DARBE KILIKLI İŞGAL, İŞGAL HESAPLI DARBE


Bedri MERMUTLU

Darbe değil işgal

15 Temmuz 2016 akşamı yaşanan hareket ne sadece devlete karşı bir kalkışma ne de bir darbe teşebbüsüydü; tam anlamıyla bir işgal hareketiydi. Şimdiye kadar ülke olarak gördüğümüz darbelerin hiç olmasa kendilerine göre bir gerekçesi oluyordu. Bu gerekçe ya kardeş kavgasını bastırmak(1960) ya sağ-sol çatışmasının getirdiği şiddeti ortadan kaldırmak(1980) ya da rayından çıktığı söylenen laikliği yeniden hâkim kılmak(1997) gibi nedenlerdi. Ancak bu son hareketin izah edilebilecek herhangi bir gerekçe ve bahanesi yoktur. İdeolojik ve toplumsal bir gerekçesi olmadığı içindir ki her darbenin destekçisi bir kitle olduğu halde bunu destekleyen bir toplum kitlesi de olmadı. Peki, literatürde örneğine rastlamadığımız bu gece baskını neyin nesiydi?

Dünyaya nizamat vermeye çalışan küresel güçlerin artık kendi askerlerini kullanmadan savaştıkları bir dönemde işgal edilmemiş son Müslüman ülke olan Türkiye’yi, vekil katiller kullanarak yaptıkları bir işgal teşebbüsüdür bu. Türkiye’yi ani bir baskın hareketiyle ele geçirmek isteyen güçlerin, bir baş katil eliyle “yıllardan beri koza gibi ördüğü” bir hıyanet şebekesini kullanarak giriştiği işgal teşebbüsü… Zira bir ülkenin meclisini, halkını, polisini, toprağını ancak bir işgal gücü bombalar. Tanklarının paletleri arasında silahsız insanları ancak gözü dönmüş bir düşman ya da kendi sapık “menfaatini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhid eden” ihanet çeteleri ezer.

Takiyye cambazlığıyla fırıldağa dönen, adı cemaat olan bu hareket döne döne sonunda imanını ve Allah’ını da kaybeden bir iblis olarak karşımıza çıkmıştır. Fransız sömürgecilerin Cezayir’deki yerli işbirlikçileri Harkilerin uğradıkları aşağılık akıbet hâlâ hafızalardadır. Kendi toprağını işgal altına almak isteyen düşmanla işbirlikçiliği yapan hainler daima kendi toplumunda lanetle, adına hareket ettikleri toplumlarda da tiksintiyle karşılanmışlardır.  Şeytan, ruhuna girdiği bedduacıların nefesiyle bir ülkeye ateş üfleyebilir, ama istiklâlini korumaya yeminli bir milletin kutlu nefesi şeytanî nefeslerden daha güçlüdür; o ateşi kutlu nefesiyle söndürmüştür ve daima da söndürecektir.

Geciken idrâk

“Bu örgütün farkında değildim, onları bir hizmet hareketi olarak düşünüyordum; 15 Temmuz gecesi ne olduklarını idrâk ettim” diyen geri kalmış aydınlarımız var. Eğer yeni bir takiyye numarası değilse gerçek bir eblehlik itirafıdır bu. Yapının 1970’li yıllardan beri orduya adam yerleştirdiğini görmemiş olabilir bu aydınlarımız. Peki, dinlerarası diyalog safsatasını da mı görmediler veya masum bir hareket olarak gördüler? Yahut kendini kâinat imamı ilân eden paranoyak bir meczubun, Papa’ya, “bizi, mukaddes misyonunuzun bir parçası olmaya lütfen kabul buyurun” diye yazdığı mektubu da mı görmediler? Yoksa kırk yıldır uydurma rüya hikâyelerini sahte gözyaşlarıyla soslayarak gaza getirdikleri insanımızdan himmet adıyla toplanan, hesabı bilinmeyen ve nerelere gittiği belli olmayan soygun paralarını da mı merak etmediler? Yıllardır yapılan her önemli personel ve okul sınavında memleket evladının emeklerinden çalınarak kendi adamlarına servis edilen çalıntı soruların altında hep bu adamların başı görüldüğü halde idrâkleri yine mi harekete geçmedi? Kâinat imamının, komuta karargâhını neden yeryüzünün başka yerinde değil de Pensilvanya toprağında kurması da mı onlara bir şey ifade etmedi?

Aydının -ve siyasetçinin- görevi, bir yargıç gibi delillerin toplanmasını ve suçun tekemmül etmesini beklemek değildir. Yargıç, “olan” üzerinden yargısını verir; ama aydın, “olacak” üzerinden bir yargıya varan öngörü sahibi bir rehberdir. “Böyle bir yapı olduğunu bilmiyorduk; bilseydik onlarla birlikte olmazdık” mealindeki nedamet nidalarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Kaldırım sergilerine düşmüş müşterisi kalmamış kitaplar gibi bu gibi ifade sahibi kişilerin fikirleri ve kariyerleri de ancak yerlerde sürünür. Başlarına darbe bombası düşmeden uyanmayan bu zavallıların bundan sonrası için de uyanık fikirlere sahip olacakları beklenemez. Gecikmiş idrâk, idrâk değildir. İdrâksizliktir!

Vatansever ve hain

Türkiye’yi Mısırlaştırmak, hatta Iraklaştırmak ve Suriyeleştirmek isteyen küresel projenin, içerideki besleme ajanlarıyla birlikte sistemli bir taarruza geçtiği aşikârdır. Varlık mücadelesi verilen ve ne zamana kadar süreceği belli olmayan bu günler, AKP’li, CHP’li, MHP’li ve diğer bütün partili ve partisiz halkımızın asgari müşterekte değil, azami müşterekte birleşme zamanıdır. Asgari müşterekte buluşmak gevşek ve sığ bir ittifak demektir. Ama geçici ve sığ bir ittifaka değil, geleceğimize kenetlenecek bir bütünleşmeye ihtiyacımız olduğu izahtan varestedir. Çünkü “düşmen kavî tâli’ zebûn”dur. Belki yıllarca sürecek bir savaşın içine girmiş olduğumuzu ve bu savaşın İkinci Kurtuluş Savaşımız olduğunu bilmeliyiz. Bunun için derinden ve sımsıkı birleşmek için müştereklerimizi azamileştirmeye mecburuz. Tek ses olarak bütünleşme 15 Temmuz gecesinden itibaren halk çapında kendiliğinden gerçekleşmiştir; ancak siyaset adamlarının yahut tarafgirlik hastalığına tutulmuş kışkırtıcı aydınların tekrar kısır çekişmelerle halkı öteye beriye çekiştirme alışkanlığını tamamen bir yana bırakmaları da gerekir. Tanktan, uçaktan daha tesirli silah bütünleşmektir. “Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” sözü ilk Kurtuluş Savaşımızın siperlerinde kanlarımızla yazılmış bir sözdür. Şimdi yaşamakta olduğumuz bu İkinci Kurtuluş Savaşımızın ortasında milli bir nefis müdafaası iradesini çelikleştirerek 79 milyon insanımızın kılcal damarlarına ve tüm vatan sathına yerleştirmek zorundayız. Hatt-ı müdafaamız yok, sath-ı müdafaamız vardır. O satıh bütün vatanımızdır. Bugünden sonra bu millet Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni olarak ayrılmak değil, vatanseverler olarak birleşmek zorundadır, kendilerini yok etmeye yeminli vatan hainlerine karşı.

 

Askerî okulların yeniden yapılandırılması

Askerî okulların kapatılarak yeniden yapılandırılması kararı ile ikinci bir Vak’a-i Hayriye yaşadığımızı düşünüyoruz.  II. Mahmud zamanında, artık kontrol ve zapt edilemez hale gelen yeniçerilerin toptan ortadan kaldırılması ile tarihimize Vak’a-i Hayriye adıyla geçen olay yaşanmıştı. İ. Hami Danişmend’in ifadesiyle, “İstanbul’da asırlarca bir siyasî komite olarak rol oynamış” olan yeniçerilerin yaptığından daha fena şekilde, takıyyeci meczuplar tarafından ordunun içten ele geçirildiği anlaşılmıştır. Bu meczuplar,  iplerini elinde tutan karanlık odakların birer kuklası olarak her türlü ısmarlama faaliyete açık tehlikeli medyumlar olarak karşımıza çıkmışlardır. Günümüzde kendi ülkesini müstevliler adına içeriden işgal edecek cüreti gösteren gözü dönmüş bu güruh, azgın yeniçerilerin anarşist ruhlarıyla en ileri boyutta diriltilen Batı dizaynlı sefillerdir. Bu sefilleri ayıklayarak sahanın temizlenmesi mümkün görünmemektedir. Çünkü hastalıklı yapının, diğer kurumlarda olduğu gibi, orduya da sülük gibi yapıştığı ve ayıklanarak değil, ancak kazınarak oradan söküleceği anlaşılıyor. Kazınarak yapılacak bir temizliğin müesseseye zarar vermeden yapılmasını sağlamak gerekir. Yakın ve uzak vadede orduda tekrar gösterebilecekleri hain cüretler ordu kurumlarına behemehal el atılmasını zaruri kılmaktadır. Vak’a-i Hayriye’nin ardından yaşadığımız siyasî kayıpları unutmadık. O tarihte yeni Asâkir-i Mansure nizamının kurulması aşamasında Yunanistan ve Mısır’ı kaybetmiş, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hesaplarındaki pazarlıkların kurbanı haline gelmiştik. Askerî okullarımızın ve tümüyle ordumuzun milli bütünlük ideali etrafında A’dan Z’ye yeniden düzenlenmesi, dezenfekte edilmesi ne kadar gerekli ve önemliyse savunma ve güvenlik alanında hiçbir boşluk yaşanmadan bunun yapılması da o kadar önemlidir. Hem uzun vadede hem de kısa vadede!..

Kurumlar yıprandığı kadar yıpranmış, örselendiği kadar örselenmiştir ne yazık ki; daha fazla yıpratılmamaları gerekiyor. Diğerlerini bir tarafa bırakalım; askerî bürokrasi neredeyse oksijen çadırında hayata tutunmaya çalışıyor. Dünyanın ve Nato’nun sayılı ordularından biri olan ordumuz bir kriz yaşıyor. Hükûmet bunun farkında ve hızla acil müdahale peşindedir. Orduya el atarak onu içindeki arızalı unsurlardan temizleyip yeniden işlevsel hale getirmek hükûmetin en başta gelen görevidir. Ordu sadece askerî rütbelerin birbirine göre konumlandığı bir sıra düzeni değildir elbette. Yıllar içinde gelenekleri oluşmuş son derece ciddi, hatta en ciddi müessesedir. Hükûmetin önünde iki parametre var: 1-Ordumuzu güçlendirmek, 2-Ordunun darbe yapma kapasitesini sıfırlamak. Bu iki parametre birbiriyle çelişmeden bir denge hali sağlamak hem ordunun hem Türkiye’nin önemli bir krizi aşması anlamına geliyor.

İlk şartı gerçekleştirecek formül kısaca şu maddelere indirgenebilir:

a-Şimdiye kadar oluşmuş ve adeta çelikleşmiş emir-komuta birliğine dayalı disiplin sistemini yeniden onararak orduya güven ve itibarın sağlanması,

b-Orduya eleman yetiştiren okul ve akademilerin kapasite ve sayısını bir süreliğine artırarak ve iç hizmet eğitimi verilerek eksilen personelin yerlerini takviye etmek,

c-Harp Okulu, Harp Akademisi ve Askerî Liseleri kapatmak yerine durumlarını düzeltmek.

İkinci şartın gereği ise:

a-Filtrasyon sistemini objektif ölçütlerle güçlendirmek ve okula öğrenci alımından başlayarak her terfi kademesindeki elemanı bu filtre sisteminin röntgeninden geçirmek,

b-Sızmaların gerçekleşmesine geçit yerleri olan Adli Müşavirlik, Personel Dairesi gibi Genel Kurmay’ın önemli birimlerini sağlam ellere teslim etmek,

c-Askerî eğitim sürecinde gelişmiş bir demokratik bilinç oluşturmak,

d-Darbeler sadece askerin değil siyasî partilerin ve medyanın da vereceği aktif ve pasif destekle sonuca ulaşabilir; asker dışında bu kurumların da darbelere karşı aktif direnç göstermelerini garanti altına almak.

Kuvvet komutanlıklarının ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın bakanlığa mı, başbakanlığa mı yoksa cumhurbaşkanlığına mı bağlanması konusunun darbeye önlem olarak bir önem taşımayacağı bellidir. Bu konuda uygulanacak en uygun yöntem askerî bürokrasiyi parçalı hale getirmeyip Genelkurmay Başkanlığı’nı Başbakanlığa bağlayarak kuvvet komutanlıklarını bunun alında toplamaktır. “Hırsıza kilit dayanmayacağı” gibi darbeciye de ne bakana, ne başbakana ne de cumhurbaşkanına bağlı olmak engel olabilir. Hiyerarşik düzenlemeler çerçevesinde alınacak önlemler darbeye teşebbüsün caydırıcılığı yönünde atılacak adımların sadece bir boyutu olabilir.

Ordu içinde yapılmış olan planlı ve sinsi operasyonun açtığı yaraların süratle sarılması yolunda atılacak adımda ordunun yeniden yapılandırılması adına eski kurumların ve işleyiş şemasının tümüyle lağvedilmesi doğru olmayacaktır. Bunun yerine oralarda gerekli güçlendirme ve ıslahatın yapılması düşünülmelidir. Askerî okulların kapatılıp yeni bir sisteme geçilmesi yerine mevcut okulların eğitimini bir süreliğine askıya alarak içindeki arızalı unsurları boşalttıktan ve yapısını güçlendirdikten sonra yollarına devam etmelerini sağlamak cihetine gidilmesi gerekir. Eski layihacıların, raporlarını, “kanun-ı kadime rücu edilmelidir” hükmüyle noktalaması var olan geleneğin feda edilmemesi gerektiği noktasında bizim için bir uyarı olmalıdır. Evimize hırsız girdi diye evimizi değiştirmemiz ne kadar yanlışsa mevcut okullardan darbe elemanı çıkıyor diye o okulları kapatmak da o kadar yanlıştır. Yapılması gereken en rasyonel şey, evimize hırsızın hangi yollardan girdiğini ve girebileceğini düşünüp o noktalardan evimizi güçlendirmek olmalıdır.

Askerî okulları lise seviyesinden sonra başlatmak askerlik mesleğinin aynı zamanda bir sanat olduğunu ve kendine has bir ruh istediğini hesaba katmamak demektir. İlâhiyat ve güzel sanat kollarında olduğu gibi askerlik eğitiminin de mümkün olduğu kadar küçük yaşlarda başlaması geleneğine ve gereğine geri dönülmelidir. Liseden sonraki üniversite seviyesinde başlanılacak ne ilahiyat, ne sanat, ne de askerlik eğitiminin verimli olması beklenemez. Üniversite seviyesinde bilhassa bu alanlarda eğitim değil ancak nazarî bir öğretim verilebilir. Bu da dört başı mamur bir ilahiyatçı, sanatçı ve asker tipini gerçekleştirmekten uzaktır.

 

Bundan sonra

Türkiye, millet halinde bu işgal hareketini püskürtürken aynı zamanda yapay değil gerçek bir millet olduğunu bir kere daha ispat ve ilan etti. Emsâline rastlanmayacak bir karşıkoyma hareketi olarak demokratik hareketler tarihinde özel yeri olan bu hareket devleti kurtarmıştır. Örgütlü bir mekanizma olan devlet, kendini ve milletini koruyamazken örgütsüz bir halk, tarihsel şuuraltının ve kolektif şuurunun yerinde hamlesiyle devletini ve ülkesini korumuş ve kurtarmıştır. Başka bir teste hacet kalmaksızın kendiliğinden vuku bulan bu refleks, halkımızın tedarik edilmiş yapay bir topluluk değil, gerçek bir millet olduğunun yeterli delilidir. 15 Temmuz gecesinin özeti budur.

1915 Çanakkale ruhu yüz sene sonra bir kere daha bir gece içinde kendiliğinden tecelli etti. Çanakkale bir destandı; hatırlanırsa, o savaştan önceki yıllarda birçok altüst olmalar yaşanmış, ahlâkî ve siyasî yozlaşmalar içine girilmişti. O devre ait hatırat ve edebiyatımız bunun belgeleriyle doludur. Mehmed Akif bile halkımızın tembelliğinden, vurdumduymazlığından ve deyim yerindeyse işe yaramazlığından şikâyet eden manzumeler dizmişti. Ancak Çanakkale Savaşı’nda milletimizin şuuraltında uyuyan kahramanlık celâdeti birdenbire uyanmış ve destanını yazmıştı. Mehmed Akif’in Çanakkale Destanı adlı muhteşem manzumesi bu uyanışın tebcili olduğu kadar daha önce halkımıza yöneltilen ölçüsüz eleştirilerin de bir tür nedamet metnidir.

15 Temmuz gecesi, milletimiz adına ikinci bir Çanakkale Zaferi’dir; ama henüz bir Kurtuluş Savaşı değildir. Çünkü 15 Temmuz gecesinin bize fark ettirdiği en önemli şey, etrafımızdan nasıl çepeçevre kuşatılmış olduğumuzdu. Sadece etrafımızdan değil, içimizden de kuşatılmıştık. Bu anlamda düşünülürse yüz yıl önceki yıkılış şartlarından daha tehlikeli bir noktada olduğumuz daha iyi anlaşılır. 15 Temmuz olayı milletimizi bir güç olarak birleştirdiği anda tehlikenin boyutunu da kavratmıştır. Şöyle de diyebiliriz: tehlikenin boyutunu fark etmek bizi derhal birleştirmiştir. İçimizden ve dışımızdan kuşatılmışlığa ek olarak, kuşatılan milletin ve ülkenin bir dünyanın, bir medeniyetin ve bir tarihin son kalesi olan bir millet ve ülke olması bu saldırının geri dönüşsüz bir yok edişe götüreceğini göstermiştir. Halkımız derin tarih tecrübesine dayanarak bu yok ediş niyetini kavramış ve bu sebeple tankları yumruğuyla püskürtecek bir inanç hamlesini ortaya koyabilmiştir.

İkinci Kurtuluş Savaşımız 16 Temmuz’dan itibaren başlamıştır. Ne kadar süreceği belli değildir. Pensilvanya komuta merkezli örgüt bizi içeriden kuşatan güçtü; bu örgütün dışarıdaki stratejik kardeşleriyle koordine olarak hareket ettiği ve edeceği unutulmamalıdır. Bu tür örgütlerin silahlı ve lojistik zeminleri, Batılı müttefikleri/miz tarafından sürekli sulanmak suretiyle mümbit tutulmaya çalışılacaktır; bu yüzden kurutulmaları kolay olmayabilir. “Küresel müfsitler” Türkiye’yi önce Mısırlaştırarak, ardından Iraklaştırarak kendi kafasındaki Ortadoğu modeli için “hizaya getirmek” isterken Türkiye’ye karşı imal ettikleri bu tür oluşumları/örgütleri hep işlek halde tutacaklarına kuşku yoktur. Türkiye cemaat/örgüt kılıklı bu aparatlarla mücadele ederken mücadelesini aslında Batı dünyasına karşı vermektedir. Bu yüzden mücadele uzun sürecektir.

Türkiye’de şimdilik sersemleyip hezimete uğrayan Pensilvanya cemaati yurt dışında bir diaspora oluşturacağa benziyor. Yurt dışı bağlantıları ve konumlanmaları ile önceden bunun zeminini hazırlamış bulunuyorlar. Ellerindeki mali kaynaklar bu yöndeki faaliyetlerini devam ettirmelerine güçlü bir katkı sağlamaya müsaittir. Ayrıca Türkiye muhalifi ülke yönetimlerinden alabilecekleri siyasî destekler de dışarıdaki varlıklarını ve faaliyetlerini devam ettirmelerinde onları motive edecektir. Şimdiye kadar şöyle ya da böyle gizleyerek ve üstünü örterek yürüttükleri Türkiye aleyhtarı hareketlerini daha açıktan ve pervasızca yapmaktan çekinmeyeceklerdir. Hatta ellerinde kalan tek seçenek cepheden saldırı olacaktır. Kendi adlarına olmasa bile, şimdiye kadar kendilerini kullanan üst güçler adına da olmasa bile, serbest terör piyasasında taşeron bir örgüt olarak kiralanmaya ve kullanılmaya açık olduklarını ilan edeceklerdir. Örgütün başındaki kişinin hastalıklı ihtirası bu yolu sonuna kadar kullandırabileceği gibi örgüt başı bir şekilde devreden çıkarılmış olsa bile onun bıraktığı bulaşıcı hastalık kendisinden sonraki müritlerini bu kirli yolda yürümeye devam ettirecektir. Tutuklanan binlerce yetişmiş elemanını ilelebet içeride bırakmak da örgütün işine gelmeyecektir, yurtdışında bekleyen binlerce beynini atıl bırakıp battallaştırmak da. Kendi başlarına hareket kabiliyetleri sakatlanmış olabilir ama en kirli ittifaklara girmekten ve mutlaka yeni hamlelere girişmekten uzak kalmayacakları bilinmelidir. Bu yönde devreye sokacakları b, c planlarına karşı dikkatin ötesinde bir uyanıklığın şartları başlı başına üzerinde durulacak geniş bir konudur.

Bu gibi girişimler önlenemeyebilir; ancak millet olarak Pensilvanya örgütünün bundan önceki tasarruflarının nasıl şaibeli ve şikeli tasarruflar olduğu açığa çıkmış ve lanetlenmişse bundan sonra da onlar tarafından öne sürülecek iddia, itiraf, belge ve bilginin şaibeli görülerek peşinen reddedileceğini millet olarak kesin bir tutum haline getirmeli, asgarî seviyede bile prim vermemelidir. Pensilvanya cemaati varlığıyla, söyledikleriyle, yazdıklarıyla, ileri sürdükleri her argümanla boykot edilerek üzerine çarpı işareti konulmalıdır. Bütün mazisi ve eylemiyle bu cemaat takiyye bataklığında yuvarlanan, inanırlığını ve objektifliğini kaybetmiş bir şüpheli madde mesabesinde görülmelidir bundan sonra. Örgütün muhtemel yeni tuzaklarını toplum nezdinde boşa çıkarmanın pratik yolu budur.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir