15 TEMMUZUN YILDÖNÜMÜNDE DARBE EDEBİYAT VE SOSYOLOJİSİ


Metin Önal Mengüşoğlu

Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı ve Kültür A.Ş. katkılarıyla, iki yılda bir düzenlenen Edebiyat Günleri’nin, bu yıl 16.sı 28-29 Nisan tarihlerinde Merinos Kültür Merkezinde, toplam altı panel ve bir şiir oturumuyla gerçekleştirildi. Genel başlığı “27 Mayıstan 15 Temmuza Darbe Edebiyatı” şeklinde belirlenmişti.

 

Ülkemizin belli başlı bilim, düşünce ve sanat insanları tarafından sunulan bildirilerde, darbeler üzerine yazılmış metinler, şiirler, çekilmiş filmler, diziler, bestelenmiş müzik parçaları enine boyuna konuşuldu, tartışıldı. Bildirileri içeren kitap yine belediyemizin yayınları arasında yakında kütüphanelerimizde yerini alacaktır.

 

Sempozyumun açılış oturumuna katılan Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Recep Altepe, açılış öncesi değerli bilim insanı Prof. Dr. Mustafa Kara’nın, yıllardan bu yana topladığı dergilerin 1. sayılarından oluşan sergisini gezdi. Sergi, on dokuzuncu yüzyıldan bu yana yayımlanan birçok dergiye ait ilk sayıları taşıması bakımından oldukça önemliydi.  1933 yılında ilk sayısı çıkmış ve halen yayınını sürdüren Varlık dergisine ait ilk sayının, tıpkıbasımını yaparak, yeni kuşak okuyuculara ulaştırma düşüncesi, doğrusu tarihe not düşen son derece önemli bir çalışma olmuştur.

 

15 Temmuz 2016 tarihindeki son darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçti. Ne var ki daha uzun yıllar tahribatı ülke sathında ciddiyetle hissedileceğe benzemektedir. Büyük çaplı ölümlerin, şehadetlerin, yaralanmaların ortaya koyduğu acıları dindirmek, kolay olmayacaktır. Darbe heveslisi katillerin bir kısmı yakalanıp yargıya teslim edilmiştir. Ancak büyük bir kısmı ise yurt dışına kaçmış ve belki ömür boyu bulundukları ülkede yaşayacak ve orada ölümü beklemek zorunda kalacaklardır.

 

Gerek yakalanan gerekse sürgün hayatına kendini mahkûm edenlerin, ülke içerisindeki küçük ve masum ailelerinin yaşadığı, yaşayacağı travmaları düşünmek, onun kaygısını çekmek de sonuçta toplumun bir borcu olacaktır.

 

Geriye dönülüp bakıldığında, ülkemizde 27 Mayıs 1960 tarihinden 15 Temmuz 2016’ya kadar, neredeyse her on yılda bir gerçekleştirilen darbelerin, ne ülkeye ne de bizzat darbecilere yaradığı görülmemiştir. Toplumsal hayatın dinamiğinde değişim ve dönüşümlerin, yukarıdan aşağıya zorlama, totaliter darbelerle, iyi yönde gerçekleşmesi zaten düşünülemezdi. Zamanın değişmesi, dönüşüm ihtiyacı duyulduğunda, bunu aşağıdan yukarıya, bizzat ve azami sosyal katılımla gerçekleştirmek gerekir ki bunun adı darbe değil belki devrimdir.

 

Hiç kuşkusuz değişime direnen toplumlar, öteki toplumlara göre ekonomik, sosyal, hukuki bakımdan geri kalmışlardır. Geri kalmaları bir yana, bu toplumlar da ister istemez değişmiş, dönüşmüşlerdir. Ne var ki değişimin iradesi başkalarının elinde olduğundan, bu değişim, o toplumun kendine, yerli değerlerine karşı yabancılaşma biçiminde gerçekleşecektir. Yerli kalınmadan evrensel olunamayacağına göre, kendine yabancılaşan toplum, başkalarına daha da yabancı görünecek ve tarihin öznesi olmaktan çıkarak adeta nesnelleşecektir.

 

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yarım yüzyılından daha fazlasında askeri, bürokratik darbelere muhatap olan toplum, bu anlamda nice acılar yaşamıştır.

 

27 Mayıs 1960 darbesi, seçimle iktidara gelmiş meşru bir hükümete karşı yapılmış ve sonuçta uydurma sebeplerle ülkenin başbakanı ve iki bakanı idam edilmiştir. Yargılama safhalarını hatırlayanlar, idama mahkûm edilen yöneticilerin üzerine atılı suçların, ne ölçüde komik, gülünç olduğunu unutmamışlardır. Yani olay, tam bir ihanet belgesi niteliğindedir.

 

Öyle ki darbeciler, idam edilen Başbakan ve bakanların döneminde, üniversite öğrencilerini kıyma makinalarında çektiklerine dair iftiraları bile, devlet radyosundan halklarına duyurmakta sakınca görmemişlerdir. Halklarını geri zekâlı mı sanmaktaydılar? Ya da bir zamanlar Adnan Menderes’in önünde, yeni doğmuş çocuğunu bile kurban etmekten söz açan partililer, bu kadar korkak mıydı? Halkın hiçbir tepkisi maalesef işitilmemişti darbeciler karşısında.

 

Bu darbeyi halk sineye çekmiş, sonraki yıllarda da uzun süre aynı tarihi, Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar, bayram olarak kutlamak zorunda bırakılmıştır.

 

12 Mart Muhtırası diye hatırlanan 1970-71 tarihindeki girişim esnasında, 68 kuşağı dediğimiz insanlar, bu satırların yazarı da, üniversite sıralarındaydı. Gençler ideolojilerini öğrenme ve yayma amacıyla, çeşitli etkinlikler düzenliyor, hükümet politikalarını eleştiriyor, üniversite yönetimini totaliter tutumlarından ötürü, boykotlarla kınamaya çalışıyorlardı. İdeolojilerin çarpışmaya başladığı o yıllarda, Amerikan 6. Filosu, Dolmabahçe açıklarında demir atmış ve Deniz Piyadeleri Yankeeler, İstanbul içerisinde küstah ve kibirli edalarıyla dolanıp durmaktaydılar. Onlara “Yankee Go Home” diyen gençler, hükümet güçleri tarafından izleniyor, kimileri yargısız infazlara kurban gidiyordu.

 

İlan edilen sıkıyönetim bir kurnazlık buldu. Genç insanları düşünmekten, düşündüğünü ifade etmekten, düşüncesi sonunda bir inanca ulaşmaktan alıkoymak amacıyla, Yeşilçam Sinemasına müdahale ederek, sex filmleri furyası başlattı. Son derece çirkin, bayağı, düzeysiz ve gerçekten hayvani ilişkileri sergileyen, iki üç film birden, ardı ardına sinemalarda oynatılmaya başladı. Hiç kuşkusuz iradesi güçlü genç insanlar, kendilerini bu bayağılıktan korudular. Ancak her insan bir değildi. Zayıf yaradılışlı, iradesini kullanmaktan aciz, zaaf sahibi kimi genç insanları mahvetmeye, meyhane köşelerine, alkole, uyuşturucuya itmeye yetmişti bu girişim. Kendi insanına bunu reva görenlerin de darbeciler olduğu unutulmamalıdır.

 

1980 darbesinin tahribatı biraz daha değişik biçimde gerçekleşti. Ne var ki bu sefer artık kimi insanlar, bazı hususlarda uyanmışlardı. Söz gelimi önemli ihtiyaç maddeleri darbe ile birlikte ansızın piyasadan çekilmiş, mal darlığı baş göstermişti. Benzin ve gazyağı kuyrukları oluşmuş, margarin kıtlığı yaşanmış, şeker ve çay bile ele geçmez olmuştu. Darbenin ertesi günü, bulunamayan bütün ihtiyaç maddelerinin, birdenbire bollaşması nasıl açıklanacaktı. Artık öğrenilmişti ki, darbecilerin yabancı işbirlikçileri vardır. Bulunamayan maddelerin neredeyse tamamı, yabancı sermaye sahiplerinin elindeydi ve darbe onlara rant sağlamaktaydı.

 

Bu tarihe kadarki darbelerin hedefinde sağ ve sol her iki kesimin düşünen, düşüncesini ifade etmek isteyenleri vardı. Türk Ceza Kanununa yerleştirilmiş 141, 142 ve 163. Maddeler, hem dindarları hem de sosyalistleri aynı torbaya doldurup, peşin suçlu saymakta kolaylık sağlıyordu. Öyle ki bu maddelere dayanarak dergiler, kitaplar ciddi birer suç aracı muamelesi görüyor, toplatılıyordu. Sivil örgütler, dernekler, vakıflar basit ve sudan sebeplerle kapatılıyor, bütün gençlik örgütleri suçlu muamelesi görüyordu.

 

1997 ve 2002 yıllarındaki darbe girişimlerinin ya da heveslerinin hedefinde, artık ülkenin dindar kesimi vardı; onlar peşin suçlu sayılmaya başlamıştı. Özellikle özel hayat alanlarında, üniversitelerde başlarını örterek okuma arzusu taşıyan hanımlar, dikkat çekecek oranda çoğalıyorlardı. Üniversiteyi bitirdikten sonra doktor, mühendis, avukat hatta hâkim ve asker bile olmak isteyeceklerdi. Kamu hayatında da bulunma arzuları, ülkenin zinde güçleri, derin ve karanlık paralelcileri tarafından izleniyor, önlenmeye çalışılıyordu. Sırf başörtüsü bahanesiyle, güya devlet adına, hükümet eliyle işlenen cürümlerin haddi hesabı olmadı. Zulümlerin arkasındaki gücü tanıyabilmek için halkın 15 Temmuzu beklemesi mi gerekiyordu?

 

28 Şubat 1997 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu, irtica bahanesiyle, bizzat kurula katılan Başbakan Necmettin Erbakan’ın gözünün içerisine bakarak, onun inanç ve düşünce anlayışına darbe vuruyordu. Birçok devlet memurunu görevinden ederek, mağdur duruma bırakan bu kararlar da, ciddi tahribatlar yapmıştır halkın bünyesinde. Ordu ve yargı içerisindeki darbeci zihniyet sahipleri, adına postmodern dedikleri bu sürecin, bin yıl süreceği evhamını, işbirlikçileri olan basın yayın organları, o günkü sivil generaller aracılığıyla ve halklarını bir korku tüneline sokarcasına yayıyorlardı.

 

Şöyle bir gerçek, söz konusu bu tarihlerde, yalnızca Türkiye zemininde de değil, bütün dünya çapında yaşanmaktaydı. Yüzlerce yıldan bu yana, tarihin öznesi olmaktan çıkmış, yabancı toplumların siyasal egemenliği altına girmiş bulunan, sindirilmiş, sömürülmüş Müslüman halklar, yavaş yavaş uyanmaya, kimliklerini fark etmeye ve bilinçlenmeye başlamıştı. Onlara egemen olan zinde güçler de bunun farkındaydı. İşte tam da bu sebeple, kendilerine yerli işbirlikçiler buluyor ve Müslümanların yaşadığı ülkeleri siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda kendilerine bağlı kalmaya zorlamak istiyorlardı.

 

Son darbelerden önce, özellikle ordu içerisinde bulunan ve irtica bahanesiyle ordudan atılan geniş kesime bakıldığında, daha rahatlıkla görülecektir ki, bu darbelerin hedefinde doğrudan din yani İslam vardı. Ancak İslam’ı hedefe koymak cesaret isterdi. Onun yerine irtica kelimesi oturtulmaktaydı.

 

Bu arada sözü 15 Temmuz darbesine ulaştırabilmek için, bir başka gerçeği de hatırlamak gerekmektedir. Evet, ordu irtica bahanesiyle hanımının ya da anne veya ninesinin başı örtülü olan, namaz kıldığı bilinen kimi mensuplarını görevden uzaklaştırıyordu. Hatta onları izleyerek başka alanlarda, mesela belediyelerde filan da çalışmalarını önlemek amacıyla, kurumlara örtülü/açık baskı uyguluyordu.

 

Olayın pek bilinmeyen bir cephesi daha vardı. Yine ordu, aralarından birilerini ise görevden uzaklaştırmış, atmış gibi yaparak, aslında gizlice, sivil kıyafetlerle, bugün FETÖ denilen örgütün okullarında görev sürdürmelerini sağlıyor(muy)du? Nitekim bu okulların tamamında ordudan atıldığı söylenen kimseler bulunmaktaydı. Gizli bir bordrodan maaşları ödenmeye devam edilirken, FETÖ okullarında da başka bir emele hizmet etmekte miydiler?

 

FETÖ örgütünün, bu satırların yazarı tarafından, yetmişli yıllardan bu yana, İslami noktada, ciddi arızalar taşıdığı bilinmekteydi. Onlar hakkında bir hayli yazılı metni, kitaplarında, yazıldığı tarihler belirtilmiş biçimde, bulunmaktadır meraklıları için. Sonraki yıllarda da örgüte sempatiyle bakanları uyarmaya çalışan birisiydi.

 

Türkiye’de girişilen ya da gerçekleştirilen darbelerin sosyolojisine bakıldığında, daima merkeze alınan ya da parantezin içerisinde bulunan ana unsurun, din yani İslam olduğu rahatlıkla görülecektir. Besbelli kimi zinde güçler, dine karşıydılar; bazen de dinin bir tür yorumuna karşı çıkıyor görüntüsü veriyorlardı. Dinin ılımlı(!) biçimde bilinmesi ve yaşanması yönünde, dış mihraklardan alınan talimatlarla, türlü icraatlar gerçekleştirilmekteydi. Yalnızca ordu mensupları da değil, kimi bürokratlar, bazı hâkim ve savcılar, eğitimci görüntü verenler, gazeteciler, medya yönetici ve sunucuları, siyaset insanları da benzer kanaatler taşımaktaydılar. Dini kendi istedikleri biçime sokarak, güya kendilerince meşrulaştıracaklardı. Olmadı ve elbette olmayacaktı. Bütün darbeler sonrasında, beklentiler ters tepti ve her seferinde, halkın inancı ve bilinci biraz daha keskinleşti.

 

Halkın inancı biraz daha keskinleştiği içindir ki, merkezi irade sahibiymiş gibi görünen ve dinin temsilcisi sıfatı kendinden menkul, bir meczup adamın da aralarında bulunduğu darbeyi, bizzat o inanmış halk, muhteşem bir devrimle tersine çevirmesini bilmiştir.

 

Türkiye gibi köklü ve büyük çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda din, göz ardı edilerek hiçbir eylem başarıya ulaşamaz; bunu bütün dünya bilmelidir. İslam, bu toplumun ateist kesiminde bile sosyolojik anlamda işlevsel haldedir. 15 Temmuz meydanlarını dolduran ve tekbir çağrılarına Allah-ü Ekber nidalarıyla karşılık veren insanlar arasında, meyhaneden çıkıp gelenlerle, camiden dağılanlar bir aradaydı.

 

15 Temmuz 2016 tarihine kadar girişilen hiçbir darbede olmadığı kadar güçlü ve inançlı bir tepki veren bu insanların, kutsalına dokunulamayacağı, ölüm bahasına anlaşılmış olmalıdır. Tankların altına yatan gençler, namluların ucuna kadar yanaşan kadınlar, tarlalarındaki mahsulü yakarak jetleri kör eden yaşlılarıyla bu toplum, sahici yüzünü ortaya çıkarmaya başlamıştır.

 

En başa dönerek şöyle bir saptama yapmak gerekirse, 16. Edebiyat Günleri’nin ana temasını 27 Mayıstan 15 Temmuza Darbe Edebiyatı biçiminde belirlemenin, ne ölçüde isabetli olduğu sanırım anlaşılacaktır. Darbelerden çok çekmiş bir halkın, darbeler üzerine nice türküler yaktığı, destanlar yazdığı ancak böylece açığa çıkacaktı. Darbe üzerine yazılan şiirlerden oluşmuş güldesteler vardır. Darbe romanları ve öyküleri, kitaplıkları dolduracak boyuta ulaşmıştır. Darbe sineması derseniz onun da bir hayli örneği bulunmaktadır. Darbeyi konu edinen diziler bugün bile birçok televizyon kanalının en fazla reyting alan yapıtları arasında yerlerini almıştır. Darbenin mizahı ise karikatürler, parodiler ve fıkralarla bir külliyat oluşturmuştur.

 

Bu son olsun, toplum, değişim ve dönüşümün nabzını bizzat kendisi tutsun; onu kimse ama hiç kimse, hiçbir kurum vesayet altına almaya çabalamasın. Devlet, yakıtı insanlar olan bir organa dönüşmesin. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesini yeniden hayata geçirsin. Hele din gibi, İslam gibi aziz bir hayat nizamını, irtica adı altında kimse kirletme amacının ardına düşmesin. Ve yine o aziz dinin içerisinden görüntü veren bir hareketle, şeytani işbirlikleri kurarak, ne FETÖ ne DEAŞ ne TALİBAN ya da BOKO HARAM, bütünü temsil ediyormuş gibi görünmesin. Bilinmelidir ki bu örgütlerin tamamı İslam’ı değil kendi kirli mezheplerini, meşreplerini, tıynetlerini temsil ederler. Karanlık ideolojilerini dine yamayarak, onun üzerinden iğrenç emellerini tatmine çalışırlar.

 

İnsanları robotlaştırarak, birer uydu yaratığa dönüştürerek, mehdi ya da başka bir kurtarıcı maskesi arkasından kendisine mutlak itaatle bağlamaya çalışanlar, ancak Allah’ın ve İslam’ın düşmanı sayılırlar. Çünkü Müslümanlar beş vakit namazlarında, Fatiha yani açılış Suresini okuyarak, Allah’a karşı, “yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım bekleriz” demektedirler. Allah’tan başka kurtarıcı yoktur ve Aliya İzzetbegoviç’in duasını hatırlayarak demelidir ki: “Yarabbi bizi kurtarıcıların şerrinden Sen kurtar!”




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>