Şehadet Şerbetini İçmek


Prof. Dr. Mustafa Kara

“Allah ve Resulüne itaat edenler, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olurlar. Onlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa, 4/69)

Bu ayette tabir caizse dinin dört kutbu (aktab-ı erba’a) dini hayatın dört ana direği zikredilmektedir: Peygamberler, onların sadık/samimi takipçileri, Allah yoluna can/baş koyanlar ve bunun için ihlasla kulluk edenler…

Şehit kelimesiyle şehadet kelimesi kardeştir. Şehit kelimesiyle şâhit, müşâhit, meşhed, teşehhüd kelimeleri de aynı ailedendir. Kelime-i şehadet ile Allah ve Resulüne itaat dairesine girenler onların ism-i şeriflerinin yer aldığı Ezân-ı Muhammedî’nin, kainatın dört bir yanına ulaşması için gösterdikleri sabır, gayret ve mücahedenin sonunda alem-i cemâle intikal ettiklerinde “şehit” adıyla yâd edilmektedirler.

Şehit olmak şâhit olmaktır. Şehit olmak Hakk’a ve hakikate şâhit olmaktır. Şehit olmak hayatını imanına şâhit kılmaktır. Şâhitlik kelime-i şehadette iki defa, ezan-ı Muhammedî’de dört defa tekrar edilmektedir.

İnsanlara şehadet kelimesi öğretildiği gibi şehadet rütbesi de anlatılmalıdır. Ancak şehadete gönülleriyle hazır olmayanlar, başkalarını da hazırlayamazlar. Mal ve canlarıyla cepheden cepheye koşmayı beceremeyenler, cennete/cemâle doğru koşmayı da beceremezler. Bunun için “özel eğitim” gereklidir. Allah yolunda olmak basit bir mesele değildir. Allah yolunda cihat etmek sıradan bir iş değildir. Sesi ve nefesi onun yolunda tüketebilmek için manevî donanımlarla zenginleşmiş olmak gerekir. Bu hali yaşayamayanlar Mehmet Akif Ersoy’un çok muhteşem bir üslupla anlattığı Yermuk Muharebesi’ndeki vakanın esrarını anlayamazlar. Son nefeste bile başkasını düşünmek insanlık tarihinde çok az görülen sahnelerden biridir. Herhalde îsar, yani kendinden çok başkasını düşünmek anlamına gelen bu ahlakî ilke için bundan daha mükemmel bir örnek de bulunamaz. (bk. Kur’an-ı Kerim, Haşr, 59/6)

 

Şimdi Safahat’ı açalım ve “Vahdet” isimli manzumeyi okuyalım. Sonunda bugünümüzü de değerlendirelim, bugünkü perakende ve perişan halimizi…

 

Huzeyfetü´l-Adevî der ki:

“Harb-i Yermûk´ün,

Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün.

İkindi üstü biraz gevşeyince, sanki, kıtâl,

Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl,

Mücâhidîn arasından açıldım imdâda,

Ağır yarayla uzaklardan kalmış efrâda.

Ne ma´rekeydi ki, çepçevre, göğsü kandı yerin!

Hudâ ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin,

Şehîdi çoksa da, gâzîsi hiç mi yok .. Derken,

Derin bir inleme duydum… Fakat, bu ses nerden

Sırayla okşadığım sîneler bütün bî-rûh…

Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh.

Dedim: “Biraz su getirdim, içer misin, versem “

Gözüyle “Ver!” demek isterken, arkadan bir elem,

Enîne başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti,

“Götür!” deyip bana îmâda ses gelen ciheti.

Ne yapsam içmiyecek, boştu, anladım ibrâm;

O yükselen sese koştum ki: Âs´ın oğlu Hişâm.

Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları;

Su istiyordu garîbin dönüp duran nazarı.

İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa “ah!”

Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh!

Hişâm´ı gör ki: O hâlinde kaşlarıyle bana,

“Ben istemem, hadi, git ver, diyordu, haykırana. “

 

Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı…

Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk´a son nazarı!

Hişâm´ı bâri bulaydım, dedim, hemen döndüm:

Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!

Demek bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid…

Koşup hizâsına geldim: O kahraman da şehid. “

 

***

 

Şark´ın ki mefahir dolu, mâzî-i kemâli,

Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli!

Şîrâzesi kopmuş gibi, manzûme-î îman,

Yaprakları yırtık sürünür yerde, perîşan.

“Vahdet”mi şiârıydı Görün şimdi gelin de:

Her parçası bir mel´abe eyyâmın elinde!

Târihinde mev´ûd-i ezelken “ebediyyet´;

Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet!

“Nisyân”a çıkan yolda mı kaldın güm-râh

Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!

 

Dünyanın malını mülkünü, parasını pulunu, evladını iyalini, şanını şöhretini bir tarafa iterek bütün bunların “bir oyun ve eğlence” (En’am, 6/33) “aldatıcı bir gurur” olduğunun (Âl-i İmran, 3/185) farkına varanlar bu yolun yolcusu olabilirler. Nefsin bütün tuzaklarına karşı “bağışıklık” kazanmış olanlar ancak “isâr” cennetine girebilirler.

 

Söz konusu hali bütün boyutlarıyla kavrayamayanlar İnebolulu Orhan Şaik Gökyay’ın 1930’lu yıllarda Bursa’da öğretmen iken kaleme aldığı “Bu Vatan Kimin” başlıklı şiirinden de fazla bir şey anlayamazlar. Cephelerde “gaza bayraklarından alnına ışıklar vuran”lar kim? “Bir gül bahçesine girercesine” kara toprağa girenler kim? Evet bu vatan kimin? Biz kim adına neyin kavgasını veriyoruz?

 

Bu vatan, toprağın kara bağrında

Sıradağlar gibi duranlarındır;

Bir tarih boyunca, onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir…

 

Tutuşup: kül olan ocaklarından,

Şahlanıp: köpüren ırmaklarından,

Hudutlarda gaza bayraklarından,

Alnına ışıklar vuranlarındır…

 

Ardına bakmadan yollara düşen,

Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,

Huduttan hududa yol bulup koşan,

Cepheden cepheyi soranlarındır…

 

İleri atılıp sellercesine,

Göğsünden vurulup tam ercesine,

Bir gül bahçesine girercesine,

Şu kara toprağa girenlerindir…

 

Tarihin dilinden düşmez bu destan:

Nehirler gazidir, dağlar kahraman,

Her taşı bir yakut olan bu vatan,

Can verme sırrına erenlerindir…

 

Gökyay’ım ne yazsan ziyade değil,

Bu sevgi bir kuru ifade değil,

Sencileyin hasmı rüyada değil,

Topun namlusunda görenlerindir…

 

Bedir’den Yermuk’a, Yermuk’tan Mohaç’a, Mohaç’tan Çanakkale’ye uçanlar, cennete doğru uçtular. “Yedi kat arşa kanatlanan” bu “uçuşu” en güzel şekilde kimler tasvir edebilir? Büyük sanatkârların sonsuzluğa açılan hayal güçlerine ihtiyaç var. Herhalde Akıncı şiirinin yazarı Üsküplü şair bu işin altından kalkabilir.

 

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı “ilerle”

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle

 

Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

 

Bir gün yine doludizgin atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla

 

Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de

Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde

 

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

 

Çanakkale zaferini otuz yaşında bir şair olarak yaşayan Yahya Kemal Beyatlı Mohaç Türküsü isimli şiirinde de şehit ve şehâdeti en güzel bir şekilde bize aktarmıştır. Aşkı kanat edinen, zaferin koynuna girerek vuslat bulan, meleklerle yarışan kahramanlar ve dev gibi bir orduyu yenenler için “Kendi Gök Kubbemiz” isimli eseri açalım, Allah ve Resulünün aşkıyla kanatlananları bu sonsuzluk kubbesinde seyredelim:

 

Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı;

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.

 

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!

 

Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;

Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.

 

Gül yüzlü bir afetti ki her pusesi lale;

Girdik zaferin koynuna, kandık o visale!

 

Dünyaya veda ettik, atıldık dolu dizgin;

En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!

 

Bir bir açılırken göğe, son def’a yarıştık;

Allaha giden yolda meleklerle karıştık.

 

Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından;

Gördük ebedi cedleri bir anda yakından!

 

Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;

Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.

 

Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden

Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden!

 

Uhud şehitlerini her yıl düzenli olarak ziyaret eden Peygamber Efendimiz  (DİA, c. 42, s. 57) aslında bütün şehitlere gönül mesajını vermiş oluyordu. Bütün şehitlere gönlünü ve kucağını (ağûş) açtığını ilan ediyordu. Bunu hisseden İstiklal Marşı şairimiz de dünya var oldukça değerini koruyacak olan o meşhur şiirinin sonunda müjdesini iki mısra ile ifade etmişti:

 

Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber

Sana ağûşunu açmış duruyor Peygamber

 

Evet,

Şehitler emaneti teslim ederler.

Emin olarak…

Huzura çıkarlar

Huzur içinde…

Cemalullahı müşahede ederler

Celâlin içinden

Kimlerle beraber?

Üçler’le…

Nebiler, sıddîklar, salihler…

“Onlar ne güzel arkadaştır!”

Geriye şu soru ve cevabı kaldı: Bugün Müslümanları öldüren Müslümanlar var. Onlar da şehadetten, şehitlikten bahsediyorlar. Bu nasıl oluyor? Bu iç yakan sorunun cevabı için tekrar Safahat’ı açıp okumak gerekir. “Gaza namiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar”ın acıklı ve perişan hallerine hüzünle bakmak gerekir:

 

Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb’ın kanlı kâbûsu,

Asırlar var ki, İslâm´ın muattal, beyni, bâzûsu.

“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin” diyorlar: Gördüğüm; Yer yer,

Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler;

Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;

Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;

Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;

Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;

Tegallübler, esâretler; tehakkümler, mezelletler;

Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler;

Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;

Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;

Cemâ’atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz baçlar;

“Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;

Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;

Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr;

Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!

Derinlerde gelir feryâdı yüz binlerce âlâmın;

Ufuklar bir kızıl çenber, bükük boynunda İslâm´ın!

Göğüsleyip hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta;

Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>