Uludağ’ın Şiiri Apollon Kelebeği


Metin Önal MENGÜŞOĞLU

Bursa’yı bana sevdiren, ekonomik imkânları tepeleyerek buraya yerleşmemde etken olan temel unsur, yerleşik insan dokusu yani nüfus yoğunluğunun muhafazakâr karakteriydi. Mevcut görüntü, ilk bakışta kalbime sükûnet telkin ediyordu. İstanbul’un altmışlı yılların sonu ve yetmişli yılların başındaki bakımsızlığı, keşmekeşi, trafik sorununun yarattığı çaresizliği yanında Bursa, sahici bir sığınak, bir baba evi gibi görünmüştü. Seksenli yılların sonuna kadar da bu özelliğini kısmen korudu. Söz gelimi Santral Garaj bölgesinden ovaya doğru bakıldığında şeftali bahçelerini seçmeniz mümkündü. 

Bursa’nın birçok şehirden farklı bir cazibesi vardır. Oraya ayağınızı bastığınızda dikkatinizi insanlardan ziyade şehrin kendisi çeker. Başka bir diyarda doğmuş, sayısız şehir gezmiş olabilirsiniz. Şüphesiz gezip dolaştığınız eski şehirler arasında, özellikle şehir mimarisi, tarihi dokusu, korunmuşluğu bakımından Bursa’yı çok
geride bırakanlar kalmıştır.

Şehirler, yerleşim bölgeleri, tarih boyunca yaşama çeşitliliğinin bolluğu, farklı kültür ve folklor zenginliğine bakılarak birbirleriyle yarıştırılırlar. Şehirlerin oluşması birdenbire gerçekleşmez. Her şehrin mutlaka
bir tarihi, bir hatırası, bir hafızası vardır. Her şehrin hal dilini kullanarak kendi varlığıyla övünmesi, bilinmesi anlaşılabilir bir şeydir. Denebilir ki madem böyledir o halde bir şehri öteki ile mukayese etmenin, birinden birisini tercihin ne ayrıcalıklı sebebi olabilir?

Zihnimde bu soruya cevap ararken kendimi her seferinde mazeret değil muazzam savunma argümanları kurgularken buluyorum. Elbette “benim şehrim sizinkini döver” diyerek çocuksu kibrin ardına saklanacak
değilim. Benim Bursa’ya dair yaşama artılarımı hiç saymasam, tamamen görmezden gelsem bile, şehrin, bünyesindeki varlıkları ve değerleriyle, neredeyse gözüme sokmağa çalıştığı hazinesi, dile gelir ve konuşur. Deyim kaba kaçmayacaksa denilebilir ki tarihin ve tabiatın gönüllü hamallığını yapan bir şehirdir Bursa. Kelime kaba gibi görünebilir ancak bilinmelidir ki hamallık aynı zamanda hamilik/ koruyuculuktur da. Tarihin nice şehirleri, sırtlarında taşıdıkları değeri sele, depreme, haramilerin çizmelerine karşı koruyamamış,
sahneden çekilmiştir.

Şehir ve medeniyet üzerine düşünenler derler ki, bütün şehirlerin bir kimliği, kişiliği, karakteri vardır. Ürünleri, sıfatları, üzerindeki değerleri ile övünme hakkına da sahiptir. Ancak Bursa, işte burada birçok şehre fark atacaktır. Hem de bunu ayrı, özel bir diskur kullanmaya ihtiyaç duymaksızın, hiç zorlanmaksızın yapacaktır.

Bursa birçok öteki şehir gibi tek kimlikli, tek kişilikli ve tek karakterli bir şehir değildir. Onun sıfatlarını, karakterlerini saymaya kalkıştığınızda karşınıza ciddi bir değerler yumağı çıkmaktadır.

Deniz şehirleri vardır, kıyı şehirleri. Dağ şehirleri vardır, ova şehirleri, tarım şehirleri, tarihî şehirler vardır. Kaplıcaları, türlü el sanatları, doğa sporları ve benzerleri ile turizm kültürüne açık şehirler vardır. Sanayi
ve endüstrinin geliştiği, mahalli ürünlerin dolaşıma sokulduğu, yeni zamanların imkânlarına elverişli şehirler vardır. Bütün bu saydığımız ve sayamadığımız bakımlardan Bursa’ya baktığınızda, her alanda söyleyecek
sözü, gösterecek malzemesi bulunduğu görülecektir.

Son yıllarda iyice ortadan kaldırılmış bulunmasına rağmen Bursa, halen ovasından türlü ürünlerin alındığı, kendine mahsus özellikli yemişlerinin yine de bulunduğu bir şehirdir. Onun ovasındaki Siyah İncir, Deveci Armudu, Bursa Şeftalisi ve dağında yetişen Bursa Kestanesi özelliğini korumayı sürdürmektedir. Bir Bursa ovası mevcuttur hala.

Orman içerisinden yani “Bakacak” mevkiinden Bursa Ovası’na bir kez dikkatle bakanlar her şeyin farkına varacaklardır.

Bursa ormanı ihmale gelmeyecek boyuttadır; bu da önemli bir doğal varlığıdır. Bursa muhacirler şehridir. Bu sebeple de insan çeşitliliği yönünden Türkiye’de İstanbul ile yarışabilecek yegâne şehirdir. İstanbul kıskançlık gösterecek olsa hatırına evvela Bursa gelecektir. İstanbulluların Bursa aşkı ve özlemi ise yine Bursa’ya has bambaşka bir tarafıdır. İstanbul’dan çıkıp nefes almak isteyenlerin ilk adımda ulaştığı bir şehirdir burası: BURSA.

KEŞİŞ TEPE’DE APOLLON KELEBEĞİ

Volfram madeni yeni kapanmıştı. Doksanlı yıllardaydık. Otomobillerimizi madenin önüne park ederek Yalancı Zirveye (Keşiş Tepe) doğru ailelerimizle birlikte hareket ettik. Aylardan temmuzdu. Yanımızda on altı on yedi yaşlarındaki çocuklarımız da bulunuyordu. Beş ya da altı aile muhtemelen on beş kişi kadardık, üç otomobille
gelmiştik madene kadar.

Daha evvel bu yolculuğu defalarca yapmış bir dostumuzun rehberliğinde yola koyulduğumuzda, en zorlu etabın, ilk adımlarımızla arşınladığımız Keşiş Tepe’ye kadarki kısım olduğu söylendi. Bu iyiye işaretti.
Çünkü en zinde zamanlarımızı en zorlu tırmanışta harcayacaktık.

Uludağ sevdası şehre yerleşmeden evvel en az şehrin cazibesi kadar beni manyetik alanına çağırıyordu. Şehre yerleştiğim ilk on, on beş yılın neredeyse elveren bütün hafta sonlarını Uludağ’da geçirmekteydim. Kış sporları bana göre değildi. Uludağ’ı kış aylarında daha çok varlıklı kimseler sahipleniyordu. Olsun, onlara da bir ikramımız bulunsun diye düşünürdüm. Değil mi ki yaz aylarında Uludağ bütünüyle bize kalıyordu. Dağda hem keşifler yapıyor hem de onun ciğerlerimize doldurduğu temiz havasının hazzını yaşıyordum.

Günün birisinde sevdiğim bir ağabey, bir üstat misafirim olmuştu. Onu Saitabat Köyü yakınlarındaki şelaleye götürmüştüm. Suyun serinliğini içine çekerken bir yandan da bana hem sitem hem uyarı niteliğinde şöyle söylemişti: “İnsan burada dünyacı olur, ahireti unutur.”

Yolculuğa geleceğim ama Uludağ ile alakalı önceki gözlemlerimden biraz daha konuştuktan sonra olsun. Dombay Çukurluğu’nu keşfetmenin akabinde, bütün dağ gezilerinin nihai adresi olarak orayı seçmiştim.
Oteller bölgesinden aşağıya, Bakacak yönüne doğru yol alarak Çoban Kaya mevkiinden sağa saptığınızda, engebeli bir yoldan, kayalıkların sırtına basa basa harika bir derenin vadisine varıyordunuz.

Usta ve tecrübeli avcıların hakiki alabalık avına çıktığı bu küçük derenin vadisi çınar, köknar, çam ağaçlarının gölgesinde uzuyor, muhtemelen Alaçam Köyü’ne doğru akıp gidiyordu. O tarihlerde pek az şehirlinin keşfedebildiği bu vadi, yaz aylarında olağanüstü serinliği, mükemmel manzarası, son derece soğuk, temiz çeşmeleriyle benzerine az rastlanır bir nimetti benim için.

Vadinin yüksek tepelerinde mevsim uygunsa mutlaka dağ çileği toplamaya giderdik. Bu harika yemiş, tarla çileğinden daha tatlı ve ona göre çok daha farklı bir koku ve lezzete sahipti.

Bir gün arkadaşlar ateş yakmak maksadıyla ocak kuracaklardı. Benden düzgün bir taş bulup getirmemi istediler. Etrafta epeyce dolaştım, uygun bir taş bulamadan dönecektim ki gözüme, üzeri dümdüz
ama yere tamamen gömülü bir taş çarptı. Onu yerinden nasıl sökecektim? Sağlam bir çubuk bularak evvela etrafını kazmaya başladım. İşlem uzun sürdü ama sonunda taşın etrafında derin bir ark açabilmiştim. Şimdi de çubuğu nasıl edip taşın altına sokmalı, kaldıraç gibi kullanarak onu yerinden oynatmalıydım. Güçlü kuvvetli
birisi sayılmam lakin enikonu bir taşı yerinden sökemeyecek kadar da değil elbette.

Nihayet taş kımıldamıştı. Üç beş zorlamayla onu belki yüzyıllardan bu yana yattığı yuvasından çıkartmayı başardım. Ocak kurmada sahiden çok işe yarayacak biçimde bir taş olduğunu görünce de emeğime acımadım. Fakat bir şey oldu. Taşı kaldırdıktan sonra onun altında, yani yüzyıllardan bu yana taşın hiç kalkmadığı yatağının altında, bembeyaz kurtçuklar gözüme çalındı. Ne ile karşılaşmıştım; bu olay neyin nesiydi?

Taşı bir kenara bıraktım kurtçukları seyretmeye daldım ve düşündüm. Nasıl olur, kaç yüzyıldan bu yana orada yatan taşın altında canlı yaratıklar nasıl yaşayabilirdi?

Kimdi onları oraya koyan, rızıklarını veren, beslenmelerini sağlayan, yaratan ve yaşatan kimdi?

Uludağ zirve gezisine dönersek, yalancı zirveye tırmanırkenki yolda kalmıştık. Bu zorlu tırmanış bir buçuk saat kadar sürdü. Dolambaçlı bir yoldan yüründüğü için gözümüze yakın, şuradaymış gibi görünen Yalancı Zirve yani Keşiş Tepe, her adımda, sanki bizden uzaklaşıyor, attığımız adım kadar kendisi de geriye doğru yürüyor, o
oranda küçülüyordu.

Yolculuğun ilk dakikaları son derece zevkliydi. Her birimiz farklı bir şeyle karşılaşıyor bir diğerimize gösteriyor, müşterek hayret nazarlarımızı yoğunlaştırıyorduk. Bir kere şunu fark ettik; dağda zirveye doğru yaklaştıkça ormandan ayrılıyorduk. Bir yükseklikten sonra artık ağaç yetişmiyordu. Yükselti arttıkça da, toprakta, daha aşağı mıntıkalarda rastlanmayan çimenler, çiçekler görünmeye başlamıştı.

Her birisi ayrı renkteki bu çiçeklerin bir benzerini şehirde yahut daha küçük yükseltili tepelerde göremezdiniz.
Buraya mahsustular tamamen. Uçuşan minik böcekler ise muhtemelen yalnızca bu yükseltide yaşama kabiliyeti olanlardı. Hele o yükseltide rastladığımız bir kelebek cinsi vardı ki aramızdaki hanımlar
onların rengine, uçuş ahengine bayılmışlardı. Gerçekten olağanüstü güzellikteydi her birisi. Bu yükseklikte
hangi kozadan çıkmış ve kaç gün yaşayacaklardı?

Anlatıldığına göre tam 46 tür kelebeğin yaşayabildiği söyleniyordu bu bölgede. Bizim rastladığımız Apollon Kelebeği ise rivayete göre yüz elli milyon yıldan beri biliniyormuş. Ayrıca bu cins kelebek 6000 metrelik yükseklikte bile yaşayabilecek bir yaratılışta imiş.

Keşiş Tepe’yi tırmanırken aşağı yamaçlarda koyun sürüleri gözümüze ilişmişti. Yanlarında çoban ve köpekleri de vardı. Sonraki gezilerde rastlaşıp konuşmuştuk onlarla. Şehirdeki meşhur kebapçıların sürüleri olduklarını öğrenince bir daha şehrimizle böbürlenme hakkımız varmış gibi hissetmiştik. Bizim şehrin kebapları, bu tertemiz otları yiyen, Uludağ’ın muhteşem soğuk sularını içen hayvanların etinden yapılmaktaydı.

Keşiş Tepe aynı zamanda dinlenme, on onbeş dakika soluklanma mekânımız olmuştu. Hakiki Zirve (Uludağ Tepe) yolculuğu esnasında profesyonel dağcılarla karşılaştık. Çabamızdan büyük memnuniyet duyduklarını söylediler. Onlar birkaç gün önce tırmanmış ve geceleri göller bölgesinde çadır kurarak geçirmişlerdi. Biz
günlük/ gündelik yolculardık. Buna rağmen davranışımız onları umutlandırmıştı.

Göller bölgesine varıldığında herkesin hayranlığı doruk noktasındaydı. Sarıalan, Kirazlı, Kadı, Sobra gibi yaylaları yanında Uludağ’ın zirvesindeki Aynalı Göl, Kara Göl, Kilimli Göl muhteşem manzaralarıyla
karşımızdaydı. Hele yazın ortasında yarıya kadar buzla kaplı Kara Göl, neler anlatmıyorduki insana.

Uzun ve artık pek de zorlu olmayan yolculuğumuzun son durağında göller ve Hakiki Zirve karşımıza çıkmıştı. Hakiki Zirve’de korunaklı bir kutu içerisindeki Zirve Defterine bir Harput türküsünden dizeler yazmıştım:

Dağlar, dağımdır benim
Gam, ortağımdır benim
Söyletmen çok ağlarım
Yaman çağımdır benim.
Dağlar taşıma felek
Döner başıma felek
Akıbet kuş kondurur
Mezar taşıma felek.
Şu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir kuşu var
Pençesi demirdendir.

Marmara Bölgesi’nin 2543 metre ile en yüksek tepesi olan Uludağ, bambaşka keşifler için bünyesinde kim bilir daha nice hazineler gizlemektedir.

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>