Bursa’nın ufak tefek gelenekleri… Bu gelenekler ihya olmayı bekliyor!


SAMET ALTINTAŞ

Eski Bursa, milyonluk yeni şehrin kıyısında kalmış edilgen bir rüya sayıklaması. Onun Doğanbey TOKİ’lerin karşısına dikilecek, kendi öz vatanını işgal eden ‘düşman kuvvetleri’ne karşı kıyama duracak günlerin hayaliyle yaşıyoruz, bir kez daha not düşmüş olalım. Bu satırları müstehzi bir edayla okuyor, Don Kişot romantizminin geçer akçe olmadığını; hatta içinizden “O güzel günler geçti cancağzım…” diye geçiriyorsanız, size “Bursa’da eski, devrimcidir.” diyen şairin sözünü telmih ediyorum. Yazımıza neden restleşerek girdiğimizi sorarsanız şayet, onu da şöyle açıklarım sevgili okuyucuyu: Bilhassa Bursa Büyükşehir Belediyesi şehrin muhtelif köşelerindeki tarihî eserleri gün yüzüne çıkarıyor, onarıyor.[1] Bu, elbette alkışlanması gereken bir tavır, bir ihtiyaçtır şüphesiz. Tabi, bunları yaparken; Safiyüddin Efendi’nin deyişiyle ‘bir payitahtın payimali’ne doğru gidişi, Bursa muhiplerini derinden yaralıyor.

İşte, bu satırları kaleme almamızın nedeni, Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne yeni ev ödevleri listesi hazırlamak. Çünkü şehrin sofistikasyonu böyle böyle gelişir. Çünkü zihniyetler, mekânda oluşur ve mekânlar zihniyetin neticesidir.

O zaman başlayalım…

 

Muradiye’deki sesler…

“II. Murad’a Ebu’l Hayr (hayır sahibi) derlerdi. Bunun yaptığı hayratı hiçbir padişah yapmamıştır.” Bu cümle, ‘Bursa Kütüğü’nde Sultan II. Murad Han ile ilgili pasajda geçer. Padişah-ı zaman, Fatih Sultan Mehmed’in babasıdır. Baba, İmparatorluğun taht-ı kadiminde yatan son padişahtır. Oğlunun İstanbul’u almasıyla da padişahların Dersaadet’e gömülmeleri geleneği başlamış olur. Adını verdiği Muradiye semtine İstanbul’a mağlup olan gayri resmî padişahlar gelecektir o kadar. Murad Han’ın bir vasiyeti vardır: “Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa gömün. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, yağmuru üstüme yağsın. Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın. Mezarımın çevresine Kur’ân-ı Kerîm okuyanların oturması için yerler yapsanız yeter.” Sultan’ın kabri başında Kuran okunması isteği, yaklaşık beş yüz yıl sonra, Şubat 2016’da gerçekleşmişti. Yetkililerin dediğine göre, mahut anane, Sultan’ın vefat yıldönümlerinde üç hafızın münavebeli olarak 24 saatte indireceği hatimle devam edecek. Padişahın bir diğer vasiyeti için de kollar sıvanmalı ve türbesi üstündeki cam örtü kaldırılmalı ki rahmete gark olsun.

 

Şehzade Mustafa’ya her gün bir cüz

Muradiye damarından devam edelim… Şehzade Mustafa, babası Kanunî Sultan Süleyman’a isyan etmemesinin, yanlış okumadınız ‘etmemesinin’ cezasını idam edilerek öder. Eğer, kendisini destekleyen başta Yeniçeriler olmak üzere, ulemanın ve dahi halkın iradesiyle harekete geçseydi, İmparatorluk tarihi bambaşka bir libasa bürünecekti şüphesiz. Onun neye karşılık geldiğini başka bir yazıya havale edip, konumuza dönelim. Mustafa’nın, kardeşi II. Selim’in 1573’te (yani Şehzade’nin şehit edilmesinden 20 sene sonra) yaptırdığı türbe kitabesinde geçen ‘Sultan’ olarak anılması tarihin ikaz ışıklarından olsa gerek. Sarı Selim’in emrine göre, türbedar her gün türbeye nakledilen 15 cüzden birini okuyacaktır. Diğer cüzler ise Mustafa’nın annesi Mahidevran Sultan’ın seçtiği kişilerce tilavet edilecektir. Bugün şehri yönetenlerin söz konusu uygulamaya yeniden hayat vermeleri ne kadar güzel olur. Her gün yüzlerce kişinin ziyarette bulunduğu Şehzade Mustafa’nın kabrinde bir cüz kıraat edilse smart bir işe imza atılır.

 

Bir festival olarak Erguvan Şenliği!

Tanpınar üstadımız “Bizim gülden sonra bayramı yapılacak çiçek varsa o da erguvandır.” diye resmeder natürist tabloyu. Cânım Evliya’nın sitayişle andığı Erguvan Bayramı, büyük şeyh Emir Sultan Hazretleri’nin müritleri ve sevenleriyle organize ettiği bir tür şenlik aslında. Bugün, sembolik kutlamanın ötesine geçmeyen bu bayramın, önce şehrin sonra Türkiye ve Bursa’nın gündemine getirilmesi icap ediyor. Her yıl mayıs ayında, Erguvanlar açtığı zaman tertip edilecek şenliğin, profesyonel ajanslar eliyle Bursa’ya yerli-yabancı turist çekecek geleneksel bir festivale dönüşmemesi işten bile değil. Böylece hem şehrin manevî koruyucularından Hazret-i Emir’in ruhu memnun olur, hem de ahali, tarihinde yer alan tradisyonu yeniden hatırlar ve ortaya bir ‘Bursa Hatırası’ çıkar.

 

Pınarbaşı’nda Mevlevî seması

Malum, şehrin ilk Mevlevihanesi Pınarbaşı’nda yer alıyor. Bu tarihî yapı, eski günlerine kavuşmak için şehrin duvarlarına çentik atıp duruyor lisan-ı haliyle. Evliya Çelebi, ‘Mevlevihane mesiresi’ diye andığı yerde, yani Pınarbaşı’nın komşusu olan Mevlevihane’nin arazisinde, haftada iki kez ‘Mevlâna mukabelesi’ okunup, dervişler sema döndüğünü söyler. Umulur ki mezkûr âdet, Mevlevihane ihya olduktan sonra hatırlanır ve Bursa’nın gökkuşağına bir renk daha ilave edilmiş olur. Olmasını murat ettiğimiz, bir başka yer de Abdal Murad mesiresi. Bugünkü hâli mesire için uygun değil; ama yine de eski hâline uygun bir düzenleme yapılabilir.

 

Osmanlı’nın ilk güreşçiler tekkesi

Yine pirimiz Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre Osmanlı’nın ilk güreşçiler tekkesi Bursa’da kurulur. Pınarbaşı’nda bulunan, zamanla yıkılıp, yerine kahvehane yapılan bu yer, sembolik olarak yeniden ayağa kaldırılabilir. Bugün Edirne’deki Kırkpınar güreşleri, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın kültürel miras listesinde yer alıyor. Böylesi bir gelenek, neden Bursa’da da olmasın? Hem bunun için Pınarbaşı’ndan daha güzel yer mi var?

 

Ramazan’a ‘Bakacak’

Evliya Efendi şöyle konuşur: “Bu Bakacak adlı mahalle onun için bakacak derler ki Ramazan gecelerinin hilali belli olur mu olmaz diye Ramazan hilaline baktıkları için ‘Bakacak’ derler. Eğer hilali görürlerse o Bakacak mahallinde ateşler yakıp aşağı şehre işaret ederler. Orada da kaleden toplar, sabahı oruçlu olurlar.” Seyyahımızın naif cümlelerle aktardığı hadise, her Ramazan ayının başında tekrarlansa, en az mahya geleneği kadar ilgi çekici olmaz mı?

 

Yine, yeniden Koza Bayramı…

Kozahan, bugün şehre dışarıdan gelenlerin ‘yapmadan dönme’ listesinde yer alıyor. Asırlık ağaçların gölgelediği avlusunda, çay içip, simit yemek hiç kuşku yok ki keyifli bir keyfiyet. 1960 yılında, Bursa’da ipekçiliğin tarihini yazan Fahri Dalsar, İsmet Paşa döneminde yeniden kutlanan Koza Bayramı’ndan bahseder: “Her yıl elde edilen kozalar için bayramlar yapılması eski bir âdettir. Bu eski âdeti tekrar yaşatmak arzusuyla 15 yıldan beri Bursa’da temmuz aylarının ilk haftasında törenler yapılmaktadır. İlk koza yetiştirenlere takdirnameler verilmekte ve kozalar tören sırasında mezat edilerek, çok yüksek fiyatla satılmaktadır.” Evet, temmuz ayının ilk haftasında kutlanacak olan Koza Bayramı, şehre ilgiyi daha da arttıracak bir gösteriye dönüşebilir. Kazım Baykal’ın da belirttiği üzere Uzun Çarşı’da haftanın ilk günü esnafın düzenli olarak, bereket duası yapması da ihmal edilmemeli…

 

100 yıllık ‘balık mezadı’

Şehre kulak verdiğimizde, başka birçok geleneği fısıldayacaktır bize, bunda hiç şüphe yok. Ama bendeniz, annemin köyüyle bu fasla nokta koyayım. Son zamanların popüler yerlerinden olan Gölyazı, 100 yıldır balık pazarı mezadına ev sahipliği yapıyor. Mezat, her gün saat 11.00’de köyün meydanında gerçekleşiyor. Gölyazılıların gölden avladıkları sazan ve turnalar sergileniyor, satışı gerçekleşiyor. Ve bu balıklar, köylünün dediğine göre Kars’tan Diyarbakır’a kadar alıcı buluyor. Bursa Büyükşehir ve Nilüfer Belediyelerinin ortaklaşa düzenleyecekleri bir etkinlik ile bu 100 yıllık gelenek, geniş kitlelere duyurulabilir. Gölyazı da şöhretine şöhret katar…

[1] Şehrin topyekûn tarihî eser restorelerinin kökeni Recep Altepe’nin Osmangazi Belediyesi Başkanlığı dönemine gider. Ne acıdır ki başta Doğanbey olmak üzere diğer TOKİ’ler onun riyaseti devrinde saplanmıştır şehrin kalbine!




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir