Susmuşların Vadisi; MURADİYE MEZAR TAŞLARI MÜZESİ


Yrd. Doç. Dr. Doğan Yavaş 

Camileri ve mescitleri, hanları, hamamları, medrese ve mektepleri, imaretleri, çeşmeleri, türbeleri gibi tarihsel birikimini günümüze yansıtan yapılarıyla tanınan Bursa’nın, muhteşem ama sessiz diğer abideleri de mezarlıklar ve hazirelerdir. “Vâdî-i hamûşân” yani “Susmuşların vadisi” olarak adlandırılan mezarlıklar ve hazireler, her ne kadar bildiğimiz eserlerden farklı ise de, kendilerine mahsus ağırbaşlı, vakur duruşlarının altında saklı ihtişamlarıyla Bursa’nın maddi ve manevi siluetini etkileyen alanlardır. Bu suskunluğun altında bize çok şeyler fısıldarlar aslında; dünyanın fenâsını ama âhiretin bekâsını, varılacak son menzilin âhiret evi olduğunu hatırlatırlar daima, yaşayanlara ibret olsun diye. Pınarbaşı, Alacahırka, Emirsultan, Ahmetpaşa gibi büyük mezarlıklar; ölümün sırlar içeren derinliğini yansıtırken, hazire şeklindeki küçük mezarlıklar; öğüt veren bakışlarıyla, türbeler ise saygı uyandıran telkinleriyle Bursa insanıyla konuşur ve onları mütevekkil, olgun ve dengeli kılacak bir terbiye işleminden geçirirler her gün.

Sanat Tarihi’nde şehir ve bölge monografileri çalışmalarında mezarlıklar ve hazirelerden istifade etme yönü eksik kalmaktadır. Oysa mezar taşları ve kitabeleri, devirlerinin sanat ve edebiyat birikimlerini dolayısıyla da halkın kültürel donanımlarını yansıtan özellikleri taşımaktadır. Sanatsal mezar taşlarında yer alan kitabelerdeki manzum metni hazırlayan şair, bu metni hat sanatının muhteşem örnekleriyle yazan hattat ve bu hattı taşa işleyen taş ustasının birlikte çalıştığı düşünüldüğünde, bu eserlerin nasıl bir ortak çalışmanın ürünü olduğu daha kolay anlaşılır. Taş ustasının dantel gibi işlediği her bir mezar taşı, ünlü şairin elinden çıkmış vezinli ve ebcedli edebi metinler olmanın yanı sıra, dönemine göre farklı üsluplar olan sülüs, ta’lik ve rik’a gibi yazı örnekleri açısından da birer sanat eseri niteliği taşımaktadır.

Türk mezar taşlarını yoğuran ve ona şekil veren olgu; ait olduğu coğrafya ve zamanın dinî inançları, iktisadî şartları, âdet ve gelenekleri, sanat zevki, kısaca kültür ve medeniyettir. Bu sebeple mezar taşlarımız, tarih, sanat tarihi ve kültür tarihimize ait çok önemli bilgileri bulabildiğimiz, en az diğer eski eserlerimiz kadar kıymet vermemiz gereken kültür varlıklarımızdır. Ayrıca, tarihli olmalarıyla da değişme ve gelişmenin dönem dönem takibine imkân tanıyan sağlam belge olma özelliği taşırlar. Bu açıdan bakıldığında yapının kimliğini kitabeler, mezarın dolayısıyla da şehrin kimliğini de mezar taşları oluşturur.

 

Bir tarih şehri olan Bursa, yerleşik toplumların hemen hepsinde olduğu gibi, yüzyıllar boyunca yetiştirdiği değerli isimleri ölümlerinden sonra da hatırlamak adına toprağında onlara belli bir yer ayırarak koruma inceliğini göz ardı etmemiştir. Üstelik bu ilgi ve sahiplenme sadece tanınmış, topluma mâl olmuş şahsiyetlerle sınırlı kalmayıp, şehir halkından herkesi kucaklayan bir tutum sergilenmiştir. Toplumda belirgin bir statüsü ve sıfatı olmadığı halde, kabirleri korunarak günümüze kadar gelen nice kişinin varlığı bu konuda bir ayırım yapılmadığını, her türlü mezara ve orada yatan kişiye saygı duyulduğunu göstermektedir. Bu tutum giderek şehrin topografyasında neredeyse yaşayanlar kadar, ölülere de yer ayrılması gibi ilginç bir sonuç doğurmuştur. Osmanlı dönemi Bursa haritalarına bakıldığında bunu açık bir biçimde görmek mümkündür. Mezarlık olarak manzara açısından muhteşem, havadar ve şehre hakim alanların seçilmiş olması da gayet manidardır. Kabirlerin bembeyaz mermerden imal olunmuş şâhideleri ile pehlelerinin, mezar alanını kaplayan yemyeşil servilerle gösterdiği âhenk ve uyum, mezarlıkların mistik ihtişamını bir kat daha artırmaktadır. Yüksek bir yerden bakıldığında, şehirlerimizde mevzi olarak görülebilen ağaç öbeklerinin kabristanlar olduğunu görünce, atalarımızın öldükten sonra da şehre hizmetlerinin sürdüğünü düşündürür her zaman.

 

Türk-İslâm şehirlerinde genel olarak üç tür mezarlıktan söz etmek mümkündür; genel mezarlıklar, hazireler ve türbeler. Yüzyıllarca maruz kaldıkları tabiatın ve insanların tahribine rağmen birçoğu ayakta kalabilmiş olan kitabeler ve mezar taşlarımız, özellikle son yıllarda büyük bir hızla yok olmaya yüz tutmuştur. Bu yok olmaya kültür varlıklarımıza yeterli alakanın gösterilmemesi, insanların bu konudaki bilgisizliği ve bilinçsizliği, çarpık yapılaşma gibi daha birçok olgu sebep olmuştur. Dünya üzerinde Oryantalist düşüncenin değişerek Doğu’ya olan ilginin artması bu bağlamda Osmanlı sanatı ve kültürü üzerinde yoğunlaşan araştırma ve incelemeler bizleri, düne kadar farkına varmadığımız tarihi ve kültürel mirasımızın değerini anlamaya sevk etmiştir. Özellikle yerel yönetimlerin bu konuya hassas yaklaşımları, yok olmaya yüz tutmuş hazire alanlarının hızlı bir şekilde bakım ve onarımının yapılarak ziyaret edilebilir hale getirilmelerini sağlamıştır. Bir biri ardına düzenlemeleri yapılan bu hazire alanlarının yüksek ağaçları ve yeşil örtüsü de Bursa şehrine siluet kazandırmaktadır.

 

Yapılan araştırmalarda Bursa’da ortalama 75 kadar cami ya da mescidin etrafında hazire bulunduğu, haziresi bulunan dergâh ve zaviye sayısının 47 civarında olduğu, mektep binalarından da ancak 16’sının hazireye sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin birkaç yıldır hazire alanlarında yaptığı düzenleme çalışmaları hızla devam etmektedir. Bu çalışmaların ürünü olarak bir de Muradiye Mezar Taşları Açıkhava Müzesi yapılmıştır ki, Osmanlı dönemi boyunca mezar taşlarının gelişimini gösteren bir sergi durumundadır. 15. yüzyıl başlarından itibaren (Fotoğraf 1-2), 20. yüzyıl başlarına kadar (Fotoğraf 3) yüzlerce şâhideli, lahit tipi ve sanduka tipi mezar taşının yer aldığı mezar taşı müzesi, bu konuda düzenlenmiş ilk sergi alanı olması açısından da önem taşımaktadır.

Fotoğraf 1-2. Tüccar Seyyid Şerefeddin’in Şubat 1425 tarihli mezar taşının ön ve arka yüzleri.

 

 

Fotoğraf 3. Hâce Râbia Hanım’ın 1332 (6 Şubat 1914) tarihli ve ta’lik yazılı mezar taşı.

 

 

15-16. YÜZYIL MEZARTAŞLARI

Mezarların baş ve ayakucunda yer alan taşlara şâhide denilir. Mermer ya da taştan imal edilen bu şâhideler, üzerlerine işlenmiş yazı ve süslemelerle dönemlerinin sanat üslûbunu yansıtırlar. 15-16. yüzyıl mezar taşları, şekil ve üslup özellikleri açısından sivri kemerli, üstüvânî biçimli, Sarıklı ve Zeynî diye adlandırılan şâhideli mezarlar, basit ve şâhideli olmak üzere sandukalar, bir de lâhitler (Fotoğraf 4-5) olmak üzere üçe ayrılırlar.

Fotoğraf 4-5. Seyyid Lütfullah Ağa’nın lahit tipi kabri.

 

Şâhidelerin sivri kemerli alınlıklarında rumili ve palmetli stilize bitkisel kompozisyonlar yer alırken, dış kenardaki frizlerde zencirekler, geometrik motifler kullanılmıştır. Şâhideler üzerindeki celî sülüs üslubundaki yazı henüz olgunlaşmamıştır ve Selçuklu etkisindedir. Şâhidelerde âyet-i kerime ve hadis-i şerifler yoğun olarak işlenmiştir. Eski Türkçe ile birlikte fazla miktarda Arapça ve Farsça ibareler de kullanılmıştır. Birçok şehrimizde karşımıza çıkan sivri kemerli şâhidelerin en muhteşem örnekleri Bursa’da bulunmaktadır (Fotoğraf 6-7-8-9).

 

Fotoğraf 6-7. Hilmi Efendi’nin kızı Mihriban Hanım’ın sivri kemerli ve Arapça ibareli mezar taşının ön ve arka yüzü (16. yy.)

 

Fotoğraf 8-9. Ali kızı Emirhan Hanım’ın sivri kemerli ve Arapça ibareli mezar taşının ön ve arka yüzü (16. yy.).

 

17-18. YÜZYIL MEZAR TAŞLARI

Bu yıllarda mezar taşlarında sivri kemerli ve üstüvânî şekiller devam etmektedir. Süslemeler ön yüzden kalkarak bazen arka yüzlerde yer almaya başlamıştır ve yazı sanatında önemli bir ilerleme kaydedilmiştir (Fotoğraf 10-11-12-13). Satırlara istiflenen yazılar artık tamamen Eski Türkçe olarak karşımıza çıkmaktadır. Şâhidelerin başlıkları orada yatan kişinin mesleğini ya da rütbesini belirten şekilde işlenmiştir (Fotoğraf 14-15-16-17-18). Tasavvuf mensuplarının şâhidelerinde ise ait oldukları tarikatın mermerden işlenmiş taçları bulunmaktadır.

 

Fotoğraf 10-11-12-13. Şâhidelerin arkaları ve ayak taşlarındaki bitkisel süslemeler.

 

 

 

Fotoğraf 14-15-16-17-18. Çeşitli başlıklar.

 

 

  1. YÜZYIL MEZARTAŞLARI

Bu yüzyılda Barok üslubun gelişimi süslemeye de yansımış ve mezar taşlarında Barok motifler yaygınlaşmıştır. Ayak taşı şâhidelerinde ve lahitlerin yan taşlarında çiçek demetleri ve naturalist üslupta buketler, vazodan çıkan bitkisel düzenlemeler yoğun olarak kullanılmıştır. Hat sanatı da artık zirvededir, sülüs (Fotoğraf 19-20) ve ta’lik yazının (Fotoğraf 21) muhteşem örnekleri görülmektedir. Mezar taşlarında şairlerin manzum şiirlerine ve ebced hesabıyla tarih düşürmelerine sıkça rastlanır. Şairlerin, hattatların ve taş ustalarının birlikte çalışmaları sonucunda her biri sanat şaheseri olan mezar taşları ortaya çıkmıştır.

Fotoğraf 19. Zeyneddinzâde Muhammed Emin Ağa’nın 1824 tarihli ve sülüs yazılı mezar taşı.

Fotoğraf 20. Emin Ağa’nın 1851 tarihli sülüs yazılı mezar taşı.

Fotoğraf 21. Ayaşî Ahmet Efendi’nin 1879 tarihli ve ta’lik yazılı mezar taşı.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir