İSPANYA’DA BİR HAFTA SONU


Saffet YILMAZ
Burfaş’ın, İspanya’nın başkenti Mad-
rid’den kalite ödülü alması, ödülü almaya giden ekip olarak bizlerin de bölgede kültür turu
yapmasına imkan sağladı. Kültür turu- nu, 10 yıldır bu ülkede yaşayan ve İspanyol- ca’yı ana dili
gibi konuşan, bununla birlikte yörenin tarih ve kültürü üzerine bilgilerini ‘rehber’ olmanın hayli
ötesine geçiren sevgili Bülent Özmen ile yapmamız da ayrı bir şanstı. Bülent Bey devlet
büyüklerimi- zin İspanya gezilerine de tercüman-rehber olarak eşlik eden çok değerli bir dostumuz.
Programımızın son günü biz Türkiye’ye dönerken kendisi de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın
Güney Amerika gezisine eşlik etmek üzere bu ülkeye uçtu.
Öncelikle genel olarak İspanyollar ve özel olarak da Madrid şehri hakkında gördüklerimi paylaşmak isterim.
İspanyollar genel olarak kültürlü, en azından kültürü yaşamlarına katmış, kapitaliz- min daha çok
satma, daha çok kazanma dürtüsüne yenilmemiş, yaşamlarını; zaman- larını ve mekanlarını daha çok
kazanma dürtüsünden uzaklaştırıp daha sosyal bir içeriğe büründürmüş insanlar. Kişisel veya içinde
bulundukları grup olarak yaptıkları planlara göre yaşayan, kültür, sanat ve sosyal aktiviteleri
günlük yaşamlarının her anına yerleştiren bir toplum. Haftanın hangi akşamı ailece, hangi akşamı
arkadaş gru- buyla dışarıda yemek yenileceği belli. Her bir yemek ortalama 2 saat sürüyor. Yanlış
duymadınız, iki saat. Bu, öğle yemeği için de böyle akşam yemeği için de. Arkadaşlar- la yenen
sıradan bir akşam yemeği nasıl bir şölene dönüştürülür, ben orada gördüm.
Tüketilen nesnenin değil de paylaşılan zamanın değerli olduğu, dolu dolu geçen zaman..

Biraz daha anlaşılır olması için şöyle anla-
tayım; ben başka bir yerde, bir sinemanın, bir tiyatronun veya bir müzenin önünde bu kadar uzun
kuyruklar görmedim. Hafta so- nunu kültür sanata ayıran İspanyollar, gitmek istedikleri filme veya
oyuna girebilmek için

dakikalarca kuyrukta bekliyorlar. Aynı şekilde
müzelerin önü de insan kaynıyor. Peki, bunlar ücretsiz mi, halk günü mü var ki bu kadar insan
kuyrukta beklesin. Aslında evet, pazar günleri bazı müzeler ücretsiz veya indirimli. Ama normal
zamanlarda müze giriş biletleri

neymiş örneklendireyim; Madrid Prado Mü-
zesi’nin giriş bileti yetişkinler için 42, çocuklar için 14 euro, Thyssen Bornemizsa Müzesi’nin
giriş ücreti yetişkinler için 36, çocuklar için 13 euro, Reına Müzesi’nin giriş ücreti yetişkinler
için 33, çocuklar için 13 ouro.
Kuşkusuz çok daha uygun olanları da vardır ama genel durum bu.
İspanyolların sosyal yaşamını daha iyi anla- mak için giyim kuşamlarına veya kullandıkları eşyalara
bakmak gerek. Trafikte öyle aman aman lüks araçlar yok. Kullandıkları eşyaların da öyle çok pahalı,
lüks vb. sınıfta olmadığını gördük. Rehberimiz sevgili Bülent söyledi; ikinci el eşya piyasasının
olmadığı nadir ül- kelerden biri imiş İspanya. Çünkü İspanyollar kullandıkları her eşyayı son
raddesine, kulla- nım ömrünün sonuna kadar kullanırmış; mo- deli geçti, teknolojisi eskidi veya
arkadaşları onda son modelini görmek ister düşüncesi ile değiştirmezmiş. Yine Bülent’i dinleyelim;
“So- kakta tanıştığınız kelli felli bir yöneticinin bir bürokratın evine gitseniz oturmak
istemezsi- niz, en yeni eşya 20-30 seneliktir çünkü.”

TURKISH ÇÖZÜMLER…
İşyerleri, öğlen ve akşam belirli saatlerde kapalı. Bu saatlere yakın zamanlarda bir dükkana
girdiğinizde, dükkan sahibi uyarıyor, son müşteriyi gösteriyor ve ondan sonra- sıyla
ilgilenmeyeceğini, işyerini kapatacağını söylüyor. Biz tabii şartlanmış zihinlerimizle bu durumu
sorun kabul edip hemen çözümler ürettik. Önce vardiyalı adam çalıştırıp sorunu çözdük. Sonra,
dükkanı 10-15 dakika geç kapatması halinde bir kaybı olmayacağına kanaat getirdik. En sonunda, daha
fazla satıp daha fazla kazanmayı tercih etmemelerinin ulus olarak yaşadıkları bir probleme dalalet
olduğuna kanaat getirdik.
Madrid, çevresiyle birlikte yaklaşık 6.5 milyonluk bir şehir. Bu nüfusun yaklaşık
3.5 milyonu kent merkezinde yaşıyor. Yaani aslında devasa bir şehir. Buna karşın şehirde trafik
sorunu yok. Şehrin en yoğun yerinden araca biniyorsunuz, en uzak yere ulaşmak 15,
bilemedin 20 dakika. Sessiz ve hem yayala-
ra hem de sürücülerin birbirine karşı saygılı bu kadar

sorunsuz işliyor bu 3.5 milyon insan nerede’ diye sorabilirsiniz. Bu insanlar aşağıda, yeraltında, metroda. O kadar düzenli ve kon- forlu
bir yeraltı metro ağı oluşturmuşlar ki, kimse aracıyla yerüstünden gitmeye ihtiyaç duymuyor. Şehrin
her noktasından yeraltına,metrolara iniş merkezleri oluşturmuşlar, halk
buralardan toplu ulaşım araçlarına ulaşıyor.
Dünyanın en büyük stadyumlarından biri olan 85 bin izleyici kapasiteli Santiago Bernabeu Stadyumu
da şehrin merkezinde. Ancak stad- yumun altına kadar gelen metro sistemleri var, maç sonunda
seyirciler şehre dağılmadan doğruca evlerine veya gitmek istedikleri yere gidebiliyorlar.
50 YIL ÖNCE…
Peki, bu kadar büyük yatırımları ne zaman yapmışlar? Yaklaşık 50 yıl önce, hatta bir kısmını
diktatör Franco zamanında yapmış- lar. Madrid’deki yeraltı metro sistemlerinin diğer metropollerden
bir farkı var; İspanyollar karayolunu da yeraltına indirmişler. Yani, otobüs vb. araçlar da
ulaşımlarını yeraltı yollarından sağlıyor. Hatta, bu yeraltı yol meselesini o denli abartmışlar ki,
bazı yakın kent ve kasabalara giden yolların önemli kısmı da yeraltından gidiyor. Örneğin biz,
Türkiye’de de yakın zamanda adı sıkça anılan Toledo şehrine gittik. Madrid-Toledo arası 70
kilometre civarında. Bunun önemli bir kısmını yeraltından gittik. Bildiğiniz karayolunu,
şehirlerarası yolu yeraltına indirmişler. Geniş, ferah, zaman zaman yol ayrımları, kavşaklar
çıkıyor, tabelalar tıpkı yer üstünde olduğu gibi yönlendiriyor sürücüleri.
Şehirde araç trafiği yok dedik ama başka bir şey var; yaya trafiği. Özellikle akşam saatlerinde insan seli gibi oluyor Madrid caddeleri.

Gruplar halinde yürüyor insanlar.
Pahalı mı? Evet, pahalı. Aslında rakamlar aynı, yani, Türkiye’de etiketinde 50 yazan bir ürünün
İspanya’daki etiketinde de 50 yazıyor. Ama biri tl, diğeri ouro olunca, tam üç katı bir durum
oluşuyor. Buna karşın, ne alırsan 5-10 ouro olan büyük AVM’ler de var.
Madrid çevresindeki kültür turumuzun ilk durağı, bir Orta Çağ kentini andıran Segovia kasabası
oldu. Dar sokaklar, katedrali, şatosu ve su kemeriyle çok etkileyici bir yer. Sizi ilk olarak su
kemeri karşılıyor. İstanbul’da da var bir benzeri ancak buradaki daha müthiş. Ro- malılardan kalma
ve hiç bozulmamış. 19. Yüz- yıl sonuna kadar da kullanılmış. Benzerlerin- den ayrılan bir yönü de,
harç kullanılmadan, yığma taşla yapılmış olması. Tek kelimeyle etkileyici. Orta Çağ şehrinin dar
sokaklardan varılan meydanı turistik işletmelerle çevrili.
Meydanın bir yanında da, ben süslü diyeyim siz gotik anlayın, bir katedral.
KRAL’IN FERMANI
Tarihi kimliği oldukça iyi korunmuş bu şehirde bir de kuzu çevirme hikayesi anlatmak iste- rim.
Konumuz aslında kuzu değil de, restora- nın kendisi. Su kemerinin hemen bitişiğinde üç katlı ahşap,
çok eski ve günün her saati kalabalık bir bina. Binaya girdiğinizde bir
150 yıl geriye gidiyorsunuz zaten, içerdeki ortam ve sunumlarla büsbütün tarihte gezinti
yapıyorsunuz.
Bir aile işletmesi ve ailenin en büyüğü(sanırım 80 yaşlarında bir amca), halen restoranın başında.
Üzerinde üniforma gibi bir kıyafeti, boynunda altın sarısı bir taç-madalyonu ile hemen dikkat çeken
bu amca, gelen herke- se oturacağı masaya kadar refakat ediyor.
Restoran, kuzu çevirmesiyle ünlü bir mekan. Peki ünü nereden geliyor? Kral Karlos bu restoranın
müdavimlerindenmiş, bir tarihler- de. Kral her gelişinde kuzuyu pişirip güzelce servis ederlermiş.
Ancak bir gün kral servis- ten memnun kalmamış olacak ki, bir ferman yayınlamış, demiş ki, bundan
sonra kuzunun servis edilmeden önce paylaştırılması şu şekilde olacak. O gün bu gündür, restoranda
pişirilen kuzular servis edilmeden önce pay- laştırılırken kralın fermanı yüksek sesle tüm
müşterilere okunuyor ve kuzu Kralın buyur- duğu şekilde bölünüyor. Her gün ben diyeyim 50, siz anlayın 100 kuzu pişiriliyor ve her defasında gonk çalıyor, tüm müş- teriler dikkat kesiliyor, sonra, restoran sahibi yaşlı adam

yüksek sesle kralın fermanını okuyor ve orada tarif edildiği şekilde kuzuyu parçalayarak seramoniyi
tamamlıyor. Etkileyici, kralın huzurunda yaşanan bir sahne gibi…
Bu arada kuzu da tuzluydu, kişi başı 20 euro ödedik.
VE TOLEDO…
Hızlı turumuzun bir diğer noktası, tarihi kimliği nedeniyle yakın zamanda Türki- ye’de de adı
anılan Toledo şehri oldu. İspanya’nın eski başkenti, şimdilerde manevi yönü daha ağır basan bir
şehir. Kayalık bir tepenin üzerinde, adeta bir ada gibi. Dar sokaklar ve sık sık rastla- nan hepsi
birbirinden gösterişli ibadet yapıları. Sanırım en gösterişli olanı da şehrin merkezindeki Toledo
Katedrali. Bunun gibi bir başka etkileyici ibadet yapısı da Katolik Kralları Manastırı.
Manastırın etkileyiciliği aslında şurdan
geliyor; yapının iki cephesindeki tüm
duvarlarında zincirler asılı. Hristiyanlar Araplardan Granada’yı aldıklarında, burada bulunan
Hristiyan esirlerin kol- larında ve ayaklarında bu zincirler var- mış. Özgürlüğüne kavuşturulan
esirlerin hatırası olarak bu zincirleri manastırın duvarlarına astıklarını iddia ediyorlar.
Şehirde tarihi mirasın iyi korunduğu dikkatlerden kaçmıyor. Zaten UNESCO Dünya Kültür Mirası
Listesine girmiş bir yer. Don Kışot’un yazarı Cervantes’in şehri.
Toledo kentinin sembollerinden biri de Alcazar Şatosu. Disneyland animas- yon filmlerinin girişinde
güzel bir şato görüntüsü vardır, işte o şato bu şato imiş. Biz gittiğimizde restorasyon vardı, o
nedenle fazla etkileyici bir görüntü yoktu. Üç tarafı uçurum olan şatonun içinde bazı bölümler
oldukça güzel işlenmiş, görmeye değer.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>