Tarih, Srebrenitsa’da hep aynı günü gösteriyor!


Samet ALTINTAŞ

Tarih, Srebrenitsa’da hep aynı günü gösteriyor!

 Fransız entelektüel Henry Levi’nin “Avrupa, Bosna’da öldü” sözü Rönesans’ı gerçekleştirmiş, Sanayi Devrimi’ni yapmış rasyonel Batı aklının melekelerine batırılan bir kıymık aslında. 11 Temmuz 1995 tarihinde, Ratko Miladiç komutasındaki ağır silahlı Sırp ordusu, Srebrenitsa’da 600 Hollanda Barış Gücü askerinin gözleri önünde, 8 bin 372 kişiyi öldürmüştü. İşte, Avrupa bu yüzden kendi cenaze namazını kılmış, Hitler sonrası bir başka etnik soykırım Kıta Avrupası’nda saklandığı kuytudan çıkmıştı. Srebrenitsa üzerine birçok şey yazıldı, çizildi ki bu acılar anlatılmaya devam edecek. Çünkü ateşin düştüğü yerden dumanlar yükseliyor. Sadece bizler senede bir kez; o da dikkatli baktık mı, sararmış fotoğrafları görebiliyoruz. Kor, hâlâ sıcak, küllerde hâlâ silinmeyen hatıralar var.

Ben bu yazımda, ‘Srebrenicalı Anneler Derneği’nin bizlere anlattığı trajedileri size aktaracağım… Dernek başkanı Munira Subasic hanımefendinin sadece kendi ailesinden 24 kişinin hayatını kaybetmesi, oradaki halkın nasıl bir travma yaşadığının kanıtı olsa gerek.

Televizyona koşan anne…

68 yaşındaki Nura Alispahiç, Srebrenitsa’da çocuklarını kaybeden onlarca anneden biri… Hikâyesi şöyle akıyor (duruyor mu deseydim?) mazinin defterinde: Nura Hanım, televizyonu açar ve haberlere bakar. Ardından on yıldır gözyaşı döktüğü küçük oğlunu görür. Her anneye göre çocuğu zayıflamıştır; ama Azmir gerçekten bitkindir. Çetnikler, onları, yani Azmir’in de içinde bulunduğu ‘esir’leri bir arabadan indiriyordur. Önce dördünü kurşuna dizerler. Nura Hanım, yeniden oğlunu görür, sanki yardım istiyordur. Annesi, oturduğu yerden televizyona doğru koşar hızlıca, yavrusunu ecel celalilerinin elinden almak istercesine. Ancak ikinci adımda bayılır, Azmir kurşuna dizilir…

‘Onları asıl mahkemeye havale ettim’

Nura Alispahiç, çok sonra şöyle konuşacaktır: “Binlerce kişi Hollanda askerlerinin bulunduğu fabrikaya sığınmıştık. Fakat onlar bizi Sırplara teslim etti. Oğlum kuşatmayı yarmak için ormandan çıkış arıyordu. Ona son kez sarıldığım anı unutamıyorum. Sırplar, kente giriyordu. Onu bir daha göremeyeceğimi o an hissetmiştim. Bu hayvanların oğlumu öldürdüklerini kendi gözlerimle gördüm. Henüz 16 yaşındaydı. Onu itekliyorlardı. Yüzünü döndüğünü gördüm. Oğlum Azmir idi. Birkaç saniye sonra onu vurdular. Yere düştü. Ne hissettiğimiz kimse anlayamaz…”

Ben bu satırları yazarken; siz yazılanları okurken, anlık kalp çarpıntılarımız olacak, hepsi bu kadar… Ama Azmir, annesinin yüreğinde yatacak, tıpkı bebekliğindeki gibi biricik oğlunu e harfine yaslanarak uyutacak…

Azmir’in cesedi 1999’da toplu mezarda bulunur. 2003’te de Poçatari Şehitliği’ne defnedilir. ‘Şehit’ demişken, Nura Hanım, oğlunun şehit olduğuna inanıyor; ama gözlerinin önünde öldürülmesini kabullenemiyor. Büyük oğlu Tuzla bombardımanında, eşi Bilge Kral’la adaş Aliya ise 1993’te şehit düşer. Nura Hanım, iki çocuğunu da kaybetmenin hüznü ve dinmeyen acısıyla yaşıyor. Ciddi sağlık sorunları var, anne kalbi çok yorgun… Öyle ki tanık sıfatıyla mahkemeye bile çıkamıyor. Belki de işi Mahkeme-i Kübra’ya havale etmenin tevekkülü içinde…

 

Ağaç yaprağından yemek!

Bir diğer acılı eş ise Selviya Feyziç… Selviya Hanım, katliamda kocasını kaybeder. Ama dört çocuğuyla birlikte günlerce süren, ölümün kıyısındaki yolculuktan sonra Tuzla’ya ulaşmayı başarır. Hafızasından silinmeyen o elim günü anlatırken kurduğu cümleler, bir romanın içinde geçen değil, hayatla memadın arasında kalan cümleler: “Etrafımız Sırp canileri tarafından sarılmıştı. Ve çember her geçen zaman daraldıkça daralıyordu. 3 Mart 1992 tarihinde Sırplar, ‘Silahlarınızı bırakın ve teslim olun!’ diye ültimatom yayınlamıştı. Biz de o sırada ‘daha güvenilir olur’ diye gecenin karanlığından da istifade ederek, Bayramiç köyüne sığındık. Bizden önce gelen aileler de varmış. Köyün camii ve okulu dolmuştu, ahırlarda ve sokaklarda kalıyorduk. Üstelik yiyecek hiçbir şeyimiz yoktu. Üç gün sonra ‘Balkanların Kasabı’ olarak tanınan ‘Arkan’ lakaplı Zeljko Raznatoviç’in silahlı Çetnikleri köyü bastılar. Bütün halk, ormana çekildi. Anlatılması zor şartlara mahkûm olduk. Tuvalet, su yoktu… naylonlardan yaptığımız çadırlarda tamı tamına üç ay yaşadık. Öyle anlar oldu ki açlıktan ağaç çürüğünü ve yapraklarını bir avuç una katarak yemek yaptık. Kısacası bu ormanda 3 Mayıs’a kadar kaldık…”

 

Haftalık yarım kilo un ve bir paket süt!

Selviya Hanım, tarifi mümkün olmayan, kelimelerin kifayetsiz kaldığı sahneleri anlatmaya devam eder. Erkekler kısa sürede toparlanır ve karşı direniş başlatır. Sırpların işgal ettiği Bratunats köyü geri alınır, arkasından oradakiler köye yollanır. Daha sonra muştulu haber gelir: Çetnikler püskürtülmüştür. Srebrenitsa da kısa süre sonra geri alınır ve ahali, yeniden memleketine avdet eder. Fakat şehir, hâlen kuşatma altındadır ve devamlı surette bombalanıyordur. Gökyüzünden geçen her bir bomba, ölüm türküsü gibi geliyordur onlara. 1992’nin yazında büyük bir açlık başlar; çünkü şehre erzak sokulamıyordur. Bu sırada çok sayıda bebek, melek olur ve öte tarafa göçer. Salgın hastalıklar baş gösterir, acıdır; ameliyatlar narkozsuz yapılmaya başlanır. Su ve elektrik neredeyse her saat kesiktir. Ocak 1993’te nadiren de olsa yardımlar gelmeye başlar, abluka delinmiştir. Kızılhaç ve bazı insanî yardım kuruluşları haftalık yarım kilo un ve bir paket süt veriyorlardır. Bu kadarcık az gıdayı bile herkes alamıyordur. Daha az bir zaman önce mahallelerinde börekler açıp, şarkılar eşliğinde birbirlerine gidip gelen aileler şimdi esaret kampındadır sanki.

 

Ölümün kıyısından hayata kaçmak

Sırplar, yeniden harekata geçmiş, Boşnakların yaşadığı köyleri işgale başlamışlardır. Canını kurtaran herkes, Srebrenitsa’ya geliyordur, akın akın. Bu sırada yardımlar uzun süre kesilmiş, açlığa bağlı ölümler yaşanmaya başlamıştır. Bilge Kral, BM yetkililerine yaşanan dramı anlatan sert konuşmalar yapıyordur. 1994’te kısa da olsa yardımlar bir kez daha başlar. Ama Batı üç maymunu oynamaya baştan karar vermiştir.

Ve 6 Temmuz günü… Selviya Hanım, o gün büyük gürültülerle uyandıklarını söylüyor. Katliam azgın dişlerini göstermiş, havlıyordur. Sırp komutan Mladiç bu vahşetin vücut bulmuş hâlidir âdeta. Selviya Hanım’ın kocasının da aralarında bulunduğu bütün erkekler Sırplarca alıkonur. Çetnikler, bazı erkekleri kurşuna dizmeye başlarlar. Kadın ve kızların olduğu bir başka otobüs ise bilinmeze doğru gidiyordur. Gerisini Selviya Hanım’dan dinleyelim:

 

‘Gözyaşlarım kurudu; ama içim kan ağlıyor…’

“Bizi bir ormanda indirdiler ve tecavüz ettiler. Sonra da ‘yolun bundan sonrasını kendiniz gideceksiniz.’ dediler. Nerede olduğumuzu bilmeden, korkuyla aç ve perişan bir şekilde bir sürü insan ormanda günlerce mesafe kat ettik. Ölümden beter bu yolculuğun sonunda Tuzla’ya ulaştık. Bize ormanlarda rastlayan Boşnak askerler, yanlarındaki yiyecek ve içecekleri bize verdiler. Kurtulmuştuk… Ama Sırplar bütün erkeklerimizi infaz etmişti. İşte ben o günden beri ağlıyorum, gözyaşlarım kurudu… Ama içim kan ağlamaya devam ediyor…”

 

Ne desek anlamsız ne desek acıyı dindirmeyecek… Sözün özü, Haluk Levent’in ağıtıyla yazımı noktalıyorum: “Seni kurtaramadık/Hiçbir şey yapamadık/Yüreğim buruk/Yüreğim hasta…/Tam 22 yıl oldu/Seni unutamadık/Affet bizi Srebrenitsa…”




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>