BURSA’DA YAVAŞLAMAK


Metin Önal MENGÜŞOĞLU

Bu yazıyı bana ilham eden sevgili Enes Battal Keskin’in Yavaş Şehir adlı eseri oldu, teşekkürlerimle

Altmış ve yetmişli yıllar İstanbul’un trafik, ulaşım, su ve izdiham bakımından en sıkıntılı ve sıkışık ıllarıydı. O yıllarımı İstanbul’da geçirdim. Öğrenciyken kaldığım yurtta üç ay tek damla su akmamıştı. İhtiyacımızı yakındaki Cerrahpaşa Camiinde gideriyorduk. Draman’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da kuduğu İmam Hatip Lisesi, Ramazan aylarında her gün bir zenginin iftar verdiği bir mekândı. Öğrenci birliğimize de davetiye gelirdi. Arada bir iftara katılmak için Cağaloğlu’ndan bindiğimiz 90 numaralı Draman tobüsünü en az kırk beş dakika beklerdik. Akşam saatlerinde trafik öylesine korkunç sıkışırdı ki üç kilometrelik mesafeyi bir saatte aldığımız günler vardı. Yetmişli yıllarda Fatih, Üsküdar ve Kadıköy semtlerinde oturduğum evlerde şehir suyu günde ancak iki saat kadar veriliyordu. Herkes evlerine kocaman su epoları yaptırmıştı. Fatih’teki evimde banyonun tepesine üç tonluk bir depo yerleştirmiştim. Öyle de tehlikeli bir konumdaydı ki Allah korusun çocukların üzerine düşecek diye her gün aynı korkuyu yaşıyordum. Okuyan yazan, kültür hayatının içerisindeki birisi için elbette İstanbul ülkenin merkezi idi. Gelin görün ki kuryazarlık, sükunet isteyen, durup düşünmeyi gerektiren, yavaşlamaya ihtiyacı olan bir eylemdi. Bunu İstanbul’da bulmak herkes bakımından mümkün değildi. Belki ekonomik durumu düzgün olan insanlar bir biçimde endilerine imkânlar sağlayabilirdi. Ama ben evi ile işi arasındaki mesafe tam otuz beş kilometre tutan irisiydim. Uçak hariç dört vasıta kullanarak maişetimin temin edildiği işyerine ulaşabiliyordum. Yavaşlamam erekiyordu. Bursa’da karşıma çıkan küçük fırsatı değerlendirerek hemen hiç tereddüt etmeksizin evimi taşıdım. ursa’yı altmışlı yılların başından beri biliyordum. Gelip gitmişliğim vardı. Hatta öyle ki o zamanki Santral araj’ın hemen altındaki mahallelerin neredeyse tamamında şeftali bahçeleri, bağlar vardı. Her bahçenin başında da gürül gürül akan yeraltı suları bulunmaktaydı. Kemal Sayar ustanın Yavaşla adlı kitabının baskı arihi yanılmıyorsam 2007 idi. Gerçi o, daha önce deneme ve makaleleriyle yeni zamanların insanına yavaşlama erektiği öğüdünü veriyordu. Ben de benzer kaygılarımı zamanla dile getirdiğim gibi Bursa’ya yerleşme ararımla da kısmen gerçekleştirme yoluna gitmeye çalışmıştım. Hız çağı, bilgi çağı, bilişim çağı gibi öylemler ilk nazarda insanları okşasa da azıcık düşününce bu gidişi dengelemek maksadıyla yavaşlamanın da nemi ortaya çıkıyor. Köy veya fazla gelişmemiş kasabalarda yaşayan insanların yavaşlama gibi bir ihtiyaçları ek yoktur. Onlar hayatın doğal akışı içerisinde günlerini/saatlerini zaten kırsalda geçirirler. Kırların izzat kendisi aşırı hıza imkân vermez. Bu sebeple oralarda yaşayanlar tabiatla iç içe, tabiatın bir parçası oldukların iyi bilirler. Tabiattaki tahribatın geçimlerine zarar vereceğini sıklıkla deneyimlediklerinden, onu gözlerinden hatta atalardan arta kalmış bir mirastan sakınır gibi de değil, kendilerine sunulmuş bir utsal emanet gibi sakınırlar. Yavaşlama ihtiyacı şehirli insan bakımından söz konusu edilmeli ve üzerinde üşünülmelidir. Dostlarım beni medyaya önem vermemek, televizyon programlarına katılmamakla suçlarken, azırladığım gerekçeleri açıklarım onlara. Şehirde çok fazla tanınmadan, bilinmeden, yüzü eskimemiş bir insan sıfatıyla dolaşmak, kaldırımları arşınlamak, şehri seyretmek, şehrin sesini dinlemek, mahallelere dalmak, rada sokaklarda koşuşturan çocukları, kapı eşiklerinde laflayan kadınları, minik iskemlelerde güneşlenmeye çıkmış ihtiyarları selamlamak bana televizyon ekranlarında görünmekten çok daha fazla haz vermektedir. Ve aten şunu artık çok iyi biliyorum ki bir şehri tanımanın en pratik ve en öğretici yanı, onun sokaklarında aybolmaktan geçiyor. Bursa bana İstanbul trafiğinde yitirdiğim on beş yılımı fazlasıyla geri verdi. Bursa, elbette eski Bursa, isteseniz de gereğinden ziyade hız yapamayacağınız bir konumda idi. Bugün aynı konumunu uhafaza ediyor mu; onu tartışabiliriz. Oturduğum bütün mahalleler daima ana caddenin dağ tarafına düşmüştür. eyniler, Maksem, Molla Arap, Umurbey, Yeni Mahalle, Namazgâh işte benim mahallelerim. Kim bilir belki yakın amanlarda da Pınarbaşı, Muradiye, Hamzabey ve belki Çekirge’yi denerim. Adı anılan hiçbir mahallede hız apamazsınız. Yavaşlama zorundasınızdır. Gördünüz mü; kadim Bursa ve onun kadim mahalleleri yeni zamanların afetlerinden olan hıza arşı sizi kendiliğinden yavaşlatmaktadır. Enes Battal Keskin arkadaşımızın alanında Türkçe’de bir ilk olan güzel çalışması Türkiye coğrafyasında İzmir’in Seferihisar İlçesi üzerinden bir okuma apıyor. Eminim Enes arkadaşımıza bu alanda çalışma yapmasını ilham eden biraz da Bursa şehridir. Bursa’da yaşamamış olsaydı acaba böylesi bir yoğunlaşma gerçekleşir ve böyle güzel bir eser ortaya çıkar mıydı? Bursa üyükşehir Belediyesi Kent Konseyi ile alakası bulanan genç akademisyenin sunduğu bu eserin, okuyucusuna ereceği daha çok ilhamlar vardır diye düşünüyorum. Bursa günün birinde dünyadaki benzerleri arasında Yavaş ehir (Cittaslow) olarak yerini alır mı bilinmez. Gerçi kategorik olarak bu mümkün değil. Çünkü örgüt, nüfus sınırlaması yapıyor. Ancak mahalleler ve bölgeler bakımından örgütün tavsiyelerine uyarak şehri elimizden eldiği kadarıyla yavaşlatmamak için de bir sebep yoktur. Doksanlı yıllarda İtalya’da fastfood kültürüne karşı, yerel yemek kültürünü savunarak aşlayan bir hareket olduğunu öğrendiğimiz yavaş şehir projesi, yavaş yemekle başlatılmıştır. Dünyanın Global Köy’e döndüğü yeni zamanlarda, mahalli ve bireysel yaratıcılıklar ve idiyetler körelmesin diye tedbirler almak pekala mümkündür. Bursa’nın bugün Nilüfer İlçesi’ne bağlı bir mahalle olan Çalı Köy’ünü iyi tanıyorum. Daha 1980 yılında bir arkadaşım orada belediye başkanlığı yapıyordu. öyü gezdiğimde hemen her evde ipek böceği yetiştirildiğini görmüştüm. Bahçelerde kadim dut ağaçları vardı. ugünlerde ise tek bir aile dahi ipek böceği bakımı yapamamaktadır. Çünkü bütün dut bahçeleri sökülmüş yeni imar alanları açılarak bahçeler apartmanlara dönüştürülmüştür. Şehirlerin tıpkı insanlar gibi karakterleri olduğunu düşünüyorum. Ve yerel karakterini
hala taşımakta olan ender şehirlerden birisi
olarak da Bursa’yı görüyorum. Şimdi bize
düşen eğer şehir büyüyecek, nüfus artışı
yaşayacaksa bile, onun karakterini zedeleyecek
oluşum ve gelişimlerden sakınmak
olmalıdır.
Hatırlıyorum BUTTİM (Bursa Turizm ve
Ticaret Merkezi) yapılırken proje safhasında
bir arkadaşım Hanlar Bölgesindeki yapıların
örnek alınması gerektiğini söylemişti.
Resmi anlamda birilerinin kulağına erişti mi
erişmedi mi bilmiyorum. Ama görüyorum ki
bugün hiçbir işlevi kalmamış, mülk sahiplerinin
sırf aylık masrafı miktarınca kiraya
verdiği bu yapı, işe yaramaz haldedir. Kuruluşunda
turizm kavramı da bulunan bu yapı
Koza Han, Emir Han ve benzerleri örnek
alınarak inşa edilseydi, eminim bugün en
azından turistik bir anlam taşıyacaktı.
Şehirlerde özellikle de tarihi dokusu köklü
olan Bursa gibi şehirlerde koruma kavramı
inşa kavramından önce olmadıkça yavaşlama
mümkün değildir. Yavaşlama sağlanmadıkça
da hızla yıkımı önlemek mümkün
gözükmemektedir.
Düşünce ve sanat insanlarının birçoğu hızın
bugün kaçınılmaz bir biçimde yeni yaşamın
bir parçası haline geldiğini söylerken
yanılmıyorlardı. Düşünmek için, okumak
için, üretmek için, yaratmak için öncelikle
durmaya, dinlenmiş olmaya ihtiyaç vardır.
Hız söz konusu edilince İtalo Calvino’dan bir
alıntı yapmadan geçmeyelim; Cihan Aktaş
Dünya Bülteni sitesindeki yazısında (22
Eylül 2015) aktarıyordu:
“Hız, sözgelimi atların hızı, ister uzaktan
görülsün ister atlı bir araçta giderken
bireysel olarak yaşansın… kendi içinde son
derece keyifli bir şeydir; böyle bir hızın
insanda yarattığı canlılık, enerji, güç ve
yaşamla dopdolu oluş duygusunu kastediyorum.
Gerçekten de bu hız neredeyse
bir sonsuzluk düşüncesi uyandırır insanda,
ruhu yüceltir, sağlamlaştırır.”
Yavaş Şehir adlı eserde Milan Kundera’dan
nakledilen şu ifadeler ise olayın tam tersinden
bakarsak hayli anlamlı geldi bana:
“Yavaşlık’ın kıssasından çıkan hisse şu: Yavaşlık
ile hatırlama, hız ile unutma arasında
gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne
en sıradan bir durum getirelim: Bir adam
sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak
istiyor ama anı uzaklaşıyor. O anda
kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor.
Buna karşılık az önce yaşadığı kötü bir olayı
unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında
olan zamanda, sanki bulunduğu yerden
hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde
olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun
matematiğinde bu deneyim iki temel
denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi
anın yoğunluğuyla doğru orantılıdır, hızın
derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru
orantılıdır.”(Yavaş Şehir: Sh. 50)
Benzer biçimde Kemal Sayar’ın “Yavaşla/
Hayattan Bir Defa Geçeceksin” adlı
eserinden yapılan alıntı da ilginç ve önemli
göründü bana:
“Hız, tabiata içkin olan güzelliği görmemizi
engelliyor. Bedenlerimiz bu hıza programlı
olmadığından ağır ağır çözünmeye başlıyor.
Hıza dönük hayat tarzlarımızdan kaynaklanan
bedensel ve ruhsal hastalıklarda
patlama yaşanıyor. Yavaşla! Bu hayattan
bir defa geçeceksin. Zamanın hızlanması,
yavaşlık ve dikkat isteyen uğraşları rafa
kaldırıyor. Oysa güzel olan, kayda değer
olan ne varsa yavaşlıkla yapılır. Güzelliği
ancak zaman ayırarak fark ederiz.”(Yavaş
Şehir: Sh. 52)
Şöyle bir yanlış anlamaya düşülmesini
istemem. Bilimin, fen ve teknolojinin gelişimi
asla karşısında duracağımız bir olgu
değildir. Toplumsal hayatımızdaki değişim
ve dönüşüme paralel olarak, biz insanlar
elbette yeni keşifler ve buluşların ardına
düşeceğiz. Burada bence asıl önemli husus
araçları amaca çevirmemektir. Araçlar bizim
elimizde ve irademizin buyruğundadır.
İrademiz hangi istikamette çalışıyorsa araç
o yönde hizmet sunar.
Yavaşlıktan uyuşukluğu anlamamak gerektiğini
söylemeye bile gerek yoktur. Miskinlik
bir vakıadır belki ama tercih edilecek bir
tutum olmasa gerektir. İnsan öncelikle
düşünmeye sonra çalışmaya programlı bir
yaratıktır. Öyleyse anlamadan, dinlemeden,
körü körüne, dogmatik biçimde elde edilmiş
kazanımların ve inançların değeri olamaz.
En çok teknoloji ithalatında bizim insanımızın
yaşadığı bir şaşkınlığa işaret ederken,
yıllar önce bir batılı düşünür haklı olarak
şöyle bir tespitte bulunmuştu: “Türkler her
aracın çok fonksiyonlusuna talip olur fakat
onun tek fonksiyonunu kullanırlar.”
Nükleer gelişmelere karşı duyarlılık geliştirmek
için gerekli bilinci her zaman diri
tutmalıdır. Bunu bizi hızlı hareket etmeye
çağıran her tür araç karşısında yaptığımız
gibi yavaşlığımızın da neticede bir bilince
ihtiyacı bulunduğunu unutmamak gerekirdiye düşünüyorum.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir