Rıza Tevfik’in ilk Bursa seyahati


Prof. Dr. Abdullah UÇMAN

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde ilk başkenti olan Bursa, gerek tabii güzellikleri gerekse tarihî eserleri dolayısıyla, İstanbul kadar olmasa da, Orhan Gazi tarafından fethinden itibaren yüzlerce şair ve yazarın asırlar boyunca çeşitli yönleriyle anlata anlata bitiremediği bir cazibe merkezi olmuştur. 

Bursa’da doğup büyüyen veya herhangi bir vesile ile Bursa’yı ziyaret eden ya da bir süre orada yaşayan Albert Gabriel’den André Gide’e, Hamdullah Suphi’den Ahmet Haşim’e, Ahmet Kutsi Tecer’den Bedri Rahmi’ye, Falih Rıfkı’dan Halit Fahri’ye, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Nurettin Topçu’ya kadar daha birçok şair, yazar ve fikir adamı kaleme aldıkları şiir, makale ve hatıralarında Bursa’nın manevî havasını ve güzelliklerini anlata anlata bitiremezler. Asırlar boyunca Bursa için yazılanlar o kadar büyük bir yekün tutmaktadır ki, yazılan her şeyi
bir araya getirmek imkânsız gibidir.1

1914 yılı Mayıs ayında Bursa’ya yaptığı bir haftalık seyahat neticesinde Bursa’da medfun Yunus Emre hakkında bir makale ile bir şiir yazan, II. Meşrutiyet devrinin “Feylesof” lâkabıyla şöhret kazanmış önde gelen
şair, fikir adamı ve politikacılarından Rıza Tevfik’tir.

Rıza Tevfik, muhtemelen Bursa’da ikamet eden bir dostunun daveti üzerine, 15 Mayıs 1914 tarihinde eşi Nazlı Hanım’la birlikte İstanbul’dan gemiyle Mudanya’ya, oradan da trenle Bursa’ya gitmiş; Bursa’da Çekirge semtinde Agop Dernigosyan’ın otelinde bir hafta kalmıştır. Rıza Tevfik’in, 90’lı yıllarda ailesi tarafından bana verilen terekesinden çıkan bir belge, adı geçen bu seyahat sırasında eşiyle birlikte Bursa’da bir hafta ikamet ettiği Hotel Splendid’e ait, orada yapmış olduğu masraflara ait bir faturadır.

Rıza Tevfik, bu seyahat dolayısıyla “Yunus Emre’yi Ziyaret”2 adıyla bir makale ile “Yunus Emre’ye Armağan”3 adıyla, hece vezniyle ve tamamen onun üslûbuyla bir şiir kaleme almıştır. Adı geçen makalesinde, tren istasyonunda indikten sonra bindiği bir arabayla şehre girer girmez dört yol ağzında muhteşem bir ulu çınarla karşılaştığını belirten Rıza Tevfik’in şehirde her şeyden önce görmek isteği “koca Türkmen şair-i sûfîsî” dediği Yunus Emre’dir. Bursalı bir dostunun delâletiyle doğruca Yunus Emre’nin mezarını ziyarete giderken yol üzerinde Sultan Osman ile Sultan Orhan’ın türbelerini ziyaret eden Rıza Tevfik, burada hayalen mâziye dalar; bu beldeyi ve bu toprakları fetheden ve bize miras bırakan şehitlerin ruhlarını hayırla yad eder. Rıza Tevfik burada içinden geçtiği kabristanı bir nevi “viran olmuş bir cennet”e benzetir. Yoluna devem eder ve Yeşil Türbe ve Yeşil Camii geçtikten, Emir Sultan Türbesi’ne ve Camii’ne gelmeden önce yol üzerinde sağ tarafa sapınca Kara Abdürrezzak Mahallesi denilen yerde medfun Yunus Emre’yi ziyaret etmek ister. Ancak türbeye varınca, türbenin kapısının kapalı olduğunu, türbedarın da ortalıklarda görünmediğini; buna çok canının sıkıldığını burada şu cümlelerle ifade eder:

“Bu haksız adama karşı hiddet hissettim. Yunus Emre’yi bahçesinde hapis ve ihtilâttan men etmiş bir subaşı yahut bir ases gibi onu tahayyül ettim. Düşündüm!. İngiltere’de meşhur şairlerden Shakespeare’in, Tennyson’ın, Ruskin’in, Wordsworth’un mezarlarını ve hânelerini ziyaret etmiştim. Avrupa’dan, Hindistan’dan,  hâsılı dünyanın her köşesinden gelen bir sürü ziyaretçiler, kapıda nöbet beklerdi. Kapıcı da hayli para kazanırdı. Yazık bize!.. Yazık o viran ve ıssız evde mahbus kalan koca Yunus Emre’ye! Ne olurdu türbedar -her kim isevazifesini bilseydi!.. Ne büyük bir adamın kapıcısı olduğunu idrak etseydi!.. Eşiğinden
ayrılmazdı.”

Daha sonra pencere üzerindeki kitâbeyi okuyup yazılanları defterine kaydeden Rıza Tevfik, burada Yunus Emre’den başka bir de Âşık Yunus ile semte adını veren Kara Abdürrezzak adlı birinin daha medfun
olduğunu; Yedekçizâde Ali Efendi adlı hayır sahibi birinin de harap haldeki kabirleri tamir ettirdiğini belirtir.4

Burada, asırlar önce kabri kaybolan Yunus Emre’nin kabrini Niyazî-i Mısrî’nin tespit ettiğini5; onun Bursa’da ikamet ettiği sırada Ulu Cami karşısındaki kahvehaneler arasında dar bir sokakta bulunan hangâhını da ziyaret edip dergâhın postnişîni Şemsî Efendi’den bir hayli nadide eser aldığını belirtir.

Makalenin ilerleyen satırlarında daha önce Yunus Emre’nin Yeni Eflâtunculukla ilgisini ortaya koyan bir makale yazdığından dolayı tekrar aynı meseleyi ele almak yerine onun şiirleri üzerinde duracağını ifade eder.
Ben de burada adı geçen makaleyi ana hatlarıyla şöyle özetleyebilirim:

Rıza Tevfik’e göre asırlar boyunca Yunus Emre’nin manzumelerinin Anadolu ve Rumeli coğrafyasında çok geniş bir sahaya yayılmasının asıl sebebi, tasavvuf akîdelerini gayet sade olan “lisân-ı âmiyânesiyle” yazmış olmasıdır. Meselâ İmam Gazalî gibi büyük bir İslâm filozofunu Anadolu halkı arasında tanıyan kimse bulunmadığı halde, Yunus Emre’nin ilâhileri Anadolu’nun dört bir köşesindeki dergâhlarda ve âşıkların
dilinde asırlardan beri okunmakta ve âdeta dillere destan olmuş bulunmaktadır.

Söz konusu bu tesir her ne kadar daha ziyade avam halk üzerinde ise de, bunun asla küçümsenmemesi gerekir. Çünkü bu, “milyonlarca saf Türklerin rûhu, ümmî Yunus’un nefeslerinde hâlâ feyz-i zindegânî buluyor” demektir. Yunus Emre, Anadolu’da tek başına bir “Türkçe şiir çığırı” açmış ve “bütün Türk şuarâ-yı sûfiyyesi bu koca Türkmen’in câzibesine tutulmuş ve onun izinden ayrılmamıştır.”

Gerek Yunus Emre hayatta iken, gerekse daha sonraki devirlerde Anadolu’da Türkçe nefes söyleyenler, gerek “tavr-ı ifadeyi”, gerekse “tarz-ı tefekkürü” hep Yunus Emre’den öğrenmişlerdir. Hattâ onun “tâbirât ve teşbihâtı ahlâfına sermaye” olmuştur.

Yunus Emre’nin ilâhiler söyler veya yazarken belli bir dil şuuruna sahip olduğunu da ileri süren Rıza Tevfik, onun kullandığı Türkçe için “tamamen o zamanda konuşulan Türkçenin düzgüncesidir” der ve “Yunus, söylemek istediği şeyleri ifade için bu dili kifayetsiz bulmamıştır; bilâkis kaba saba görünen bu lisanın ifade-i mecâziyeye ne derece kabiliyeti olduğunu hayret-bahş bir surette ispat eylemiştir.” cümleleriyle de bu konudaki kanaatini açıklar.

Aynı yerde, “Yunus’un edâsı bugün bile şiirin; -hattâ kim ne derse desin- bana Fuzûlî’ninki gibi mûnis geliyor” diyen Rıza Tevfik’e göre Yunus Emre, “zamanında, lisanını söylemiş ve teşbihât ve istiârât ile müzehher ve mülevven bir üslûb-ı mecâzî arz etmiş”tir.

Yunus Emre’nin güzel Türkçe ve samimi  bir üslûpla kaleme aldığı bir kısım şiirleri üzerinde de durur. Bunlar arasında en çok beğendiği şiirlerden biri olan ve:

Sakıngil yârin gönlün sırçadır
sımayasın;Sırça sınıcak girü bütün olası
değil.

beytiyle başlayan şiirle;

Ey vay, tana kaldım tana; âşık oldum Allah sana!

mısraıyla başlayan şiirin “hâlisâne bir edâ” ile yazılmış olduğunu;

Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı, İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise.

beytiyle başlayan şiirin de, tasavvuftaki “Gönül, Beytullah’tır” düsturunun veciz bir ifadesi olduğunu belirtir.

Rıza Tevfik daha sonraki tarihlerde özellikle ilâhiler hakkında kaleme aldığı bir kısım makalelerinde ise Yunus Emre’nin üslûbuna değinerek kendisinin de şiirler yazan bir şair olduğunu, ancak “Yunus’un gayet saf ve hattâ pek ibtidai bir lisanla söylemiş olduğu ilâhilere benzer bir şey ne yazabildim, ne de yazmağa teşebbüs edebildim” diyerek bu vadideki aczini itiraf eder.7

Rıza Tevfik’in yukarıda sözünü ettiğim “Yunus Emre’ye Armağan” adıyla ve tamamen onun üslûbuyla yazdığı şiiri de, adı geçen 1914 yılına ait bir haftalık Bursa seyahatinin ürünüdür.

Rıza Tevfik yıllar sonra, bir nevi sürgün hayatı yaşadığı Cünye’den (Lübnan) İstanbul’a döndükten sonra, yine eşi Nazlı Hanım’la birlikte 1945 yılının Temmuz ayında ikinci defa Bursa’yı ziyaret etmiş ve izlenimlerini
bir hafta kadar kaldığı Adapalas Oteli’nin sahibi Selâhaddin Sezencan’ın hususi defterine yazmıştır. Burada da Bursa’yı, “Milletimizin tarihî zaferleri ve en şanlı mefahirinin destanını bana hatırlatan Bursa” diye niteleyen Rıza Tevfik, yazısının sonunda da şunları kaydetmiştir: “İşte ben de bugün bu cennetten ayrıldığım için en
büyük saadet ve zevkimin ihtizar demini idrak etmekteyim. Benden sonra gelenlerin beni yâd etmelerini temenni ve onların saadetle mütena’im olmalarını dilerim.”8

YUNUS EMRE’Yİ ZİYARET

Mudanya’nın o salına salına, o dolana dolana giden şimendiferinden Bursa istasyonuna çıkar çıkmaz bir arabaya atladım. Şehre girerken cadde ortasında beni gayet muhteşem bir ulu çınar ağacı karşıladı. Şüphesiz bu koca ağaç bizim devrimizle yaşıt değildi. Kim bilir ne zamandan beri dört yol ağzını kesmiş almış ve sâyesinde olanları himâyet edercesine bütün etraftaki mebâniye kol kanat salmıştı. İnsanda işve-i hayâl ile telâhuk-ı efkârın ne garip cilveleri vardır! Ben, Yeniçeri zorbalarından birini temsil eden o muhteşem ve gürbüz çınar
ağacını görünce fezâ-yı hayâlimde birdenbire bir âlem-i efsâne vücut buldu. Bugün artık masal olan o zamanları düşündüm ve keyfime göre düşündüm. Çarşı medhalinde Pazvandoğlu Pehlivan gibi duran o ağaç, bana pek mükemmel ve mufassal bir tarih kitabının öğretemeyeceği, anlatamayacağı şeyleri bir anda ihsâs etti; sevindim ve âsûde gölgesinden ferahla geçtim. Zannettim kı o çarşı başını kaplayan serinlik bir gölge değil, “hâtır-şümûl” bir ülkedir!..

Benim -Bursa’ya girer girmez-, herşeyden ve herkesten evvel görmek istediğim Yunus Emre idi. O koca Türkmen şâir-i sûfisini nice zamandan beri özlemiştim.

O ağacı görünce Yunus Emre’nin:

Gördüm ulu yol üzre bitmiş ulu ağaç

mısraı ile başlayan şiirini hatırladım ve ezberden okudum.

Bir dost beni bu mübarek âşığın mezarına götürdü. Bursa’da Saray ciheti vardır. Yüksek, tabiî bir set üzerinde, gayet ferah-fezâ bir yerinde cennet-mekân Sultan Osman ile Orhan’ın türbeleri görülür; ziyaretgâhdır.
Zarif bir bahçe içinde bulunan o türbelere girilmezden evvel bahçenin demir parmaklıklı kapısı önünde sağa sapınca eğri büğrü bir yola girilir. O yol boyunca giderken set set mezarlıklar arasından geçilir; fakat
korkunç değil, bu hissiyât, bilâkis rûhu dinlendirecek bir seyrân-ı lâhûtîdir. O yükseklerden Bursa’nın ovası ve karşıda o düzlüğü tehdit eden Katırcı Dağları silsilesi görülür. İnsan böyle bir müddet uzak ufuklara bakıp daldıktan sonra, tarihi hiç bilmese bile takrîben keşfeder; vukuât-ı sâlifenin dâsitânı o dağlarda taşlarda yazılıdır. O yerler muhît-i ilhamdır!.. Sonra insan -sevk-i tabiî ile- sağına soluna bakınır. Görür ki o civarda hep koca koca kavruklu erler yatıyor. İşte azim ve himmetle o güzel yerleri zaptedip bize mîras bırakan onlardır. Rûh-ı pür-fütûhları şâd ola!..

Viran olmuş bir cenneti andıran o mezarlıklardan geçince doğru yolunuza devam ederseniz Emîr Sultan Câmii’ne gelirsiniz ki bu zât-ı şerîfin türbesi de onun avlusunda ve sol tarafta kâin bir büyük kubbedir
ki câmi-i şerîfin kapısına nâzır bulunur. Yıldırım Bâyezid Hazretleri’nin dâmadı olan Emîr Sultan Buharalıdır. Osmanlı Türkçesi’ni beceremezmiş. Özbekçe, Tatarca konuşur ve iyi Fârisî bilirmiş, menâkıbı mazbuttur,
gördüm.

Bu Emîr Sultan Câmii’ne varmadan sağa sapınca bir küçük sokağa girersiniz ve hemen bir ufak meydancığa gelirsiniz ki, orası Kara Abdürrezzak Mahallesi’dir. O meydancık ve sağ tarafta bir viran hâne var; o evin bahçesini kısmen gösterecek surette duvarda bir de ufak pencere var ki demir parmaklıkla mücehhezdir. İşte o
avlunun karşı tarafında koca Yunus Emre arkadaşıyla beraber medfundur.

Buraya varınca türbedar gibi bir şey aradım; kimseyi bulamadım. Evin kapısı da kapalı idi. Bittabî ilk kapısını zorlayıp da içeri giremezdik. Ziyâdesiyle canım sıkıldı. Bu haksız adama karşı hiddet hissettim. Yunus Emre’yi bahçesinde hapis ve ihtilâttan men’etmiş bir subaşı yahut bir ases gibi onu tahayyül ettim.

Düşündüm!.. İngiltere’de meşhur şairlerden Shakespeare’in, Tennyson’ın, Ruskin’in, Wordsworth’un mezarlarını, hânelerini ziyaret etmiştim. Avrupa’dan, Hindistan’dan, hâsılı dünyanın her köşesinden gelen bir
sürü ziyaretçiler, o kapıda nöbet beklerdi. Kapıcı da hayli para kazanırdı. Yazık bize!.. Yazık o viran ve ıssız evde mahbus kalan koca Yunus Emre’ye! Ne olurdu türbedar -her kim ise- vazifesini bilseydi!.. Ne büyük
bir adamın kapıcısı olduğunu idrak etseydi!..Eşiğinden ayrılmazdı.

Pencere üzerindeki kitâbeyi dikkatle okuyup defterime istinsah ettim. Orada, Yunus Emre ve Âşık Yunus’tan mâadâ, bir de Abdürrezzak ismi zikrolunuyor ki, o mahalleye ismin veren Kara Abdürrezak bu zattır.

Kitâbeyi işte aynen arzediyorum:
Aslı sütûde-gevher el-hak Yedekçizâde,
Cûd u keremle yektâ zât-ı cihân-pesendi;
Rağbet idüp bu câyı ihyâya kıldı himmet

Üçler makâmın icrâ etti; gören beğendi.
Evvelki Yûnus Emre, Âşık Yûnus ikinci,
Üçüncü Abdürrezzak, uşşâk ser-bülendi.
Hayrât-ı pâki olsun makbûl-i kurb-ı Bârî;
Ola şefâatiyle bânîsi behre-mendi,
İlhâm olundu geldi bir zât dedi târih:
Üç kabri kıldı ma’mûr billâh Ali Efendi.

Sarahaten anlaşılıyor ki Yedekçizâde Ali Efendi nâmında bir hayır sahibi bu üç muhterem adamın kabirlerini tamir ve ihya eylemiş imiş. Bu tam tarihin hesâb-ı ebced üzere yekûnu 1252 gösteriyor. Bir de ta’miyesi
var ki 1253 (m. 1837-38) senesinde yani bundan yetmiş yedi sene evvel tamir olunmuş demek oluyor.9

Tahkikatıma göre Yunus Emre’nin mezarı bir zamanlar bütün bütün harâb olmuş ve yeri belli olmayacak surette dümdüz kalmış imiş! Meşhur Niyâzî-i Mısrî bilhassa takayyüd etmiş ve mezarın mevki-i hakikisini
tâyin eylemiş imiş. Avrupa müsteşrîkini indinde pek ma’ruf olan Niyâzî-i Mısrî Cezâyir- i Bahr-ı Sefîd’e nefyolunmazdan evvel Bursa’da hankâh tesis etmişti. Âsitânesi Ulu Cami karşısında kahveler arasında bir
dar sokak içinde kâin ve hayli viran bir hâldedir. Ben ziyaret ettim ve o dergâhın fâzıl postnişîni Şeyh Şemsî Efendî’den bir hayli âsâr-ı nâdire iktitâf eyledim.

Vaktiyle -zannederim- Büyük Duygu risâlesinin nüsha-i mümtâzesinde Yunus Emre hakkında mufassal bir makale yazmış ve eserlerinde mündemic olan hikmet-i sûfiyenin Nev-Eflâtunî mezheb-i işrâkiyesiyle
ne kadar samimi bir râbıtası olduğunu arzetmiştim. Burada yeninden tafsilât vermekten ise ne kadar samimi bir râbıtası olduğunu arzetmiştim. Burada yeniden tafsilât vermekten ise, nâdîde eş’ârından bazı mühim şeyler arzetmek evlâdır sanıyorum. Çünkü Yunus’un bende bugün mükemmel bir divanı vardır ve birçok yerlerini
sair nüshalarla karşılaştırılmış ve tashih etmişimdir.

Hemen ümmî denilecek derecede -hüdâ-yı nâbit- bir şair zannolunan Yunus vâkıa âdî mânâsıyla “okumuş” adam değildir. Ma’ruf-ı Kerhî, Mevlânâ-yı Rûmî, Mevlânâ Câmî ve bunlar gibi kibâr-ı sûfîyenin ta’limâtına tamamiyle âgâhtır. Binâenaleyh bir şair-i İlâhî olmak haysiyetiyle hakikaten yüksek bir mertebede görünür.
Açmış olduğu Türkçe şiir çığrında bütün Türk şuarâ-yı sûfîyesi bu koca Türkmen’in câzibesine tutulmuş
ve izinden ayrılamamıştır. Türkçe nefes söyleyenler, gerek tavr-ı ifadeyi, gerek tarz-ı tefekkürü Yunus’tan öğrenmişlerdir. Hattâ onun tâbirât ve teşbihâtı ahlâfına sermaye olmuştur. Şüphe yok ki bu adam bir dehâ-yı
mahsus sahibidir. Taklidi pek güç olan edâ-yı lâubaliyânesini yalnız Kaygusuz ile Azmî Baba’da görebiliriz.

Lisanına gelince, tamamen o zaman konuşulan Türkçenin düzgüncesidir. Yunus, söylemek  istediği şeyleri ifade için bu dili kifayetsiz bulmamıştır; bilâkis kaba saba, görünen bu lisanın, ifade-i mecâzîyeye ne derece
kabiliyeti olduğunu –hayret-bahş bir surette- ispat eylemiştir. Kinaye ile söz söylemek marifetinin anahtarı Yunus’un elindedir. Vâkıa divanında, bugün herkesin kolay kolay anlayamayacağı birçok unutulmuş eski kelimeler var. Meselâ “sayru-hasta”, “esrük-sarhoş”, “tapşurmak-îsâl etmek”, “sımak-kırmak”, “kancaru-her
nereye” gibi… Fakat beis yok; lisan lisandır. Yunus zamanında lisanını söylemiş ve teşbihât ve istiârât ile müzehher ve mülevven bir üslûb-ı mecâzî nümûnesi arzetmiş. Edâsı bugün bile şirin, hattâ -kim ne derse desin- bana Fuzûlî’ninki gibi mûnis geliyor. Meselâ mahiyet-i zâtiyesi akl-ı beşeri acz ve hayrete ilka eden hakikata karşı, aklının ye’sini gönlünün aşkı ile tazmîn ederek:

Ey vay!.. Tana kaldım tana!..
Yani “eyvâh, hayrette kaldım, hayrette!”
Âşık oldum Allah sana!..

diyor. Ne güzel, ne de hâlisâne bir edâdır!..

Sakingil, yârin gönlün; -sırçadırsımayasın!
Sırça sınıcak, girü bütün olası değil.

diyor. Ne iyi, ne iyi!..

Güzel şiirlerinden biri iki mükemmel misal vereyim ki Devlet-i Osmâniye ile beraber doğan bu mühim adamın neler düşünüp neler söyleyebildiği anlaşılsın; şu manzumeye bakınız:

Andan beru gönderildim; aşk ile bile geldim.
Bu âleme çıkıcak, bir aceb hâle geldim.
Gör ne yuvadan uçtum!.. Halka râzımı açtım;
Aşk tuzağına düştüm; tutuldum ele geldim.
Geldim uş10 yine gidem, yine
Rahmânım bulam.
Sanurlar beni bunda altuna, mala geldim.
…………………………….

Kudret sûret yapmadan, ferişteler tapmadan,
Âlemi halk tutmadan, ilerü yola geldim
Çün dost açtı gözümü, gösterdi kendüzümü,
Gönüldeki râzımı söyledim dile geldim.
Tuzaktayım; ne gülem!.. Ne hâldeyim, ne bilem?
Bir garibce bülbülem, ötmeğe güle geldim.
Tuzağa düşen gülmez, âşık hiç rahat olmaz;
Kimse hâlimden bilmez, bir aceb ile geldim.
Durdum Yunus’a vardım, yârin haberin sordum;
Ağlarken dîdâr gördüm, şâd oldum güle geldim

Bu güzel şiir bütün hikmet-i sûfîyenin rûhu demek olan “zuhûr” ve “tecellî” nazariyesini söylüyor; hem gayet kısa sözlerle gayet zarif, kinâyeli bir edâ ile söylüyor. İbn Sînâ’nın:

Hebetat ileyke mine’l-mahalli’l-erfa’i11

diye başlayan meşhur kasidesine kıymetçe muâdildir; çünkü mânen aynıdır, nasıl ki Hazret-i Mevlânâ da aynı hikmeti Mesnevî’sinde mufassalan ve mükemmelen bahsetmiştir. Yunus Emre aynı mevzuu birçok nefeslerinde tekrar etmiştir; cümlesinde de teşbihler ve tarz-ı kinâye başkadır.

Şu da pek mühim manzumelerinden biridir ki bazı nesâyihi nâtıktır; meselâ birinci ve ikinci beyitlerin hulâsa-i müfâdı “Söz gümüş ise sükût altındır”, “Hayrü’l-kelâm mâ kalle ve delle”12 durûb-ı emsâli ayarında bir mânâdır. Diğeri yalancılık aleyhinde, dördüncüsü müsâvât hakkındadır:

Söylememek harcısı, söylemenin hasıdır,
Söylemenin harcısı, gönüllerin pasıdır.
Gönüllerin pasını, ger sileyin der isen,
Şol sözü söylegil kim sözün hulâsasıdır.
“Kuli’l-hakk”13 dedi Çalap, sözü doğru diyene;
Bugün yalan söyleyen, yarın utanasıdır.
Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan,
Halka müderris ise Hak katında âsîdir.
Şerîatın haberin şer’ ile diyem, işit!..
Şerîat bir gemidir, hakikat deryâsıdır.
Ol geminin tahtası her nice muhkem ise,
Deniz mevc urucağız anı uşadasıdır!
Bundan içerü haber işit aydalum ey yâr!
Hakîkatın kâfiri şer’in evliyâsıdır

…………………………….

Evliyâ safâ-nazar edeli günden beru
Hâsıl oldu Yunus’a her ne ki olasıdır

Burada “uşatmak”, “ufalamak” demektir. Uşak oradan gelir ki çocuk, yani ufak insan mânâsınadır. Hizmetkâr mürâdifi olan “uşak” dahi küçük ve ehemmiyetsiz adam demektir.

Yunus’un gönül hakkındaki mülâhazatı da kibâr-ı sûfiye ahkâm-ı itikadiyesini nâtıktır. “Gönül, Beytullahtır” deyip bu düsturdan bilcümle ahkâm-ı ahlâkîyeyi istihrâc eden urefâ-yı sûfîye meyânında bu Türkmen şâiri yine birincilerdendir. Hattâ Hazret-i İsa’ya ve ondan evvel Buddha’ya isnat olunan büyük düstûr-ı ahlâkîyi Yunus pek güzel edâ etmiştir. Bakınız şu beyitlere:

…………………………….
Gönül Çalab’ın tahtı; Çalap gönüle bahdı (yani baktı)
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise.
Sen sana ne sanursan, ayruğa hem anı san;
Dört kitabın mânâsı budur, eğer var ise…
ilh. kıt’asında birinci beyit Molla Câmî’nin:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest
Dil nazar-gâh-ı Celîl-i ekberest14

sözleriyle başlayan meşhur kıt’asının ifade ettiği mânâyı aynen beyan ediyor. İkinci beyit: “Sen, kendi hakkında ne düşünürsen başkasına da onu düşün!” diyor.

Dikkate şâyândır ki, Sakarya Nehri kenarında Taptuk Emre’ye dağdan odun kesip getirirken, Yunus gibi ümmî bir adam bile, şiirlerinde Arabî, Fârisî bazı kelimeler kullanmak mecburiyetinden kurtulamamıştır. Hattâ Yesevî’de bile tek tük vardır. Kutadgu Bilig, lisanen hemen tamamıyla Türkçedir. Fakat bu eski kitapta dahi şâirâne hayaller İranî’dir. Yalnız Orhun Âbideleri’nin lisanı elmas gibi saftır.

Bunun sebebi sarihtir: Din evvelâ tâbirât ve ıstılahât-ı mukaddeseyi lisana idhâl ediyor. Böylece ve kemâl-i hürmetle bir iki kelime-i ecnebiye lisana kabul olunuyor. Sonra din ile beraber menâkıb ve sünen-i kadîmenin tetebbûu lisana ecnebî bir edebiyatın kapısını açıyor; artık bundan sonra hâsıl olan cereyan tamamıyla lisan-ı millîyi, lisan-ı dinînin nüfuzu altına alıyor ve sulta-yı dinîye hissiyat-ı millîyeye galebe çaldığı müddetçe bu böyle devam ediyor. Zira o hâlde din, milliyetten büyük bir câmia-i içitimâîye olmak üzere yaşıyor. Mâmâfih böyle zamanlarda bile kitaplardan tahsil-i ma’lûmat edenler ile, şifâhî bir surette telâkkî-i ma’rifet edenler arasında sâdegî- i ifade itibarıyla büyük bir fark zâhirdir. Birinci takım ulemâdaki tasallüf-perverlik ikinci kısım urefâda görülmüyor. İşte Yunus Emre bu kısımda dâhildir. Vâkıa Arapça ve Fârisî kelimelerden sözleri büsbütün muarrâ değil ki bu da zaruridir. Fakat, tarz-ı tasavvur, tarz-ı beyân, teşbihât ve istiârâtın sûret ve mahiyeti itibarıyla, üslûb-ı ifade o kadar Türkçedir ki daha koyusunu bulmak mümkün değildir.

Kıvrak edasına gelince, onda taklit olunmaz bir şîve vardır. Hem pek şirindir. Ben tıpkı onun gibi yazmaya çalıştım ve bir şey yazdım; mâmâfih anladım ki o şîve-i beyan yalnız o adama mahsustur.15 Yunus’un ekser manzumeleri tertib-i nazım itibarıyla “Dü beyt” dedikleri şekildedir. Bu tertip Ahmed Yesevî’nin usûlünü tamamen andırır.

(Peyâm, Edebî İlâve, nr. 43, 19 Haziran 1330/2 Temmuz 1914).

YUNUS EMRE’YE ARMAĞAN

Yüce dağlar ardından
Deniz aşıru geldim,
Evliyalar yurdundan
Selâm tapşuru geldim.

Ulu bir şâra vardım
Dosta armağanım var
Erenlerin bağından
Güller devşiru geldim.

Boz bulanık bir çaydım
Aşk iline baş urdum
Çalkanıp safâ buldum
Süzülüp duru geldim.

Yunus’un toprağına
Vardım yüzüm sürmeğe
Sildim gönül pasını
Yunuben aru geldim.

Cûşa geldim çağlarım
Âşık oldum ağlarım
Canda coşan esrârı
Döküp taşıru geldim.

Rıza Tevfik, Allah’tan
Ayrılma ol dergâhtan
Ben kurtuldum günahtan
Eğriydim, doğru geldim.

(Serâb-ı Ömrüm, İstanbul 1949, s. 292-293).

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>