YALNIZLIĞIN VE ÖZGÜRLÜĞÜN SON SIĞINAĞI MOĞOLİSTAN


Saffet YILMAZ
BBB Basın ve Halkla İlişkiler M.V.

Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, ata topraklarımız olan Moğolistan’a gideceğim ve buranın yerel kültürünü görüp insanlarıyla tanışacağım. Kısmetimizde varmış ki oldu; Türk Dünyası Kültür Teşkilatı(TÜRKSOY), Türk Dünyası Müzeler Birliği toplantısını bu ülkede yapmaya karar verdi. TÜRKSOY’un organizasyonu ve Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin evsahipliği ile iki yıl önce Bursa’da gerçekleştirilen toplantıda, Türk soyundan gelen ülke temsilcilerinin de kabul etmesiyle Türk Dünyası Müzeler Birliği oluşturulmuştu. Bu birlik, Bursa’dan sonraki ikinci toplantısını Tataristan’ın Başkenti Kazan’da yapmıştı. 2015 yılı sonlarındaki üçüncü toplantısını ise Moğolistan’ın Başkenti Ulan Batur’da yapmayı kararlaştırdı. Birliğin kurucu şehri Bursa olduğu için biz de Moğolistan’a davet edildik. Aslında sadece davet edilmedik, toplantı içeriğinin oluşturulmasında da TÜRKSOY yetkilileri ile birlikte etkin bir rol aldık. Toplantılar boyunca hem Bursa hem Türkiye’deki deneyim ve tecrübelerimizi paylaştık.
TÜRKSOY demişken, Türk dünyası ile kültürel bağların geliştirilmesi konusunda çalışan en aktif kurum olduğunu belirtmeliyim. Her ne kadar aynı soydan gelsek de bugünkü mevcut durum, irili ufaklı Türki cumhuriyetlere nüfuz edemediğimiz bir gerçek. Ancak Türkiye’nin de içinde yer aldığı bu kurum, Tataristan’dan Kazakistan’a, Moğolistan’dan Azarbeycan’a ya da Türkmenistan’a kadar tüm coğrafyada söz sahibi. Elbette kültürel konularda.
TÜRKSOY’a bağlı Türk Dünyası Müzeler Birliği’nin Moğolistan toplantısı 2015 Eylül ayındaydı. Tarih, Bursa’da gündemin çok yoğun olduğu bir zamana denk geliyordu. Aklımız
geride kalarak yola çıktığımızda aslında gönlümüz çoktan Moğolistan steplerinde dolaşmaya başlamıştı. Şimdi size, gördüklerimden geriye kalanları anlatmaya çalışacağım.
İstanbul-Ulanbator uçuşunu tek parçada değil, aktarmalı gerçekleştirebildik. Aslında bayağı bir meşakkat ama işin ucunda Moğolistan’ı görmek, ata topraklarına yüz sürmek, köklerimizi araştırmak olunca kimsede ne bir yorgunluk emaresi ne de bir bıkkınlık. Hele de Moğolistan hava sahasına girip uçak alçalmaya başladığında aşağıda görülen coğrafya, herkes, gördüklerinin çöl mü step mi olduğunu ayrıştırmaya çalışıyor. Havadan belki yüzlerce kilometre gidiyoruz fakat ne bir şehir ne de bir büyük yerleşim alanı görüyoruz. Aşağısı inanılmaz bir ıssızlık hissi veriyor. Ve sonunda bir büyük şehir görüyoruz; çevresi bizim kaçak-plansız semtler gibi, biraz ilerleyince modern binaların, caddelerin olduğu bir şehir, Ulan Bator. Uçağımız Ulan Bator havaalanına indiğinde öğlen olmamıştı. Bursa’nın 30-35 derece havasından çıkıp, Ulan Batur’un 15-16 derece havasına girmek bizi biraz serinletti.
Moğolistan’ın Bursa Fahri Konsolosu Çetin Yıldırım’ın katkısıyla hazırladığımız yoğun programa başlıyoruz. Türkiye’nin Ulan Bator Büyükelçiliği görevlileri bizi havaalanında karşılayıp işlemlerimizi hızlandırıyor. Saatlerce uçtuktan sonra Türkçe konuşan birileri tarafından karşılanmak güzel bir şey kuşkusuz ama daha da güzel olanı, havaalanındaki Moğol görevlilerin Türk pasaportuna karşı yaptığı ‘yabancı değil’ davranışı. Sık sık yurtdışına seyahat edenler bilirler, havaalanlarındaki pasaport bürokrasisi hem çok katı hem de rahatsız edicidir. Moğolistan’a, neredeyse Kıbrıs’a girer gibi girdik.
Moğolistan’da geçireceğimiz bir saniyeyi bile boşa geçirmek istemiyoruz. Önce otele yerleşme ve ardından hiç zaman kaybetmeden programın ikinci bölümünü icra edeceğiz: Ata topraklarımız olan, etnik köklerimizin olduğu bölgeye, Karakurum’a gideceğiz, yıllarca muhtelif okullarda okurken adını andığımız anıtlarımızın, Han’larımızın, Kağan’larımızın yanına gideceğiz.
Gideceğiz ama Ulanbator-Karakurum arası yaklaşık 360 kilometre. Bunun için uygun nitelikte araç ve rehber gerekiyor. Büyükelçilikteki dostlarımızın da katkısıyla kısa sürede hepsi ayarlandı ve bir saat içinde yola çıktık. Çıktık diyorum ama şehirden çıkmam ne mümkün. İstanbul’un trafiğini bilenler beni daha iyi anlayacaktır, ondan daha berbat bir trafik. Yavaş yavaş şehir merkezinden uzaklaşmaya başladıkça aslında gerçek Moğolistan’a da girmeye başladık. Çünkü merkezi büyük ve modern binalardan oluşan şehrin kenar bölgeleri tümüyle çadırlardan oluşuyor. Bu çadır mahallelerin son yıllarda çoğaldığını anlatıyor rehberimiz. Zaten her yıl çok şiddetli kış soğuklarını gören Moğolistan 15 yıl kadar önce o güne kadar görülmemiş bir soğuk kış geçirmiş ve hayvanlarının önemli bir bölümü telef olmuş. O yıldan sonra da Moğol halk
ları kış aylarında şehre göç ediyor ve kenar mahallelerde oluşturduğu bu çadır evlerde geçiriyormuş kış mevsimini.
Ulan Batur sadece trafiği ile değil, hava kirliliği ile de meşhur. Ülkenin yarısı bu kentte yaşayınca, herşey normal karşılanıyor. Bir yanda ağıllar, ahırlar, bir yanda ise fabrika bacalarından çıkan dumanlar…
Aslında peyzaj olarak oldukça güzel olmasına karşın ne ülkeyle ilgili ne de kentle ilgili tam bir kanaat oluşuyor kafamızda.
Bizi şehirden çıkaran bölünmüş yol giderek daralıyor ve 40-50 kilometre sonra gidiş-geliş tek bir asfalt yolda ilerlemeye başlıyoruz. Ancak bir yandan da kırsala girdiğimiz ve asıl Moğolistan’ın burası olduğu ortaya çıkmaya
dosya konusu / Saflığın, dokunulmamışlığın, yanlızlığın ve özgürlüğün son sığınağı;  başlıyor. Gerçek Moğolistan ve ülkenin gerçek kırsalı ile buluşmamız fazla zaman almıyor. Zira, yolumuzun her yanında yüzlerce belki binlerce hayvan sürüleri görüyoruz. Bir yanda yılkı atlar, diğer yanda uzun tüyleri ve sırtlarındaki eğerleriyle Yak öküzleri.
Uçsuz bucaksızlığın bir sınırı vardır mutlaka, Türkiye’de 5 kilometre uzağı seyretmenin adı ‘uçsuz bucaksız’ olabilir ama burada bizim bildiğimiz kavramlar pek geçerli olmuyor. Mavi gökyüzü ve yeşil stepler arasında kilometrelerce uzaktaki ufku görüyor, o yöne gidiyor, gördüğünüz noktaya gelince bir o kadar daha uzaklıktaki bir ufku hedef yapıyorsunuz. Artık: ne asfaltın, ne köprünün, ne barajın olduğu engin bir sonsuzluğun içindesiniz. İnsan eliyle yapılmış hiçbirşey göremiyorsunuz, ara ara göze çarpan Moğol çadırları dışında. Yüzyıllardır buraları mesken tutmuş Moğol göçebeleri, ne duvar örmüşler, ne çit koymuşlar ne de başka bir sınır koymuşlar aralarına. Paylaşılmamış bir yurt, her yer herkesin. Paylaştıkları tek şey yalnızlık! Ebedi göğün altında hiç bitmeyen bir yalnızlık. Ot susuz, sürüler otsuz, göçebeler ise sürüsüz yaşayamaz. Bunlar bozkırın kanunudur. Biri olmadan diğeri olmaz. İnsanlar sürülerle, yaban hayvanlarla paylaştıkları bu yaşam alanında doğadan aldıklarını doğaya vererek sessiz bir yaşam sürüyorlar burada. Özgürlük hissinin, sonsuzluğun ya da yanlızlığın tam tarifi şu: Türkiye yüzölçümünün yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir alanda yaklaşık 1,5 milyon insan! Başkent Ulan Bator’dan çıktıktan sonra binlerce kilometre, insan eliyle yapılmış çadırdan başka bir şey görmüyorsunuz.
Zaman zaman yolumuzun üzerindeki çadırlara yaklaşıyor, fotoğraf çekiyoruz, yaşamlarını gözlemeye çalışıyoruz. Tüm çadırlar neredeyse tek tip. Kalın beyaz örtüsü, renkli iç ahşap çıtalarıyla Moğol göçebelerin taşınabilir evleri. Aslına bakarsanız, çadırların içinde ve dışında
Cengiz Han’dan bu yana büyük bir değişiklik görmedik desem yalan olmaz. Tavanın bir kenarına kondurulmuş güneş enerji paneli ve çadırın önünde duran motorsikleti görmezseniz eğer, yüzyıllar önce kurulan çadırdan fazla bir fark yok. Ne kalkık yakalı, koyu renkli, dizlerin altına kadar uzanan ve kalın bir kemerle sarılan Moğol giysisi ‘del’i, ne burunları kalkık deri botlarını ve ne de tuğlu sivri şapkalarını terk etmişler. Herşey, yüzyıllarca önce nasıldıysa öyle.
Burada çadırlara ‘ger’ veya ‘yurt’ diyorlar. Yurt’ların hepsi neredeyse aynı şekilde dizayn edilmiş. Yol üzerindeki bazı Yurt’lara girmek, sahipleriyle tanışmak istediğimizi söyleyince rehberimiz bizi, büyükbaş hayvan sürülerinin arasında gözüken bir çadıra(Yurt-Ger) götürdü. Çadırın önünde bizi renkli giysileri ile bir kız çocuğu karşıladı. Sonra yine renkli kıyafetiyle annesi ve elleri görülmeyecek kadar uzun kollu ve diz kapaklarına kadar
uzanan koyu kalkık yakalı elbisesiyle baba! Hayvanların arasından çadırın içine yürüdük. Girişin bir tarafında, kurulu vaziyette bir süt makinesi, belli ki hayvanlarından günlük süt alıyorlar. Sıra sıra süt ve peynir kapları. Biraz ileride bizim ‘seki’ dediğimiz, yerden bir metre yüksek, ahşaptan yapılma ve üzeri kıl-keçe karışımı malzemeyle örtülmüş oturma yerleri. Ortada bir soba, sobanın biraz uzağında askıda kurumuş etler, tam karşıda ise madalya ve ödüller… Burada herkes atlara karşı büyük sevgi besliyor. Onlarla yarışlara katılıyor. Aldığı madalyaları da evinin baş köşesinde sergiliyor.
Moğol insanının, kendine hayat veren hayvanına karşı saygısı büyük, rehberimiz, genellikle süt kuzusu kesmediklerini söylüyor.
Yolumuz uzun, güneşin ve rüzgarın kavurduğu bakır tenli bu göçebe Moğol insanlarından ayrılmak, Karakurum’a davam etmek zorundayız. Ziyaret ettiğimiz bu ailenin en yakın komşusu muhtemelen 50 kilometreden daha yakın değil.
Araçlara binip tekrar yola koyuluyoruz fakat o da ne, yol bitiyor. Asfalt yol zaten çok gerilerde kalmış, stabilize yolda devam ederken bir anda bu yol da bitti. Aracımız, düzlüklerde yol olmaksızın ilerlemeye başladı. Bizim gibi pek çok araç, herhangi bir yol olmadan, rehberlerin tahminine göre yön buluyor, biz de kilometrelerce böyle ilerledik. 360 kilometre yolu 4-5 saat içerisinde kat ederiz diye düşünürken, Karakurum’a vardığımızda tam 8 saat yol gitmiştik. yoldaydık. Gece yarısı

olmuş ve hava sıcaklığı sıfırın altına düşmüştü. Konaklayacağımız bir kamp alanıydı ve yolda gördüğümüz yurt’ların biraz daha hallicesiydi. Biz iki kişi bir çadırı paylaştık. Ortada soba, sedirler üzerine konulmuş sağ köşede bir yatak, sol köşede diğer yatak olan bir çadır… Çok üşüdüğümüzü tahmin etmiş olacaklar ki sabah biz uyanmadan görevliler gelip sobamızı yaktı.
60 dolar ödeyerek konakladığımız bu sade ama çok anlamlı konaklama tesisimizden sabah 07.00’da ayrıldık. Yolculuk boyunca herkesin dilinden düşmeyen anıtlara gideceğiz, bir an önce görmek, orada olmak arzusu var herkeste.
Moğolistan’daki delik deşik olmayan yegane yol, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yaptırılmış olan ve anıtlara giden yol. TİKA(Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansa) bu yol ile birlikte, anıtların bulunduğu müzeyi de yaptırmış. Yolun girişindeki tabelada Türkiye Bayrağı’nı görmek başka bir heyecan. Çok geçmiyor ki müzenin bulunduğu alana ulaşıyoruz. Fakat kapalı, sabah çok erken olduğu için henüz açılmamış. Rehberimiz yakındaki bir çadıra gidiyor ve nasıl buluyorsa buluyor, anahtarı ve görevliyi alıp geliyor. Ve biz artık Orhun Yazıtlarıyla yüz yüzeyiz. Bir yanda Kültigin, diğer yanda Bilge Kağan anıtları. Herkeste tarifsiz bir heyecan. Bir yandan seyrediyor, bir yandan maziye dalıyoruz. Çağlar öncesinden Bilge Kağan sesleniyor, “Türk
Oğuz ulusu işitin, üstte gök kubbe çökmedikçe altta yer denizi delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir.”
Bilinen ilk Türkçe, Türk isminin kullanıldığı anıtlar sekizinci yüzyılda dikilmiş. Yüzyıllar içinde çok ciddi tahrip görmüşler ancak anıtlar müzeye alındıktan sonra çok iyi korunuyor ve sergileniyorlar. Müzede anıtların yanı sıra, o döneme ait mezar taşları, Balbal’lar ve Bilge Kağan’a ait kişisel kullanım eşyaları bulunuyor.
Bütün bir ömür boyunca Türk kültür kaynakları sözkonusu olduğunda adını andığınız kaynakları bir anda ve hepsi bir arada karşınızda bulduğunuz mu kültür zehirlenmesi yaşıyor, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Fakat bizim bir şansımız vardı, Gazi Üniversitesi Halk Bili
mi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Evrim Ölçer hoca aramızdaydı. Evrim Hoca’nın mihmandarlığında sindire sindire inceledik anıtları. Meslek hayatının önemli bir kısmını Türk kültür kökleri üzerine çalışmalar yaparak geçiren ve o kaynakları bir anda karşısında görünce şaşkınlığını gizleyemeyen Evrim Hoca, ziyaretimizi ne kadar verimli hale getirdi anlatamam.
Anıtlar TİKA tarafından yaptırılan müzeye alınmış fakat çok yakınındaki asıl yerlerine de imitasyonla üretilmiş benzerleri dikilmiş. Anıtların gerçek yerleri olan bu alan arkeolojik kazı yapıldıktan sonra TİKA tarafından duvarla çevrilmiş. Ekip arkadaşlarımın yanlarında getirdikleri pet şişelere toprak dolduruşlarını görmeliydiniz! Türkiye’ye götürülecek en değerli hediye…
Ve dönüş yolu. İstemeye istemeye dönüşe geçiyoruz. Rehberimiz başka bir güzergahtan dönüşe geçtiğimizi bildiriyor. Ama yine yol yok, yine kilometrelerce gittikten sonra ancak bir çadır görebiliyorsunuz. Issızlık her yerde. Bir ara yolumuzu, daha doğrusu yönümüzü kaybettik. Çünkü yol zaten yok. Düzlükler üzerinde yönünüzü tahmin ederek gidiyorsunuz. Rehberimiz, doğru yönü sormak için çoban aradı uzun süre ve sonunda soracak birini bulduk. Sürekli gülümseyen, traşsız yüzüne rağmen yanaklarındaki kırmızılığı gizleyemeyen, gözlerini sürekli kısarak bakan, kalpaklı, hoş sohbet bir Moğol göçebe. Yönümüzü sormak bahanesiyle biraz sohbet
etmek istedik rehberimiz aracılığı ile. Günlerdir kimseyi görmediğinden midir bilemedik, bizi çok sevdi. Hatta, parmağında kocaman bir yüzük vardı ve ekibimizdeki Ahmet Ağabey(Erdönmez) yüzüğü göstererek işaret diliyle çok güzel bir yüzüğü olduğunu anlatmak istedi. Moğol göçebe hiç tereddüt etmedi, yüzüğünü çıkardı ve Ahmet Ağabeye verdi. Şaşırdık, kabul etmesek büyük bir saygısızlık olacak, kabul etsek, bunu hak edecek birşey yapmadık. Sonunda rehberimiz devreye girdi ve almamız gerektiğini bildirdi. Yüzüğü aldık ama biz de kendisine Türkiye’den götürdüğümüz bir takım hediyeler takdim ettik, çok sevindi.
Dönüş yolunda bizi büyük sürprizler bekliyordu. Güzergahımız üzerindeki çadırlara uğrayıp yaşamlarını daha yakından görmeye çalışırken, birkaç kilometre ötemizde bir kalabalık ve toz bulutu içinde atlılar gördük. Aracımızı hemen o yöne çevirdik ve kısa bir süre sonra yarış içindeki atlıların içinde bulduk kendimizi. Ama ne yarış! 7-12 yaş aralığındaki Moğol gençler, tarihin içinden fışkıran Moğol orduları gibi, uuhai sesleriyle hem rakiplerini geride bırakmaya çalışıyor hem de muhteşem bir gösteri sunuyor. Bir süre genç yarışçılarla birlikte ilerledik ve yaklaşık 3-4 kilometre sonra onları bekleyen bir kalabalık gördük. Yarışın finiş noktasında bekleyen Moğol göçebeler, hem birinci gelen jokeyi ve atını kutluyor hem de tüm yarışçıları garip nidalarla coşkuyla selamlıyorlardı. Yarışın bitiş noktasında
çadırlar kurulmuş, ikramlar hazırlanmış ve toplanan halk bir sonraki yarışı bekliyor. Bizim için bulunmaz bir fırsat elbette. Böyle bir anı yakalayabilmek için ülkenin milli şenliği olan Naadam Şenliği’ni beklememiz gerekir. Oysa burada, Moğol göçebeler bir araya gelmiş aralarında çeşitli müsabakalar düzenlemekte.
At yarışlarından hemen sonra, altlarında mayo, üstlerinde göbeği açık, sırtı ve kolları kapalı bir kıyafetle güreşçiler çıktı meydana. Göbeğin açık olmasının bir hikayesi varmış meğer. Yüzyıllar önce yapılan bir güreş şenliği sırasında bir güreşçi tüm rakiplerini yenmiş fakat bu güreşçinin bayan olduğu sonradan ortaya çıkmış. Bunun üzerine Moğol ileri gelenleri, bundan sonra böyle bir durum yaşamamak için güreşçilerin göbekleri açık bir kıyafetle güreşmesine karar vermiş, o günden sonra da bu kıyafetle güreşiyorlarmış.
İki ayrı güreş müsabakası izledik, ikisi de nefes kesti. Bir ara güreşçilerden birinin kaşı yarıldı, sorun çıkacak diye beklerken büyük bir olgunlukla kaşını sarıp güreşe devam etmesini sağladılar.
Bir anda karşımıza çıkan şenlik bizim için talih kuşu gibi oldu. At yarışını kazandığı için sevinen ve kaybettiği için üzülen Moğol gençleri, şenliği izlemeye gelen Moğol çocuklarını, büyüklerini, kadınlarını, ellerinde urgalarıyla(Moğol kemendi) her an bir atı yakalamaya hazır bekleyen tolakları, uzun tüyleriyle süslü Yak öküzlerini, güreşçileri, hakemleri, ödül törenlerini ve sayamadığım onlarca başka yaşama dair ayrıntıyı görme, o anı onlarla birlikte yaşama imkanı bulduk. Aslında, Moğolistan’da kültür turu yapalım derken kültür zehirlenmesine uğradık desem abartı olmaz.
Tekrar dönüş yoluna giriyoruz ve büyükbaş hayvan sürülerinin kapladığı düzlükler üzerinden önce bir stabilize yola, ardından bozuk ve delik deşik asfalt yola erişiyoruz. Bu, Moğolistan’ın Başkentine ve belki de tek şehrine yaklaştığımızın işareti. Göçebe çadırlarının oluşturduğu kenar mahallelerden yavaş yavaş şehrin merkezine doğru ilerliyoruz. Tuul nehri ve vadisi muhteşem ama hemen arkasındaki şehir için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Tipik bir Rus şehri kimliğine rağmen, sonradan oluşan çarpık kentleşme, çarpık sanayi ve korkunç bir trafik şehri yaşanmaz yapmış.
Ulan Bator demişken, şehrin isminin Kızıl Bahadır anlamına geldiğini belirtmeliyim. Çin hükümranlığından Sovyetler’in desteği ile
kurtuluşunun anısına Kızıl Bahadır adını almış. Moğollar 1921’de bağımsızlığına kavuşup 1924’de yine Sovyetlerin yönlendirmesiyle sosyalizmi tercih etti. Bu tarihten sonra başta Ulan Bator olmak üzere Moğolistan’da bir kalkınma hamlesi başladı. Kentlerin yeniden inşasından müzelere ve kültür merkezlerine kadar pek çok yeni yapı inşa edildi. Rejimi ideolojik düzeyde desteklemek için de meydanlara Lenin ve Stalin heykelleri dikildi. Ancak bu dönem, Moğol geleneksel kültürünün, özellikle de Cengiz Han’ın unutturulmaya çalışıldığı ve hatta yasaklandığı bir dönem oldu. Elbette uzun sürmedi. 1921’de Çin’e karşı bağımsızlığını ilan eden Moğollar, 1990’da bu kez Sovyetler’e karşı bağımsızlığını ilan etti ve bu, bir anlamda Cengiz Han’ın yeniden doğuşu oldu. Moğollar, uzun bir aradan sonra tekrar kendi kimliklerine, kendi kültürlerine döndüler.
Moğolistan’da bu kadar kısa sürede bu kadar çok şey yaşamanın bir faturası oldu elbette, büyük bir keyifle ödedik.
Etnik kodlarımızın yer aldığı bu ülkede çok güzel kültürel alışverişler de gerçekleştirdik kuşkusuz. Toplantılar, sergiler, defileler… Birlikte yaptığımız çalışmaların Bursa tarafından kitaplaştırılacağı bilgisi bile Orta Asya’nın Türki Cumhuriyetleri temsilcisi dostlarımızı nasıl heyecanlandırdı görmeliydiniz. Bu bölgedeki tüm ülkelerin Türkiye’den beklentileri büyük, ortaklaşa yapılacak küçük işlere bile inanılmaz değer biçiyorlar..
Bu duygularla Moğolistan’dan dönüşe geçtik ancak ne yalan söyleyeyim, gönlümüz uzun bir süre Asya steplerinde dolaşmaya devam etti..

Adsız

“Hepimiz Biraz Şamanız” Dedirten 17 Adet ve Gelenek

Derleme – Farkında olsak da, olmasak da kültürümüzün, yaşayışımızın, gelenek ve göreneklerimizin temelinde Şamanizm ve Tengrizm kökenli davranışlar vardır. Günümüzde bu davranışlar batıl olarak nitelendirilse bile, kökenleri araştırıldığında hemen hepsi manaya bürünür. İşte size, günümüz gelenekleri ve Şamanizm ile bağlantıları…

1. Kurşun Dökmek Kurşun dökme adeti Şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm’de buna “kut dökme” denir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu “talih, saadet unsurunu” geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir.

2. Kırmızı Kurdele Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder. Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır.

3. Mezar Taşlarımız Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamıdır. Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.

4. Dilek Tutmak Dile tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.

5. Köpek Ulumasının Uğursuz Sayılması Şamanizm’de köpek bir ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişinin bu ruhu görmesi; onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’nun kimi yerlerinde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.

6. Nazar İnancımız Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inanıştır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu” “deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır. Bu inanış da Şamanizm’den kalmadır.
7. Kullandığımız Kilim Motifleri Eski Türklerde bir Şamanın giysisine yılan,akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır. Günümüzde Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motifler bu inanıştan kaynaklanır.

8. Mevlit ve İlahiler Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır. Oysa İslam dininde Kur’an’ın müzikle okunması kesinlikle günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve ilahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır. İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur. Osmanlı tarihinde ilk mevlit, kuruluştan on yıl kadar sonra Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.

9. Su İçerken Kafanın Elle Desteklenmesi Bu da bir Şaman geleneği kalıntısıdır. Şöyle ki, su içerken insan akli başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.

10. Mezarlardaki Küçük Suluklar Mezarların ayakucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır. Not: Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır. 11. Yukarıda Allah Var Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır.

12. Sağ Ayak Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir. Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.
13. Su Dökerek Uğurlama Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir. Su berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git” demek için su dökülür gidenin arkasından.

14. Türbelere, Ağaçlara, Çalılara Bez ve Çaput Bağlamak Şamanizm inancında dilek dileme şekli. Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir. Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir. Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.

15. Tahtaya Vurmak Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır. Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.

16. Ölünün Ardından Belirli Aralıklarla Toplanmak Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de Şaman kültüründen kalmadır. Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin “40’ının çıkması” deyimi vardır. Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.

17. Çocuklara Doğadan Esinlenen İsimler Koymak Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>