MURADİYE’DE GÜL DEVRİ


Beşir AYVAZOĞLU
Fotoğraflar : Hakan Aydın

AHMET Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini 1969 yılında 1000 Temel Eser Dizisi’nde yapılan baskısından okumuştum. Bursa hakkındaki
ilk bilgilerimi bu nefis kitabın kim bilir kaç defa okuduğum “Bursa’da Zaman” bölümünden edindim.
İlk okuyuşumda aldığım zevk dima- ğımda hâlâ taptazedir. Tanpınar’ın üslûbundan öylesine
etkilenmiştim ki, Bursa’ya görmeden âşık oldum.

Yükseköğrenim için Bursa’ya seçişimde bu aşkın birinci derecede rol oynadığını söy- leyebilirim.
Bursa’nın “takvimle, saatle alâka- sı olmayan” ikinci zamanını hissedip yaşa- mak, bu derunî
zamanda menkıbelere karışıp Osmanlı Devleti’nin kurucuları ve manevi öncüleriyle hemhal olmak
istiyordum. Önce Ulucami’de iki rekât namaz kılmalı, Yeşil’de mola verip Çelebi Mehmed’le
tanışmalı, Emir Sultan’a selam vermeli, Osman ve Orhan Gazi türbelerini de ziyaret ettikten sonra
Muradiye’de “sabrın acı meyvesi”ni tatmalı, dakikalara “Dur!” demeliydim.
1971 yılının sonlarında şimdi yerinde Kent Meydanı’nın bulunduğu terminalde oto- büsten inip Bursa
toprağına ayak basınca hissettiklerimi keşke anlatabilsem. Şehre çıkma fırsatını yakalar yakalamaz
soluğu Ulucami’de alarak planımı eksiksiz tatbik etmiştim. Bursa’daki ilk keşif yolculuğumun son
durağı Muradiye olmuştu. Muradiye’ye çok özel bir alaka duyuyordum; çünkü 1000 Temel Dizisi’nde Beş
Şehir’den bir yıl sonra yayımlanan Erenlerin Bağından adlı kitabı da okumuş ve bu kitaptaki
“Muradiye” yazısına bayılmıştım. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Uhrevî sükûnetin ve uhrevî rahatın ne
ol- duğunu bilmek isteyenler Bursa’da Muradiye Türbesi’ne gitsinler! Ölüm yalnız burada korkunç
değildir. Burada her dakika bir mele- ğin kanadı gibidir,” diyor ve dakikalara “dur”
diyebileceğimiz yerin sadece burası olduğu- nu söylüyordu.

Muradiye’de o gün neler hissettiğimi keli- melerle kısaca anlatabilmeme imkân yok. Duygularımı
belki en iyi ifade edecek kelime
-çağrışımlarını da hesaba katmak şartıyla- “göç” kelimesidir. Başta II. Murad’ınki olmak üzere
bütün türbeler yere sağlam oturmuş taş binalar olmasına rağmen, İç-Asya’dan kopup gelen fatihlerin
buracıkta bir oba kur- duklarını, birazdan çadırlarını söküp yüklerini bağlayarak daha, daha
uzaklara göçecekle- rini düşünmüş, sonra göçün mecazi mânâsı aklıma gelince derin bir hüzne
kapılmıştım. Evet, ölüm de bir göç! İrtihal etmek, öte-
ki dünyaya göç anlamına gelmiyor mu? Muradiye’de trajik göçlerin büyük hikâyeleri gizliydi. Bütün
çocukluğum ve ilk gençliğim, Abdullah Ziya Kozanoğlu, M. Turhan Tan ve Feridun Fâzıl Tülbentçi gibi
popüler romancı- ların tarihî romanlarını okuyarak geçtiği için burada yatan Cem ve Mustafa gibi
şehzade- lerin trajik akıbetleri hakkında bir hayli ma- lumatım vardı. Üstelik Tülbentçi’nin Kanuni
Sultan Süleyman isimli romanını da birkaç ay önce okumuştum ve Şehzade Mustafa’nın yattığı türbeyi
görmeye can atıyordum.
*
BURSA’da yaşadığım sürece Muradiye’yi o kadar çok ziyaret ettim ki, sessiz sakinleriyle

aramda ciddi bir ünsiyetin doğduğunu te- reddütsüz söyleyebilirim. Sultan II. Murad’ın ismini
yaşatacak camii için neden bu bölgeyi seçtiğini tahmin edebiliyorum. Siz de gözle- rinizi kapatır,
modern yapıları manzaradan silerek etrafa bakarsanız kendinizi bir yeryü- zü cennetinde
hissedebilirsiniz. 1426-1428 yılları arasında inşa edilen ve ön cephesinde beş gözlü bir revak bulunan Muradiye Camii, bu

manzaranın ortasında, bütün hususiyet- leriyle Bursa devri mimarisini aksettiren bir güzellik
olarak yükselmişti. Bursa’yı yerle
bir eden 1855 depreminde bu caminin de kubbeleri ve iki minaresi yıkılmış. Mimari ve tezyinattaki
yeni modaların onarım sırasında Muradiye Camii’ne yansıdığı, mihrabın zevk-i selimi rencide eden
rokoko üslûbundan anla- şılıyor. Bursa’da tamir edilen yahut yeniden yapılan bütün eserlerde
maalesef bu zevksiz ilâve ve müdahalelerle karşılaşılmaktadır.
Deha sahibi bir devlet adamı ve asker olduğu kadar, âlim denecek kadar bilgili bir pa-di- şah olan
II. Murad, aynı zamanda şair ve musikişinastı. Çelebi Mehmed’in ölümüyle, daha on sekiz yaşında bir
delikanlıyken tahta geçmiş, babasının bıraktığı yerden devam ederek Anadolu birliğini tamamlamıştı.
En büyük hususiyetlerinden biri de alçakgönüllü oluşuydu. Tahttan kendi isteğiyle feragat eden kaç
hükümdar vardır dünya tarihin- de? Kardeş katlini doğru bulmadığı, kardeşi Mustafa’nın Hamideli
Sancağı’nda sancak beyi olarak kalmasına izin verip Yusuf ve Mahmud isimli kardeşlerine de Bursa
sa- rayını tahsis etmesinden anlaşılıyor. Ancak Mustafa’nın çevresinden etkilenerek isyan
6 | Nisan 2015 | Sayı 14
etmesi hayatına mal olduğu gibi, Yusuf ve Mahmud’un da gözlerine mil çekilmesine sebep oldu. Murad,
diğer kardeşlerine kıya- mamış, Mustafa gibi isyan ederek devletin bekasını tehlikeye atmamaları
için gözlerine mil çektirmekle yetinmişti. Oğlu Alaaddin Ali’yi öldürttüğüne dair rivayetler varsa
da, Osmanlı kaynakları bu konuda sessizdir.
Alaaddin’in üç dört arşın ötesine gömülmeyi vasiyet etmesi, eğer vicdan azabının sonucu değilse,
onun gencecik yaşında ölmesine çok, hem de çok üzüldüğü anlamına gelir.

kümbetteki ikinci lahdin kime ait olduğu belli değil. Türbede, Fatih’in annesinin kimliğine dair
tartışmaları gereksiz kılan Arapça bir kitabe var: “Bu nurlu türbe, büyük Sultan Murad zamanında
kendi gözbebeği, Pey- gamber’in adaşı olan çocuğu Mehemmed Çelebi tarafından annesi Baş Hatun’a
yapılmıştır. Bina 853 senesi Receb’i başında ikmal edilmiştir. Cenâb-ı Hak devlet çadırı- nın
iplerini ebediyet kazıklarına bağlayarak kıyamete kadar izzet ve saadet dairesinde pâyidar
eylesin.”
Büyük hükümdarlarınkine benzer muhteşem bir türbe istemeyen II. Murad’ın vasiyet na- mesi, bana
sorarsanız, onun bilgece tevazu- unu belgeleyen ezberlenesi bir metindir. Bu vasiyetnamede, Murad,
Bursa’da yaptır- dığı camiin yakınına ve doğrudan doğruya toprağa defnedilmeyi, kabrinin etrafına
dört duvar örülmesini, rahmete vesile olan yağ- murun toprağını besleyebilmesi için üzerinin
örtülmemesini ve -nedendir bilinmez- yanına ailesinden kimsenin gömülmemesini istemiş- ti.
Edirne’de, 3 Şubat 1451 tarihinde öldü, henüz kırk yedi yaşındaydı. Acı haber, Şehza- de Mehmed,
Manisa’dan Edirne’ye gelinceye kadar tam on üç gün halktan ve ordudan gizlendi. Cülus törenin
ardından görevlendi- rilen İshak Paşa, cenazeyi Bursa’ya getirerek toprağa verdi ve üzerine
vasiyetnameye uygun bir türbe yaptırdı. Dört duvarlı olması için kare planlı olarak inşa edilen
türbenin kubbesindeki merkez, yağmur girecek şekil- de açık bırakılmıştı. Bu sade türbenin en ih-
tişamlı yeri, girişindeki revakın üzerini örten saçaktır. İnanılmaz güzellikteki tezyinatıyla âdeta
bütün bir dünya görüşünü ve estetiği özetleyen bu saçak, merkezlerinde on iki köşeli yıldızların
bulunduğu iç içe geçmiş çeşitli geometrik şekiller, sarkıtlar, kabaralar ve mukarnas dolgulu
çökertmelerle artık unuttuğumuz bir dili üstün bir belagatle hâlâ konuşuyor.
II. Murad’ın tek başına yattığı türbenin doğusundaki pencere kapı şekline sokularak çok sevdiği
oğlu Alâaddin’in türbesine geçiş sağlanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Muradiye’ye gömülen ilk hanedan
mensubu Şehzade Alâaddin olsa da, ilk türbe II. Murad’ınkidir. Alaaddin’in türbesi daha sonra bu
türbeye bitişik olarak inşa edilir, yanına da muhte- melen amcası olan Orhan, kardeşi Ahmed ve

Gülruh Hatun Türbesi’nden

kızkardeşi Şehzade Hâtun defnedilir. Orhan ve Ahmed’in Fatih tarafından öldürtüldüğü- nü tahmin
etmek zor değildir.
*
MURADİYE âdeta Fatih’in aile kabristanı; fakat kendisinin bulunmadığı bir kabristan… Annesi Hüma
Hatun da Muradiye Camii’nin doğusundaki Hatuniye türbesinde yatı-
yor. Fatih’in 1449 yılında, yani şehzadeliği sırasında yaptırdığı bu altı köşe planlı küçük
Hatuniye türbesinin hemen karşısındaki türbeye “Saraylılar Türbesi” deniyor. Bir- birine sivri
kemerlerle bağlı sekiz ayağın taşıdığı kare planlı ve etrafı açık türbenin üzeri se-kizgen prizma
bir külahla örtülmüş.
Türbedeki alçıdan iki sandukanın kimlere ait olduğunu bilmiyoruz. Kim bilir, belki de ninniler
söyleyerek Fatih’in beşiğini sallayan güzel cariyelerindir.
Muradiye’yi ilk ziyaretimde, Muradiye Ca- mii’ni ve II. Murad türbesini gezdikten sonra, trajik
hayat hikâyesini o tarihte M. Turhan Tan’ın Cem Sultan isimli romanında anlattığı kadarıyla
bildiğim Cem Sultan’ın türbesine geçmiştim. Cem’in hayatı hakikaten roman- lara konu olacak kadar
-olmuştur da- heye- canlı ve yürek burkan maceralarla doludur. Ağabeyi Bâyezid’le aralarında geçen
saltanat mücadelesi; Mısır’a, ardından Rodos’a sığın- ması, Rodoslu şövalyelerin zoruyla Fransa’ya
geçmesi ve giderek milletlerarası bir mesele haline gelmesi… Bu mücadele sırasında ina- nılmaz pazarlıklara konu olan Cem, sonunda Papa’ya
teslim edilir. Kendisini kazanamaya- cağı bir kavgaya sürükleyen büyük ihtirasına rağmen,
Fransızların ve Papa’nın siyasî emel- lerine âlet olmayan Cem, Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve
İtalyanca biliyordu, âlim ve şairdi. Napoli’de büyük ihtimalle Papa VI. Alessandro Borgia
tarafından zehirlenerek öldürüldü. İş bu kadarla kalmamış, zavallı şehzadenin naaşı da
devletlerarası bir me- sele haline gelmişti. Ölüm haberi İstanbul’a ulaşınca gaib cenaze namazı
kılınan ve üç gün matemi tutulan Cem’in naaşı, ülkesine 1499 yılında, yani ölümünden dört yıl sonra
getirildi ve Bursa’da kardeşi Mustafa’nın yanına defnedildi.
Fatih’in Gülşah Hatun’dan oğlu Mustafa, yakışıklı, bilgili, ileri görüşlü, babası ta-rafın- dan çok
sevilen gözü pek bir şehzadeydi ve Otlukbeli’nde Uzun Hasan’a karşı kazanılan zaferde çok önemli
bir rol oynamıştı. Ne var ki böbreklerinden rahatsızdı; sefer yorgun- luğunun da tesiriyle
hastalığı şiddetlendi
ve 19 Ağustos 1474’de Niğde civarındaki Borpazarcığı’nda öldü. Bu vakitsiz ölümün Fatih’i çok
üzdüğü söylenir. İlk ziyaretimde Mustafa hakkındaki bilgilerim yok denecek kadar azdı, mesela
Mahmud Paşa’yla ara- larında ciddi bir düşmanlığın bulunduğunu bilmiyordum. Bir namus meselesi
yüzünden Mahmud Paşa tarafından zehirletilmiş ola- bileceğini, Fatih’in birlikte büyüdüğü ve çok
sevdiği vezirini bu yüzden öldürttüğünü çok sonraları öğrendim.

Şehzade Mustafa için yaptırılan türbe, Mura- diye’nin en güzel türbesidir. Daha meşhur bir şehzade

olduğu için Cem’in ismiyle tanınan bu altıgen planlı türbe, türbe değil, zarif bir pırlanta sanki.
Duvarlar pencere üzengilerine kadar altıgen firuze çinilerle kaplı. Çinilerin üzerinde, baskı
tekniğiyle yapılmış altın yaldızlı rûmîler ışıldıyor. Duvarlardaki ve kub- bedeki eşsiz kalem
işçiliğine bakılırsa, meç- hul sanatkârlar burada apaçık bir yeryüzü cenneti tasavvur etmişler.
Terkibindeki esrârı hâlâ koruyan nefis kırmızı, türbeye büyüleyi- ci bir derinlik katıyor.
Kubbedeki hâkim renk ise lâcivert. Eteklerde bir kuşak halinde Bes- mele ve Âyetelkürsî, kubbe
kaidesinin altında ise kûfî hata “Esmâü’l Hüsnâ”, yâni Allah’ın güzel adları yazılı Kasnak
eteklerinde palmet
motifleri, kemer içlerinde hatâî sarkmalardan zincir, mihrabın üstünde serpme çiçekler…
Belli ki tam bir zevk inkırazı yaşayan Batıcılar bile bu türbedeki klasik süslemelere kıya-
mamışlardı. Acaba diğer türbelerde de bir zamanlar, bu türbedekine benzer tezyinat var mıydı? Kim
bilir!
Muradiye’nin mütevazı türbelerinden birinde Mustafa’nın annesi Gülşah Hatun yatıyor.
Girişte ufacık bir eyvan, mermer kapı söve- sinin üstünde dokuz dilimli bir taç. İçeride iki mermer
lahit var; birinde Gülşah Hâtun, diğerinde ise İkinci Bâyezid’in oğlu Şehzade Ali uyuyor. O gün,
yani Muradiye’yi ilk ziya- retimde, Fatih’in mütevazı türbelerde yatan
kadını Gülşah ve gelini Gülruh, belki de güllü isimlerinden dolayı beni çok etkilemişti; türbeleri
birkaç defa daha ziyaret ettikten sonra “Muradiye’de Gül Devri” isimli uzunca bir şiir yazmıştım.
Maalesef kaybettiğim bu şiirde Fatih’in âdeta bir gül yağmuruna tu- tulduğunu, meşhur minyatüründe
kokladığı gülün o güllerden biri olabileceğini söylüyor, şiir diliyle “Acaba Gülşah Hâtun,
Mehmed’ini üstüne gül kokluyor diye kıskanmış mıdır?” diye soruyordum. Fatih’in Gülbahar adında bir
kadını daha var, İkinci Bâyezid’in annesi. Muradiye’de, dört tarafı açık sevimli bir tür- bede
yatan ebesinin adı da Gülbahar değil mi? Ebe Gülbahar belki de Mehmed’i doğar doğmaz gül sularıyla
yıkamış, gül yaprakla- rıyla belemişti. Büyük büyük dedesinin vasi-
Şehzade Mahmut Türbesi’nden

yetine uyarak İstanbul’u açıp gülzâr yapan da o değil miydi? Bunun için Fatih demişlerdi ona, Gül
Fatihi de diyebilirlerdi. Şiir böyle devam edip gidiyordu.
Şehzade Cem’in annesini az kalsın unutuyor- dum: Çok uzaklarda, Kahire’de ölen ve orada toprağa
verilen Çiçek Hatun… Farsçada gül, çiçek demek.
*
MURADİYE Camii’nin güneydoğusundaki se- kizgen planlı türbede, taht kavgalarının baş- ka bir
kurbanı yatıyor: II. Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Ahmed… Devlet-i Aliy-ye’nin geleceğiyle ilgili
ideallerini gerçekleştirmek için babasıyla bile savaşmaktan çekinmeyen Yavuz, tahta geçtiğinde,
ağabeyleri Şehzade Korkut Manisa, Şehzade Ahmed de Amasya valisiydi. Harekete ilk geçen Ahmed
olmuş, fakat yeniçerilerin isyanı yüzünden bu emeli- ne kavuşamamıştı. Fırsatı kaçırmayan Selim,
şiddetli kışa aldırmaksızın üç bin süvari ile Kefe’den hareket ederek İstanbul’a geldi
ve babasının elini öperek 25 Nisan 1512’de tahta oturdu. Oğlu Alâeddin’le birlikte Se- lim’e karşı
ha-rekete geçen Ahmed’in bütün gayretleri boşa çıkmıştı. 24 Nisan 1513’te uğradığı ye-nilgiden
sonra yay kirişiyle boğularak idam edildi. Selim, kendisiyle taht mücadelesine giren çok sevdiği
ağabeyi Korkut’u da Antalya’dan Bursa’ya getirterek 17 Mart 1513’te boğdurtmuştu. Gerçekten
Mükrime Hatun Türbesi’nden

çok değerli bir Şehzade olan Korkut, büyük dedesi Orhan Gazi’nin Tophane’deki türbe- sinde yatıyor.
Selim sadece ağabeylerini değil, Şehzade Ahmed’in beş oğlunu ve daha önce ölen kardeşlerinin
oğulları olan beş şehzadeyi de yay kirişiyle boğdurtarak idam ettirdi. Bunlar arasında Şehzade
Şehinşah’ın oğlu Mehmed Şah gibi çok küçük şehzadeler de
vardı. Mehmed Şah, babası Şehinşah, annesi Bülbül Hatun, Şehzade Ahmed’in kızı Kamer Sultan ve
İkinci Bâyezid’in kızı Sofu Sultan, hepsi Muradiye’de mütevazı bir türbede yatıyorlar. Selim’in
öldürttüğü şehzadelerden üçü, Orhan, Emir ve Mustafa ise, babaları Şehzade Mahmud’un türbesindeler.
İkinci Bayezid’in oğullarından Mah-mud 1506’da 31 yaşındayken Manisa’da ölmüş ve bu türbe annesi
Bülbül Hâtun ta-rafından onun için Mimar Yakup’a yaptırılmıştı. Bâyezid o sırada Bursa’daki Pirinç
Hanı’nı yaptırmakla meşguldü. Şehzade Mahmud türbesi, çinile- riyle Muradiye’nin en zengin
kümbetlerinden biridir.
Muradiye’de birkaç türbe daha var. Mese- la Şehinşah’ın kadını Mükrime Hâtun’un tür-besi. Mükrime
Hatun, türbesini Âlem- şah’ın kızı Fatma Hatun’la paylaşıyor. Biraz ileride birbirine benzeyen kare
planlı iki
türbeden birinde II. Bâyezid’in kadını Gülruh Sultan yatıyor. Yanında kızı Kamer Sultan,
Âlemşah’tan torunları Osman ve Âyinşah Sultan… Diğer türbe ise, yine İkinci Bâye- zid’in
kadınlarından Şirin Hatun’a ait; yanın- da oğlu Şehzade Abdullah’ın kadını Ferahşah Sultan ve kızı
Âyinşah Sultan uyuyor. Mura-
zıt bir anlayışla 19. yüzyılda barok süsle- melerle kirletilmişti. Bu süslemelerin Barok üslûbunda
olduğunu o tarihte bilmesem de, İznik çinilerinde zirvesine ulaşan klasik zevke aptalca bir meydan
okuma niyetiyle yapıldı- ğını fark edecek kadar iz’anım vardı.

Şehzade Mustafa Türbesi’nden

diye’yi ilk ziyaretimde Âlemşah, Şehinşah, Âyinşah, Ferahşah gibi isimler taşıyan şeh- zade ve
sultanların bende bir ara Binbirgece Masalları’nın içinde olduğum duygusunu uyandırdığını
söylemeden geçmek istemem. Kapısından içeri adım atarken hazırlandığımız trajedi hissi,
Muradiye’nin sırrını açıklamak- tan zor-landığım büyüleyici atmosferinde tuzla buz oluyor. Bunda
galiba bu panteonun gül’lü ve şah’lı isimler taşıyan sakinlerinin de azımsanamayacak bir payı var.
*
MURADİYE’nin saltanatı, Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’nın defin merasimiyle sona erdi. O günden
sonra Bursa, gözden düşen vezirlerin, kazaskerlerin vb. sürgün yeri olacaktı.
Mustafa’nın yattığı türbe o kadar güzeldir ki, ilk ziyaretimde, “II. Selim, bu türbeyle kardeşinden
özür dilemiş!” diye düşündüğü- mü çok iyi hatırlıyorum. Meçhul sanatkâr, II. Selim adına, devrin
çini sanatının en nadide örneklerini Mustafa’ya sunarak bu kor- kunç trajediyi sevimli bir cennet
masalına dönüştürmek için çalışmıştı sanki. Duvarlar pencere üzengilerine kadar beyaz üzerine mavi,
yeşil, kırmızı ve lâcivert sümbüller, ka- bak çiçekleri, lâleler, karanfiller, camgüzelle- riyle
bezeliydi. Ama duvarların üst kısmı, alt kısmındaki çinilerin estetiğine taban tabana

Kanuni’nin büyük oğlu Veliahd Şehzade Mustafa, tıpkı dedesi Yavuz Selim’e benzer, bu benzerliğiyle

babasını biraz da ürkütür- müş. Acaba bu benzerlik yüzünden Şehzade Mustafa, dedesinin işlediği
günahların kefa- retini mi ödemişti? Anladığım o ki, Hürrem Haseki Sultan, Rüstem Paşa ve eşi
Mihrimah Sultan elbirliği ederek Şehzade Mustafa’nın başına kelimenin tam mânâsıyla çorap
örmüşlerdi. Rüstem Paşa, iktidarını devam ettirebilmek için hem babası, hem ordu tara- fından çok
sevilen Şehzade Mustafa’yı orta- dan kaldırmayı tek çıkar yol olarak görüyor- du; bunun için önce
Kanuni’yi Mustafa’nın ihanet içinde olduğuna inandırması lâzımdı. Bir yolunu bulup Mustafa’nın
mührünü ele geçirdiğini, bu mührün benzerini yaptırarak İran şâhı Tahmasb’a sahte bir mektup yazdı-
ğını, Tahmasb’ın adamlarını yolda yakalatıp cevabi mektubu ele geçirerek Kanuni’ye ihanet belgesi
olarak sunduğunu okuduk- larımdan biliyordum. Mustafa’nın 5 Ekim 1553 günü, Konya Ereğlisi
yakınlarındaki Aktepe’de başına geleceklerden habersiz olarak Otağ-ı Hümayun’a girişini, birden
üzerine atılan yedi dilsizle yiğitçe mücadele

ederek can verişini düşünerek ruhuna Fatiha
okurken gözlerim yaşarmıştı. Yine okudukla- rımdan biliyordum ki, onun içeride boynuna geçirilen
kementten ümitsizce kurtulmaya çalışırken duyduğu son sesler, dışarıda ken- disi için tezahüratta
bulunan ordunun gök gürültüsüne benzeyen uğultusuydu.
*
BURSA’da yaşadığım yıllarda bir roman hayal
ederdim. Şehzade Mustafa’nın Muradiye’de toprağa verilişiyle başlatmayı düşündüğüm bu romanda
geriye dönüşlerle burada yatan- ların hikâyelerini tek tek anlatacaktım. Fakat boyumu çok aşan bir
proje olduğu için yirmi otuz sayfa yazdıktan sonra altından kalka- mayacağımı anlayarak
bırakmıştım. Mura- diye hakkında sadece “Muradiye, Ölüm ve Gül” adlı bir belgesel metni yazabildim
ve bu belgesel 1980’lerin başında TRT tarafından çekilerek yayımlandı. Dostlarım bilirler; 1985
yılında ayrıldığım Bursa’ya ne zaman yolum düşse, önce Muradiye’ye uğrar, türbeler arasında
dolaşarak şehzadelerin ve şüphesiz onlardan daha büyük acılar yaşayan annele- rinin, Gülşahların,
Gülruhların, Mâhıdevranla- rın trajik hikâyelerini düşünürüm.
Muradiye’ye son ziyaretimi -külliye resto- rasyon sebebiyle kapalı olmasına rağmen- Büyükşehir
Belediyesi’nden bazı dostlarımın himmetiyle 2014 yazında gerçekleştirdim. Gördüğüm kadarıyla drenaj
çalışmaları ta-
mamlanan türbeler, cephe derzleri sökülerek
çimento sıvalardan arındırılmış, çatlaklar tamir edildikten sonra duvar yüzeyleri te- mizlenmiş,
daha da önemlisi, tavanlarda ve alt kısımlarında dedelerimizin bir zamanlar kapıldıkları aşağılık
duygusunu bas bas ba- ğıran barok süslemeler kazınarak on beşinci yüzyıldan kalma zarif kalemişleri
bütün
güzelliğiyle ortaya çıkarılmıştı. Bu restoras-
yondan sonra, yüzyıllardır sessizce uyuyan Muradiye sakinlerinin güzel rüyalar görmeye
başladıklarından eminim. O kadar sevinçliyim ki, 1980’lerde hayal edip de yazamadığım romana
bakarsınız bu sevinçle önümüzdeki
günlerde yeniden başlarım.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir