaplarda Ulucami ile ilgili, menkıbelere yer verildiği gibi, mabedin ihtişamı da dile getirilmiştir ki, incelendiğinde bunların da adeta menkıbevî tasvirler olduğu gözden kaçmaz. Meselâ, Baldırzâde Selîsî Şeyh Mehmed, Vefeyatnâmesi’nde cami içindeki direkleri tasvir amacıyla, “Ol direklerle çok şeref bulmuş Göğe nûru direk direk olmuş!” derken, minareleri için de “…Kendisi Firdevs-i a’lâ, minâreleri sidretü’l-müntehâ’dır..” diye ekliyor. Müellif, mabedin içini tanıtırken, “Minber-i bülend-pâyesinin ta’rifinde hutabâ-i
menâbir-i belâğât ve beyân âciz ve nâ-tüvân ve mihrâb-ı zerrîn-i mehâbet-karîninin tavsîfinde eimme-i mehârib-i fesâhat ve tibyân deng ü hayrândır…” dedikten sonra ortasındaki havuzla ilgili bir güzelleme yapıyor ve tasvirî anlatımını şöyle tamamlıyor. “ El-hak bir câmi-i muallâ ki, mâl-i halâl ile binâ olunup bânisi Sultan Yıldırım Hân gibi pâdişâh-ı zî-şân ve vâzı-ı esâs-ı izzet-mesâsı Hazret-i Emîr (kuddise sirruhu’l-hatîr) gibi zât-ı âl-işân ve hatîb-i mukaddem ü vâ’iz-i mükerremi Şeyh Hamîd-i Kayserî gibi kutb-i cihân ola, her ne kadar tavsif olunsa kemâ yenbağî ta’rif olunmağa mecâl muhâl ve adîmü’l-ihtimâldir…”13 Bu yazıyı Baldırzâde – Selîsî Şeyh Mehmed’in bir duasıyla tamamlayalım; “Câmi’un kad ‘alet mebânîhi Nevverallâhu kabra bânîhi: Bir cami ki, binası yükselmiştir. Allah, bânisinin kabrini nurlandırsın!”.14




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir